20 Ocak 2026 Salı

YAPAY ZEKAYI BEN NASIL KULLANIYORUM? (II)

Geçen yazımda kaldığım yerden devam edeyim. Ama önce, iki uyarımı yineleyeyim: (1) Bu uygulamalar konusunda yalnızca kendi deneylerini paylaşan bir meraklıyım. Oysa bu alanda çok daha bilgi ve deney sahipleri var! (2) Yapay zeka alanındaki gelişmeler çok yoğun ve hızlı, dolayısıyla benim gözlemlerim günümüzde doğru olsa bile, yakında pek de geçerli olmayan görüşler olarak nitelenebilir.

Yapay zekanın internetteki bilgiyi tarayıp bize aktardığını biliyoruz. Kuşkusuz web sitelerindeki bilgi yanlış veya bulanık olunca yapay zekadan da belirsiz yanıtlar alıyoruz.  Bu konuda biraz bildiğim TUSAŞ’ın 5. Nesil savaş uçağı KAAN (TF-X) örneğini vereceğim. KAAN’ın motor teminindeki belirsizliğin ABD’nin CAATSA yaptırımları nedeniyle sürdüğünü Dışişleri Bakanı Hakan Fidan açıkladı (Eylül 2025). F-16 motorlarıyla (General Electric yapımı F110) iki KAAN prototipi üretildi ve bunlar 2024 Şubat ve mayıs aylarında uçtu, 2025’de uçuş duyurulmadı.

İnternetteki “göklere imzamızı attık” gibi sloganlar veya tanıtım videoları hiç somut bilgi içermiyor. TUSAŞ’ın sitesindeki “Tasarım sürecinde pilotun içinde bulunduğu fiziksel, bilişsel ve çevresel faktörler göz önünde bulundurularak pilot(un) durumsal farkındalığını artıracak bir kokpit ortamı geliştirilmektedir”, veya “KAAN üstün hava hâkimiyetini… Yapay Zekâ ve Nöral Ağ Desteğiyle Arttırılmış Muharebe Gücü ile sağlamaktadır” gibi cümleler de uçağın seri üretim/teslimat aşamasında olup olmadığı konusunda hiç açık değil.

ChatGPT “KAAN uçağı üretiliyor mu?” sorusuna “Uçağın seri üretim ve teslimatının 2028 civarında başlaması planlanıyor” yanıtını veriyor.

Bu kez ChatGPT’ye “KAAN’ın motoru F 110 mu?” diye sorunca; “Evet, şu an için KAAN’ın motoru F110” diyor ve ekliyor “KAAN için tamamen yerli bir motor geliştirme çalışması devam ediyor (TEI tarafından, genelde TF35000 olarak anılıyor). Planlara göre bu yerli motorun 2030’lu yılların başında KAAN’a entegre edilmesi hedefleniyor.”

Benim bildiğim bir uçağın kavramsal tasarımının ilk adımı motorun performansı ile başlar. Bu nedenle motoru belirsiz bir uçak nasıl tasarımlanır bilemiyorum. Ama burada tartışmak istediğimiz yapay zeka. Amacımızdan uzaklaşmayalım. Bu örnek arama gösteriyor ki konuyu biz de çok iyi çalışmalı, özellikle kaynakların aydınlatıcı bilgiler içermesine dikkat etmeliyiz. Aksi halde “… civarında veya…’lu yılların başında” gibi bulanık cevaplar alıyoruz.

Dikkatli olmamız gereken bir başka konu da bizimle sohbet eden yapay zeka uygulamalarının doğru bilgi vermek yanında, bizi memnun etmeyi amaçlamaları. Birçok durumda “Haklısınız, bu çok güzel bir soru” ile başlayan cevaplar aldım. Örneğin ChatGPT’ye “Ben bir edebiyat meraklısıyım. Polisiye romanları de çok severim. Bana bir Agatha Christie romanı önerebilir missiniz?” diye sorunca “Ne güzel bir zevk 😊 Polisiye için Agatha Christie gerçekten harika bir başlangıç ve derinleşme noktası” dedi ve birinci sırada “Doğu Expresinde Cinayet” romanını önerdi. Kısaca “Agatha Christie'nin en iyi romanı hangisi?” diye sorunca ise “Roger Ackroyd Cinayeti” diye yanıtladı. Yani benzer sorulara farklı yanıtlar alabiliyoruz. Soruyu çok kapsamlı sormalı, amacımızı açıkça vurgulamalıyız.

Yapay zeka ile çeviri o kadar “kolay” ki birçok tarayıcı (browser) otomatik bir hizmet sunuyor. Bu da başka bir hayal kırıklığın alanı. (Ben tarayıcı olarak Microsoft Edge kullanıyorum.) İki otomatik çeviri örneği vereyim:

“Xavier Bertrand redit son attachement au front républicain face au RN, désormais écarté par Nicolas Sarkozy” (Le Monde, 7.12.2025). Otomatik çeviri “Xavier Bertrand, Nicolas Sarkozy tarafından kenara atılmış Kral Donanmasına karşı Cumhuriyetçi Cephe'ye olan bağlılığını yineledi” olarak veriliyor. Hoppala! Fransa’da Kraliyet Donanması da nereden çıktı? Her halde internette Birleşik Krallık donanması (Royal Navy-RN) ile ilgili pek çok ifade buldu. Oysa burada Fransız Ulusal Meclisindeki Rassemblement National-RN partisi kast ediliyor!

