Bugün sizlerle “liberalizm” üzerine bazı kuşkularımı paylaşmak istiyorum. Liberalizm, zaman içinde “neoliberalizm” veya “libertanizm” gibi kalıplara bürünse de temel ilkeleri açısından güncelliğini koruyor. Hem ABD hem Avrupa’da geniş halk kitlelerinin huzursuzluğunun arttığı, kurulu düzene karşı olan politik eğilimlerin güçlenip yeni bir siyasi düzene yönelindiği günümüzde, bu konuyu bir kez daha düşünmek gerekiyor.
Orta çağdan beri Avrupa’da kralların, derebeylerinin,
kilisenin baskısına karşı “insanı” öne çıkaran eğilimler gelişiyordu. Ama klasik
anlamda liberalizmin 17 ve 18. Yüzyılda tanımlandığı söylenebilir. John Locke konuyu
daha çok toplumsal ve düşünsel açıdan ele almıştı (Yönetim Üzerine İki Tez - Two
Trearatises of Government, 1689). 18. Yüzyılda Vincent de Gournay tarafından
dillendirilen “laissez faire, laissez passer” (bırakın yapsınlar,
bırakın geçsinler) sloganı yayıldı. Adam Smith, ekonomik yönü vurguladı ve “invisible
hand” (görünmez el)in (serbest pazarın) bir denge oluşturup yanlış giden
bir şey varsa düzelteceğini savundu (Milletlerin Zenginliği – Wealth of
Nations, 1776). Bu görüşler özellikle İngiltere’de ve ABD’nin kuruluşunda benimsendi.
19. Yüzyılda kapitalizmin vahşi biçimde uygulandığını, kapital
sahibi güçlü bireylerin, toplumun işçi – kadın – çocuk gibi zayıf kesimlerinin
emeğini sömürdüğünü ve marksizmin yeşerdiğini görüyoruz.
20. yüzyıl başında Dünya Savaşları, 1929-30 krizi ve bu
krizden çıkmak için uygulanan Keynes’ci politikalarla devletin talep artırma yöntemleri
liberalizm tartışmalarını arka plana attı. II. Dünya Savaşı sonrasında da Batı
dünyasında büyüme ve refah devleti uygulamaları sürdü. 1970’lerde petrol
fiyatlarındaki artışın tetiklediği ekonomik kriz, liberal ekonomiyi yeni bir
yapı içinde gündeme getirdi. 1980’lerde Batı dünyasının (Thatcher – Reagan) “neoliberalizm”
uygulamalarıyla liberalizm yeniden güdeme geldi. Özelleştirmeler yapıldı, birey
öne çıktı. (“Toplum diye bir şey yoktur. Erkek, kadın bireyler ve aileler vardır
- There is no such thing as society. There are
individual men and women and there are families." Thatcher,
1987).
Ama işler pek de iyi gitmedi. 2007-8’de ABD’de emlak
balonunun patlaması ile başlayan kriz yayıldı ve çeşitli boyutlarıyla günümüze
kadar uzandı. Büyümenin sınırlı kalması, sosyal devlet uygulamalarına son
verilmesi, geniş halk kitlelerinin kemer sıkmaya mecbur bırakılması; buna
karşılık merkez bankalarının özel sektörü kurtarmaya çalışması her ülkede
eşitsizliği artırdı. Ve günümüzde ekonomik, siyasal, transatlantik, çevre, iklim…
gibi birçok boyutu olan çoklu kriz içinde yaşıyoruz.
Liberal düşüncedeki bireyin ve haklarının öne çıkartılması,
başkasını kısıtlamadıkça herkesin istediği gibi yaşaması, düşünmesi, inanması, davranması,
liberal demokratik ortamdaki insan hakları ve ifade özgürlüğü… olumlu gibi
görünüyor. Ama bireyler arasında ekonomik ve toplumsal farklılıklar büyüdükçe, oluşturulan
“serbest” ortamda güçlünün güçsüzü ezmesine nasıl engel olunacak? Bu “bireysel” yaklaşım, “toplumsal” bir varlık
olan homo sapiens sapiens’in dayanışma, adalet ve ahlak gibi temel duygu
ve ilkeleri için ne kadar uygun?
Liberal bireyin dogmalara, bağnazlığa saplanması durumunda
bu eğiliminin giderek yayıldığını görüyoruz. Örneğin bir komplo teorisine
inananlar başka komplo teorilerine de inanıyor. Bir dinsel dogmaya inanan, -o
dinle hiç ilgisi olmasa da, aşı karşıtlığı, kendi ırkının üstünlüğü gibi- bir
sürü bağnaz inanca kolayca yöneliyor.
Ekonomik sorunların toplumsal - siyasal
sonuçları da oluyor. Az gelirli kitlelerde huzursuzluğu artırıyor ve popülist
liderlerin yolunu açıyor, demokrasiden, uluslararası düzlemde adalet – vicdan gibi
ilkelerden uzaklaşılıyor. Kısacası zor günler yaşıyoruz.
Gramsci’nin dediği gibi, “eski dünya ölüyor ve yeni dünya
doğmak için mücadele ediyor; şimdi canavarların zamanı”.
İşte bu ortamda liberalizmin yenilenmiş bir biçimde karşımıza
çıktığını görüyorum. Düşüncelerimi sizinle paylaşmamın, sizleri de düşünmeye ve
düşüncelerinizi paylaşmaya çağırmamın nedeni de bu!
Bir yandan toplum içindeki
bireyin, özgürce kendini geliştirmesini; diğer yandan sömürülmeden, yoksulluğa
mahkum olmadan, eşitsizliğe uğramadan yaşamasını sağlayacak sistemi nasıl
kurabiliriz? Sanırım yine akıl ve bilim yolumuzu aydınlatmalı.