Bazen yanlış bu kadar belirgin değil, ama çeviri kulağı çok tırmalıyor: “Au Venezuela, la population entre état d’urgence et fausse transition” (Le Monde 7.01.2006). Yine otomatik çeviri: “Venezuela'da nüfus, olağanüstü hal ile sahte bir geçiş arasında”. Herhalde “nüfus” yerine “halk” demeliyiz.

Sanırım günümüzde bana en uygun çeviri programı DeepL Translate.  Bu da özellikle deyim çevirilerinde kaçınılmaz hatalar yapıyor. Örneğin bir İngiliz anne, sendeleyen çocuğuna “watch your step” diyebilir. DeepL bunu haklı olarak “adımlarına dikkat et” diye çeviriyor. Oysa ana dili Türkçe olan bir anne “önüne bak” diyecektir.

Sonuç olarak bence yapay zekâya soru sormanın çok iyi bir başlangıç olacağını söyleyebiliriz. Ama her zaman çok dikkatli olmak, kaynakları incelemek ve konu üzerinde insan zekası ile yoğun çalışmak gerekiyor.

 

31 Aralık 2025 Çarşamba

YAPAY ZEKAYI BEN NASIL KULLANIYORUM (1)

 Bugün sizlerle yapay zekayı nasıl kullandığımı paylaşmak istiyorum. Yapay zekânın nasıl çalıştığı, interneti nasıl taradığı, nasıl öğrendiği, kullanıcı ile nasıl sohbet ettiği, geleceği, tehlikeleri … birçok kaynakta yer alıyor. Ben kendi kullanım deneyimimi paylaşacağım.

Bu satırları 2025 yılı Aralık ayında yazıyorum. Bu alandaki çalışmaların çok yoğun olduğunu ve durumun hızla değişeceğini biliyorum ve bu anlamda bu notu, bir “z raporu” olarak değerlendirin lütfen.

Yine bildiğiniz bir şeyi vurgulamak istiyorum. Farklı uygulamalar için geliştirilmiş çeşitli yapay zeka programları var. Ben burada amatörlerin kullandığı en temel ve ücretsiz ChatGPT programını seçtim. Profesyonel kullanıcılar konumuzun dışında.

Örnek olarak aklıma takılan bir konuyu ele alayım. Birçok tarihi metinde (hatta Nasrettin Hoca fıkralarında) Anadolu’daki Moğol baskısından söz edilir. Oysa ünlü Moğol Hanı Cengiz’in, oğullarının ve torunlarının 1200’lerde yaşadıklarını biliyor, ama bir Anadolu kentinde kıyım yaptıklarını bilmiyoruz. Ondan çok sonra bu coğrafyaya gelen Timur’un, 1402’de Ankara savaşında Osmanlı Padişahı I. Beyazıt’ı yendiğini biliyoruz. Timur’un kurduğu devletin başkenti Semerkant, Orta Asya’nın Batısında, oysa Moğolistan Orta Asya’nın Doğusunda, 5000 km’den uzak. Pekiyi bu ülkede dillendirilen “Moğol baskısı” ne?

Basit Bir Komutla Sorgulama

İlk aklıma gelen Timur’un ana-babasını öğrenmek. Bunu yapay zeka kullanmadan Wikipedia sitesinden öğrenebilirim çünkü bu sitede böyle bilgiler olduğunu biliyorum. Böylece interneti taratmam ve iyi bir Dünya vatandaşı olarak gereksiz enerji harcamam. (babası Turagay, annesi Tekina imiş).

Ardından “acaba Timur’un ana dili neydi” sorusu geliyor aklıma. Bu, cevaplaması zor bir konu, çünkü yanıtı bulabileceğim bir web sitesi bilmiyorum. Arama motoru ile (Timur, Temür, Timurlenk, Timur-i leng, Temerlane adına) aradığımda ise 3 milyondan fazla internet sitesi buluyorum. Tabii ki bunlara bakamam.

Basit bir komutla (prompt) yapay zekaya (Chat GPT) Timur’un ana dilini sorayım. Yanıt: Çağatay Türkçesi (Karluk/Doğu Türkçesi) … konuştuğu diğer diller Farsça (Devlet yönetimi, diplomasi ve edebiyat dili olarak çok iyi seviyede kullanıyordu) ve Moğolca (Yönetici sınıf geleneği gereği muhtemelen biliyordu, fakat günlük dili değildi.)

Ardından bu bilgiyi doğrulayan İngilizce ve Fransızca kaynakları sordum. Yanıt: Beatrice Forbes Manz, The Rise and Rule of Tamerlane (Cambridge University Press, 1989); Jean Aubin Timur et la langue turque (Studia Iranica içinde yayınlanmış makale); Rene Grousset, L'Empire des Steppes (Paris, 1944); W. Barthold, Turkestan Down to the Mongol Invasion (Londra, 1928); ayrıca “Temür Tuğluk Yasası”, Çağatay Türkçesi ile yazılmış emirname ve yazışmalar.

Böylece bu iki basit komutla ulaştığım sonuç bana inandırıcı geldi.   

Daha Kapsamlı Raporlar, Yazılar Hazırlamak

Pekiyi acaba Timur’un ordusunda çoğunluk Moğol muydu? Dedim ya “merak” işte! Timur buralara geleli 600 yıldan çok olmuş, Alman ordusu ile gelmiş olsa bana ne? Neyse biz yine konumuza dönelim.

Basit sorgulamadan daha öteye geçmek istersem ChatGPT için kapsamlı bir komut oluşturuyorum. Önce ChatGPT’ye yazdığım aşağıdaki komutla, kendisi için yeni ve kapsamlı bir komut hazırlamasını istiyorum:

Benim ChatGPT için komut üreticim olmanı istiyorum. Amacın, ChatGPTnin ihtiyaçlarıma en uygun raporu üretmesine yardımcı olmak. Raporun konusu günümüz Türkiye Cumhuriyeti sınırları içine saldıran Timur ordusunun etnik bileşimi. Özellikle 1402 Ankara Savaşının incelenmesini istiyorum. Rapor “giriş”, “gelişme” ve “sonuç” bölümlerinden oluşmalı ve 3 sayfayı geçmemelidir. Sonuç, konuyu farklı perspektiflerden ele alan bir rapor olmalı. Aşağıdaki adımları izleyerek komutu sürekli yinelemelerle iyileştirmemiz gerekecek:

1. Benim girdilerime dayanarak, 2 bölüm oluşturacaksın: a) Yenilenmiş Komut (açık, özlü ve ChatGPT için kolayca anlaşılabilir olmalı), b) Sorular (komutu iyileştirmek için benden hangi ek bilgilerin gerekli olduğuna ilişkin ilgili soruları sor).

2. Ben sana ek bilgiler verirken, sen de ben “tamam” diyene kadar Yenilenmiş Komut bölümündeki komutu güncelleyerek bu yinelemeli süreci devam ettireceğiz.”

Yukarıda “…” içindeki komutu ChatGPT’ye verdim, onun sorduğu sorulara cevap verdim, yeterli bulunca “tamam” dedim. Elde ettiğim metni ChatGPT’ye verince oldukça güzel bir rapor aldım. (Bu örneği yapay zeka kullanımı için verdim. Ama siz de aldığım raporun sonucunu merak ediyorsanız; Timur’un ordusunda %60-70 Türk, %20-30 Moğol ve %1-3 Çinli armış. Yani komutan Türk, ordu ağırlıklı olarak Türk. (Her halde iki “Türk” ordusunun Ankara savaşında karşı-karşıya gelmesi pek “uygun” görülmemiş ve “Moğol” miti yayılmış.)

Benim oldukça meraklı olduğum bir alan da dil, dil-düşünce etkilenmesi, yabancı diller. Bu konuda da yapay zeka kullanıyorum. Ayrıca bu konuda birçok hayal kırıklığı da yaşadım. Neyse bunları da gelecek yazıda ele alayım.

29 Kasım 2025 Cumartesi

Babil Romanı Hakkında


Uzun bir süredir okuduğum kitaplar hakkında bir şeyler yazmadım. Sanırım blogdaki yazılarımın kısa olması konusundaki kararım bunun nedeni. Bir kitap hakkındaki düşüncelerimi, beni etkileyen bir kitabın çağrışımlarını 500-600 kelime içinde ifade etmekte zorlanıyorum. Bu tabii roman okumadığım anlamına gelmiyor!

Bugün Babil romanı hakkında yazmaya karar verdim. Ben “Babel” adıyla yayınlanan, İngilizce baskısını okudum (Harper Collins Publishers, 2022). Aşağıda verdiğim sayfa numaraları da ona göre. Ama “Babil” adıyla Türkçeye çevrildiğini biliyorum (İthaki Yayınları, Çeviren: Güneş Becerik Demirel).

Babil, “tarihsel fantastik roman” türüne giriyor. Bu tür, Harry Potter, Yüzüklerin Efendisi, Taht Oyunları gibi fantastik roman ve filim örnekleriyle -belki de günümüzün sinema efektleriyle etkili olabildiklerinden- çok popüler. Babil de 1830’larda Oxford Üniversitesinin ve çevirinin, Britanya İmparatorluğunun egemenlik oluşturma aracı olarak kullanılmasını işliyor. Alt başlığı ile birlikte kitabın tam adı: Babil veya Şiddetin Gerekliliği, Oxford Çeviri Enstitüsünün Büyülü Tarihi.  

Kitabın yazarı, R. F. Kuang, Çin’de doğmuş; ama çok küçük yaşta ABD’ye gelmiş. ABD ve İngiltere Oxford’da okumuş. “Babil’i üç kelime ile anlatırsanız neler söylersiniz” diye sorunca “tarihsel kara akademi” diye cevaplıyor. (An Interview with R.F. Kuang, author of Babel, Blackwell's Book of the Year 2022).

Olaylar Çin’in Kanton (Guangzhou) kentinde bir kolera salgını ile başlıyor, ama kahramanımız Robin, hemen romanın başında Londra’ya gelip; sıkı bir Klasik Yunanca, Latince ve Çince (Mandarin) eğitiminin ardından Oxford’a geliyor ve roman, Oxford Üniversitesinin Çeviri Enstitüsünde, (Royal Institude of Translation) gelişiyor. Bu enstitü Oxford kentinde Radcliffe kütüphanesinin yanında Babil Kulesi adıyla bilinen bir kulede kurulmuş. Kütüphane gerçek ve bugün de ayakta, ama kule hayal ürünü. Enstitüye de günümüzün Oxford Üniversitesinin Asya ve Ortadoğu Çalışmaları Fakültesi (Faculty of Asian and Middle Eastern Studies) ilham vermiş.

Babil Kulesi deyince akla hemen farklı dillerin oluşumu hakkında Eski Ahit kaynaklı bir öykü geliyor: Nuh tufanından kurtulan ve -aynı çiftten geldikleri için doğal olarak- aynı dili konuşan insanlar Mezopotamya’da Babil kentini kurmuş.  İleride gelebilecek sel gazabından kurtulmak ve göğe (cennete) yükselmek için yüksek bir kule yapmaya başlamışlar. Bu küstahlık ve kendini beğenmişliğe kızan Tanrı, kulede çalışanların ayrı diller konuşmalarını sağlamış. İşçiler aralarında anlaşamayınca da kule inşaatı durmuş. “… ve Tanrı onları oradan bütün dünyanın yüzüne dağıttı” (Yaratılış 11:1-9).

Kitabın “fantastik” yönü ilginç bir büyüden kaynaklanıyor. Oxford’daki kulenin en üst katı, gümüş işçiliği katı. Gümüş plakaların bir yüzüne bir dilde bir sözcük yazılıyor. Plakanın karşı yüzüne de o sözcüğün başka bir dildeki karşılığı yazılıyor. Bu karşılık tam olamadığı, kavramlar farklı dillerde farklı olduğu için gümüş plakada bir “güç” yaratılıyor. İşte bu büyülü “güç” de Britanya İmparatorluğunun “gücünü” oluşturuyor. Avrupa’da konuşulan dillerin sözcüklerinin karşılıkları ve çağrıştırdıkları kavramlar zaman içinde birbirine çok yaklaşmış. Bu durumda Avrupa dillerinin sözcükleri gümüş plakalara karşılıklı yazılınca pek büyük bir “güç” oluşmuyor. Oysa farklı kültürlerin sözcükleri yazılınca büyü, çok daha “güçlü” oluyor. Ne de olsa Latince bir söz var: “Traduttore, traditore - çeviri ihanettir”. “Eğer yaratıcı olmak istiyorsak Doğuya bakmalıyız Avrupa’da konuşulmayan dillere gereksinimimiz var” (s. 118).

İşte bu nedenle de roman kahramanlarından – ve Kraliyet Çeviri Enstitüsü öğrencilerinden- Robin Çinli, Ramy Hindistan’dan gelen bir Müslüman, Victoire Haitili.  Kitap böylece kolonyalizmin. -sömürgeciliğin bütününü kapsıyor! “… Çok küçük yaşta anavatanlarından alınıp İngiltere’ye sürüklenmiş, ülkeleri ile dil dışında bütün bağları kopartılmış, başarılı olmazlarsa sınır dışı edilecekleri vurgulanan, çoğu öksüz çocuklar” (s. 502). (“kolonyalizm” terimini Britanya-Çin ilişkisinde gördüğümüz gibi -büyük bir askeri güce dayanan- sınırlı sayıdaki tüccarın Çin’e yerleşip ülke kaynaklarını sömürdüğü durumlar için; “sömürgecilik” terimini Britanya-Hindistan örneğinde gördüğümüz gibi, sömürülen ülkede yönetime el konulduğu, sömürge valisi atanıp güç kullanım tekelinin tam olarak ele geçirildiği durumlar için kullanıyorum.)

Çin’den gelen Robin, uzun süre yabancı dil bilgisi ve çeviri çalışmalarının olumlu yönü ile bunların “kara akademi” yönü arasında kararsız kalıyor.  Robin için Babil ve Oxford Üniversitesi bilgi peşinde koşmaya adanmış bir ütopya. Ancak bilgi ve akademik dünya, devlet gücüne itaat edince ve özellikle 19. Yüzyıl Britanya’sının kolonyalist-sömürgeci yüzü belirginleştikçe başka türlü düşünmeye başlıyor. Sanırım bu dönüşümde Kanton’a yapılan ziyaret çok etkili. Burada Robin doğduğu evin bir afyon kahvehanesi olduğunu görüyor (s. 304). Çinlilere afyon satmaya çalışan bir İngiliz şirketinin Kanyon’daki temsilcisinin “Asıl olan ülkeler arasındaki serbest ticarettir. Hepimiz liberaliz değil mi? Öyleyse mallara sahip olanlar ile onları satın almak isteyenler arasında hiçbir kısıtlama olmamalı … Çinliler iğrenç, tembel, kolayca bağımlı olan kişilerdir. İngiltere’yi aşağı bir ırkın zayıflıkları nedeniyle suçlayamazsınız” gibi sözlerini duyuyor (s. 301). Yani “ticaret özgürlüğü” adına tam bir örümcek ağı oluşmuş: Hindistan’dan pamuk ve çay Britanya’ya, Hindistan’dan afyon Çin’e. Çin’den gümüş ve porselen Britanya’ya (s. 307). Britanya İmparatorluğu, afyon satıp gümüş almak için Çin’e saldırdığında Robin bir karar vermek zorunda kalıyor.

Kuşkusuz ırkçılık ve ayrımcılık, kolonyalizm-sömürgeciliğin ayrılmaz bir parçası. Küçük Robin Kanton’dan ayrılırken beyaz adam karşısında ezilen Çinliyi gören (s. 15) Robin ve arkadaşları Oxford’da da çeşitli ırkçı tepkilerle karşılaşıyorlar. Profesör Lovell’in söyledikleri: “… tembellik ve aldatma sizin gibiler arasında çok görülen bir özelliktir. Bu nedenle Çin uyuşuk ve geri bir ülke olarak kalıyor…” (s. 42). Çinli bir kadın, bir sirkte, hayvanat bahçesindeymiş gibi sergileniyor (s. 295). Zaten İngilizler Çinlileri hayvan gibi görüyorlar (s. 313).

Şimdi Robin’in karşısındaki soru şu: karşı koymak için şiddet zorunlu mu? Burada kitabın alt başlığındaki “Şiddetin Gerekliliği” ifadesini hatırlıyoruz.

Haydi kitabı okuyacak olanlar için sürprizi bozmayıp (spoiler vermeyip) konuyu anlatmayayım. Zaten benim ilgimi çeken de Babil’in çerçevesi.

Kitabın bir özelliği de konuya ilişkin karşıt görüşlere yer vermesi. Örneğin şiddet içeren yöntemlerle kolonyalizmle savaşılmasına karşı çıkan, hatta davaya ihanet eden Letty’nin bu noktaya nasıl geldiği ele alınıyor. Kitapta bu kapsamda sömürge savaşı ile nasıl mücadele edilebileceği tartışılıyor. Broşürler dağıtarak Kanton’un Britanya tarafından işgaline karşı çıkarken Britanya Parlamentosunun kararın bekleyen barışçıl bir grevin adım adım şiddete yönelmesi ele alınıyor.

Kitapta vurgulanan temel konulardan biri de kadınların İngiliz toplumunda bile baskı altındaki durumu. Babil kulesinde çok az kadın araştırmacı olduğu belirtilince, kadın Öğretim üyesi bile, soruna değinmekten kaçınıyor (s. 111). Robin’in annesi, Profesör Lovell için ölüme terkedilebilir çünkü “yalnızca bir kadın” (s. 120).  Letty’nin Üniversitede yemeğe pantolon yerine eteklikle gelmesi yadırganıyor (s. 141). İki kız öğrencinin ev sahibesi, onların, kırılgan, doğaları gereği zayıf, histerik olacakları önyargısına sahip (s. 153). Oxford öğrencileri kızları bir baloda taciz ediyor (s. 247).

Prof. Lovell’in odasında Çin işi renkli vantilatörler, porselen vazo ve heykelleri gören Ramy “ne kadar ilginç” der, “eşyaları ve dili sevmek, fakat ülkeden nefret etmek.” Victoire yanıtlar: “düşündüğün kadar garip değil. İnsanlar ve şeyler farklı ne de olsa” (s. 346). Burada, ülkemizde günümüzde de sosyal bilim çevrelerinde süren bir tartışma aklıma geliyor: Yabancı Türkologlar veya yurdumuzda kazı yürüten arkeologlar “bize düşman casuslar” mı? Yoksa “kültürel zenginliklerimizi ortaya çıkaran bilim insanları” mı?

Düşünce-Edebiyat alanlarında kolonyalizm-sömürgeciliğin ele alınması deyince Fanon’un düşünceleri veya George Orwell’in Bir Fili Öldürmek kitapları aklıma gelirdi. Ama bundan sonra sanırım Babil’i de hatırlayacağım.

 

11 Kasım 2025 Salı

Alışkanlıklar

İnsan yaşlandıkça daha tutucu oluyor, alışkanlıkları –iyi veya kötü- giderek daha derinleşiyor. Bazı iyi alışkanlıklar kötü alışkanlıklara savaşıyor. Örneğin “her ayın son günlerine sizlere bir mektup yazmak”; “gerekli şeyleri ertelemek” alışkanlığı ile mücadele ediyor. Bu gün bu “alışkanlık” konusuna değinelim.


Kendini geliştirme kitaplarının iyi bir okuyucusu değilim. Ama bir kitap ilgimi çekti: James Clair, “Atomic Habits”, 2018  (Atomik Alışkanlıklar). Kitap 20 Milyon kopya satışa ulaştı ve 3 yıldan uzun bir süre New York Times’ın çok satanlar listesinde en üst sırada yer aldı. J. Clair, kötü alışkanlıklarınızın nedeninin sizin “sisteminiz” olduğunu ve küçük (atomik) adımlar atarak bunları aşabileceğinizi söylüyor: “Amaç, maraton koşmak değil, koşucu olmaktır”. Bence kitap tam bir “kişisel gelişim” kitabı. Benim ilgimi çeken yön ise alışkanlık konusunun bu denli popüler, kötü alışkanlıklardan kurtulma konusunun bu denli güncel olması.

Öncelikle belirteyim: Ben, “yatmadan önce bir şeyler yemek”, “yapmamız gerekenleri ertelemek”, “çabuk vazgeçmek” gibi “küçük” suçlarımıza değinmek istiyorum.  Alışkanlıklarımızın yaşamın akışına uyumsuzluk oluşturduğu, hayatın düzenini bozduğu, kısacası bir bağımlılık haline geldiği durumlar, bir uzmanlık alanına girdiği ve ciddi bir tedavi gerektirdiği için o alana hiç girmiyorum.

Beyinden başlayalım. Tüm bedenimizin enerji gereksiniminin yalaşık % 20’si beynimiz tarafından harcanıyor (Clarke, D. D. & Sokoloff, L., Circulation and Energy Metabolism of the Brain, 1999). Bu nedenle beyin etkinliğinde yapabileceğimiz “tasarruf” çok önemli. Bazı davranışlarımızı alışkanlıklar ile adeta “otomatiğe bağlayıp” düşünmeden yapıyoruz.

Her zaman olduğu gibi, bilim insanları farelerle laboratuvar deneyleri yapıyor  (bu fareler de ne çok çekmiş insanların elinden) (Ann Graybiel, MIT). Temel deney çok basit. “T” şeklinde bir tüp yapılıyor, tüpün bir ucundan ses veriliyor ve bu uca ödül olarak çikolata konuyor. Bir farenin beynine aktiviteyi ölçen bir elektrot bağlanıp tüpe bırakılıyor. Tüpe bırakılan fare önce koklayarak, inceleyerek, beynini yoğun biçimde çalıştırarak ilerliyor ve sesin geldiği tarafta ödülü buluyor. Deney birkaç kez tekrarlanınca fare “öğreniyor”, beyin aktivitesi azalıyor, hemen sesin geldiği tarafa yönelip ödülü yiyor. Değindiğim gibi bu temel deney. Bilim insanları bir deney serisi ile alışkanlıkla beynin hangi bölgesinde aktivitenin azaldığı, alışkanlığın nasıl silindiği, nasıl yeniden hatırlandığı gibi birçok farklı boyutu da incelemişler. Ama bizim amacımız için bu temel yeterli.

Burada 20. yüzyıl Fransız sosyoloğu Pierre Bourdieu’nun habitus kavramına değinebiliriz. Kültür, “bu durumda şöyle davranılır” diyen normlar bütünü ise, habitus bunun “davranışlarımıza yansıması” oluyor. İnsan, birçok zaman bir davranışı “nasıl” yapacağını bilir fakat “niçinini” açıklamakta zorlanır. Marx, toplumsal hayatı çözümlerken ağırlıklı olarak ekonomik ilişkileri ölçüt olarak almıştı; Weber,  sosyal ve siyasal ilişkileri; Bourdieu ise kültürel ve simgesel ilişkileri çözümlemenin içine alıyor. Hatta Bourdieu sınıflar arasında geçişin -Weber’in iddia ettiği gibi- pek de kolay gerçekleşmediğini düşünüyor ve habitusları gereği bireylerin bir üst sınıfa girdiklerinde, hangi kökenden geldiklerini belli ettiklerini, sınıfa adapte olmalarının ancak birkaç kuşak sonra mümkün olduğunu belirtiyor.

Neyse, biz yine küçük kötü alışkanlıklarımıza dönelim. Eğer maceracı yönümüz ağır basmıyorsa farklı bir ortama girmek, yolculuğa çıkmak, bir yabancı ile konuşmak alışkanlıklarımızdan farklı bir çevreye girmemizi gerektirdiği için bizi biraz “geriyor”.

Alışkanlıklarımızın bazıları toplumsal, bazıları ise kişisel. Örneğin yemek zamanları ve türleri, giyim-kuşam, çalışma-tatil gibi bazı toplumsal alışkanlıklarımız var. El sıkma–öpme, trafikte sağdan ilerleme gibi bazı toplumsal alışkanlıklarımızın başlangıçları binlerce yıl geriye uzanıp nedenleri günümüz toplumu için anlamını yitiriyor. Genel olarak yaşamın büyük ölçüde değiştiği (antropoloji diliyle liminalité - eşik, geçiş dönemi) doğum-mezuniyet-düğün-ölüm gibi durumlarda tören ve ritüellere sığınıyoruz. Böyle durumlarda nasıl giyinmemiz, neler söylememiz, nasıl davranmamız gerektiğini bilmek bizi biraz olsun rahatlatıyor.


ABD’li gazeteci ve yazar Duhigg, alışkanlık modelini üç aşamalı olarak kuruyor: tetikleyici, otomatik davranış ve ödül (Charles Duhigg, Power of Habit, 2012). Beyin tetikleyiciyi alınca sanki ödülü almış gibi mutlu oluyor ve dopamin salgılıyor. Oysa gerçek ödül henüz alınmamış! İşte bu noktada gerilim oluşuyor, alışkanlık devreye giriyor, otomatik davranış başlıyor ve ödüle ulaşıyoruz. Değiştirmek istediğimiz bir alışkanlığımız için bu modeli ve aşamaları anlamalıyız. Bazı durumlarda “ödülü” değiştirebilir, örneğin çikolata yerine meyve veya yoğurt yiyebiliriz. Ama birçok durumda “otomatik davranış” aşamasını değiştirmeliyiz. Örneğin “sabah uyandığımız gibi telefona bakma, hatta sosyal medyayı tarama” otomatik davranışı, “mutfağa gidip bir bardak su içmekle”; “gece geç vakte kadar bilgisayar-TV başında olmayı”, “belirli bir saatte yatağa uzanıp kitap okumakla” değiştirmeyi hedeflemeliyiz. Bunun oldukça zor olduğunu biliyorum.

Başta belirttiğim gibi, ben hiç de iyi bir “kendini geliştirme” kitabı okuyucusu değilim. Benim ilgimi çeken yalnızca kendimizden bu kadar memnun olmamamız! Bir kitap okuyarak onlardan kurtulabilir miyiz? Bilmiyorum. Ama çoğumuzun kurtulmak istediğimiz bir şeyler var.

 

26 Eylül 2025 Cuma

Gölgeler

 Sanırım İdealizmin en ünlü alegorisi mağara duvarındaki gölgeler öyküsüdür. (Platon, Devlet, 7nci Kitap, MS. 380) (Bir önceki yazıdaki Yedi Uyurları hatırlayanların “yine mi mağara” dediklerini duyar gibiyim. Ama bu başka mağara). Yalnızca mağara duvarına yansıyan gölgeleri (fenomen) görebilecek biçimde zincirlenmiş insanlar, dışarıda, güneş ışığı altındaki o nesnelerin asıllarını (lümen, Latince lucerne_parlak) göremezler. (Tabii bu giriş, alegorinin yalnızca dekorunu tanıtıyor.  Asıl olay bundan sonra başlıyor, ama bizim amacımız için şimdilik bu kadarı yeterli). İdealizm kısaca, gerçekliğin maddi olmadığını, zihinsel ve ruhsal olduğunu savunan felsefe akımı olarak belirtilebilir. İdealizm, çok geniş kapsamlı bir akım ve bin yıllar boyunca Platon, Hegel veya Berkeley gibi düşünürlerce çok farklı biçimlerde yorumlanıyor.



 Platon’un bu öyküyü anlattığı günlerden beri binlerce yıl insanlık ışığın kaynağını, “hakikati” öğrenmeye çalışmış. Duvarda gölgeleri yansıtan eğitim sistemini, gerçeği öğrenen ve anlatmaya çalışanların neden linç edilmeye çalışıldığını tartışmış. “Benim ışık kaynağım doğru, seninki yanlış” diye savaşmış. Derken 1700’lerde Immanuel Kant gelmiş, madem lümenleri bilemiyoruz, fenomenler üzerinden ilerleyelim demiş. Aydınlanma-Modernite veya Bilimsel Devrim-Teknoloji-Sanayi Devrimi-Bilişim gibi çizgiler bizi bugüne getirmiş. Kısacası Metafizik (fizik ötesi) ile değil, fizik ile uğraşmaya yönelmişiz.

Günümüzde ulaştığımız yerde büyük çevre, iklim, birey, toplum sorunları ile karşılaşıyoruz. Geldiğimiz yeri hiçbirimiz beğenmiyoruz. Bu da doğal olarak “son 700-800 yıldır izlediğimiz çizgi yanlış mıydı?”, “Orta çağ o kadar da karanlık değil miydi?”, “Fizik, Metafizikle desteklenmeli mi?” … benzeri sorulara yol açıyor.

Diğer yandan Aydınlanma-Bilim-Teknoloji çizgisinin bizi ulaştırdığı birçok olumlu şey de var. Örneğin doğayı çok daha iyi biliyoruz. Yaşam süresi uzadı, barınma, ulaşım, iletişim … gibi alanlarda çok olumlu gelişmeler sağladık. Öyle ki artık istesek de geri dönemeyiz! Kim sıcak evinden, otomobilinde, internetten, ilaçlarından-aşılarından vaz geçer? Ayrıca kişisel deneyimimiz, bireylerin zihinlerinden bağımsız bir fiziksel bir dünyanın varlığına işaret ediyor. Çevremizde gördüklerimiz “gerçek”. En basit açıklama genellikle en doğru açıklamadır, gereğinden fazla karışık açıklamalar, “belki de biz gölgeleri görüyoruz” gibi düşünce egzersizleri bizi nereye götürebilir? (Basit açıklamanın genellikle doğru olduğu konusunda daha derine dalmak isteyenler, Occam’ın Tıraş Bıçağı ilkesini_Occam’s Razor Blade Principle inceleyebilir).

Biz yine mağara alegorimize dönelim. Mağara duvarına zincirlenmiş olarak gölgeleri seyretmek, bu dünyada yasaklar ve dogmalarla çevrili olarak yaşamak, ancak öbür dünyada güzel bir yaşama kavuşabilmek, birçok kişiye pek uygun gelmedi. Dini konulara “mistik” yaklaşımlar gelişti. Hıristiyanlık’ta Aziz Augustinus (354–430), İslam’da Muhyiddin İbn Arabî (1165-1240), Yahudilik’te Isaac Luria (1534-1572) anılabilir. Bu din adamları genellikle “ışık kaynaklarına” ulaşmışlar, sevgi ve aşkla bağlanmışlar, hatta onunla bütünleşmişlerdir (Vahdet-i Vücud, Ene’l-Hak). Yani insanlık metafizik alanda da dogmatizmden bazı kaçış alanları oluşturmuş ve ahlak erdem, adalet, vicdan… gibi konularda hiç de yabana atılamayacak düşünceler biriktirmiş.

Belki de fizik ötesi, her zaman günlük yaşamımızda yer alıyor. Eğer bilim dünyasını (bence çok dar olarak) gözlem ve ölçmeye dayandırırsak, ileriye doğru yaptığımız her öngörü ve beklenti “bilimsel” değil. (Burada en belirgin Materyalistlerin, örneğin Marx’ın bile, ileriye dönük söylediklerinin “metafizik” kapsamında olabileceği akla geliyor)  

Ayrıca bilimsel yaklaşımda izlenen doğa olayı ile gözleyen arasında bir mesafe olmalı. Edebiyat, sanat, felsefe gibi konularda ise “içinde kaybolma”, “hemhal olma” gibi bir durum var. Sanırım hepimiz bazen bir müzik eserini dinlerken, bir şiir okurken, bir tiyatro yapıtı veya filimi izlerken bu “içinde kaybolma” durumunu yaşarız.

Ayrıca bilim dünyasının gözlem olanakları geliştikçe, bakış açısını değiştirebildiğini (daha cazip bir söylemle gerektiğinde paradigma değiştirebildiğini) görüyoruz: Aristoteles, Galileo, Newton, Einstein sistemleri bunun kanıtı olarak önümüzde.

Sonuç olarak ben; mühendislik, fizik, matematik eğitimi almış biri olarak materyalist bir değerlendirmenin pek çok alanda geçerli olduğuna; bu bakış açısının hiç ele almadığı veya beni bir yere götürmediği konularda ise metafiziğin yardımıma geldiğini söyleyebilirim. Aradaki çizgi ise tanımlanması zor ve çok subjektif.

Fizik-metafizik karşıtlığı konusuna, felsefenin bu eski ve çok kapsamlı konusuna, katkı yapamayacağımı biliyorum. Ama düşündüklerimi paylaşmak ve sizleri de düşünmeye çağırmak istedim.

 

29 Ağustos 2025 Cuma

Yedi Uyurlar

Yedi Uyurlar öyküsünü bilirsiniz. Hani şu birçok mağara için anlatılan, çeşitli kültürlerle biçimlenen, bir mağarada yüzyıllarca uyuyan gençlerin öyküsü. Samimi inanç, kötü bir güçten saklanma, uyku-ölüm-rüya gizemi, diriliş… birçok kültüre gönderme yapıyor.

Bu efsane hakkında sanırım yazılı Hristiyan kaynakları en eski kaynaklar. (Piskopos Efesli Stephen’in antik Yunanca metni 445, Piskopos Serugh’lu Jacob’un Aramice şiiri 474) Oradan başlayalım.

EFSANENİN HRİSTİYAN KAYNAKLARINDAKİ BİÇİMİ

Hristiyanları kurban eden Roma İmparatoru Decius’un (249-251) askerlerinden kaçan 7 Hıristiyan genç Efes yakınlarında bir mağaraya sığınırlar. Sığındıkları mağarada yorgunluktan uyuya kalırlar. Kendileri birkaç saat uyuduklarını düşünürken 200 yıl uyurlar. Bu arada Roma İmparatorluğunda büyük değişiklikler olmuş. Önce Milano fermanı (Edictum Mediolanense) ile 313 yılında Hıristiyanlık serbest bırakılmış, ardından İmparator Theodosius zamanında Selanik Fermanı (Edictum Thessaloniki) ile 380 yılında Hıristiyanlık İmparatorluğun resmi dini olmuş!


Bilindiği gibi “Hz. İsa’nın dirilişi” konusu Hristiyanlığın temel tartışma alanlarından biridir. Bizans’ın Ortodoks Hıristiyanlarınca “heretik” sayılan Origenism yanlıları “yeniden doğuş” kavramını daha ruhsal ve alegorik biçimde yorumlamaya çalışmış. Peygamber bile olmayan, yalnızca samimi inançlı Hıristiyanların iki yüzyıl uyuduktan sonra hep birlikte, üstelik giysileri, paraları ile uyanmaları öyküsü Bizans’ın Ortodoks Hıristiyanlarına çok uygun gelmiş ve hemen Efes’teki mağaranın üzerine bir Bazilika inşa edilip hacıların hizmetine sunulmuş.

EFSANENİN İSLAM KAYNAKLARINDAKİ BİÇİMİ

Bu efsane temel İslam kaynaklarında, öncelikle de Kuran-ı Kerim’in Kehf (mağara) Suresinde yer alıyor. İslam coğrafyasında Tarsus, Afşin, Lice, Amman… gibi birçok mağara bu efsane ile ün kazanmış. Ashab al-Kehf (mağara arkadaşları) öyküsü ana hatları ile aynı öykü, ama bence vurgulardaki farklılıklar çok ilginç. Öncelikle Hıristiyanlıkta adları bile belli olan 7 gencin  bedensel yeniden doğuşu, bir tarihsel gerçeklik olarak sunulurken; İslam yorumunda hiç de tarihsel bir gerçeklik olmayan, sayıları bile “ancak Allah tarafından bilinebilen”, imanın önemini ve Allah’ın gücünü anlatan bir efsaneye dönüştüğünü görüyoruz.

İslam kaynaklarında gençlere bir de köpek ekleniyor. Hem de gençlerin sayısını ve adlarını bilemezken köpeğin adını biliyoruz: Kıtmir. Gençler putperestlerden saklanacak bir yer ararken Kıtmir onlara katılmak ister, dile gelir ve “Ben de hak dinine iman ettim. Evet, ben sizin cinsinizden değilim, ama siz de Allah’ın cinsinden değilsiniz” der. Tabii çok güzel bir hayvan sevgisi görüyoruz. Ama diğer yandan da çok derin (benim hiç girmek istemediğim kadar derin) bir teolojik tartışmaya yol açılıyor: “acaba inanç-din cins-tür ile sınırlı olmalı mı?”

ORTA ÇAĞ SONRASI

Semavi dinlerin yayılması ile bu öykünün de yayıldığını ve farklı folklorik özellikler kazandığını görüyoruz. Örneğin Almanya’da (muhtemelen doğa gözlemlerine dayanan pagan dönemden kalma) meteorolojik folklor ile birleşmiş, 27 Haziran 7 Uyurlar Günü olarak kutlanıyor ve o gün hava nasılsa 7 hafta boyunca o durumun süreceğine inanılıyor. (“Das Wetter am Siebenschläfertag, sieben Wochen bleiben mag”). Yağışlı bir 27 Haziran, yağışlı yaza; güneşli bir 27 Haziran, güneşli yaza işaret ediyor. (Dikkat ederseniz öyküyle 7 sayısından başka hiçbir ortaklık yok).

Kelt mitolojisinde bir mağara veya adada uyuyan Kral Arthur veya İrlanda kahramanı Fionn Mac Cumhaill’in uygun vakit gelince uyanıp ülkeyi kurtaracağı yer alıyor. Örnekler çoğaltılabilir ve çok daha yakın tarihlere getirilebilir. Örneğin Washington Irving’in Rip Van Winkle uyarlamasını (1819) anabiliriz.

Kardeşlerim benim ilgimi çeken, baskı, inanç, uyku, diriliş gibi çok temel motiflerden yola çıkan bu basit öykünün, farklı inanç sistemlerinde ve kültürlerde değişik biçimler alarak binlerce yıl yaşaması. Hep farklılıklarımızı vurguluyoruz, yoksa o kadar da farklı değil miyiz?

 

27 Temmuz 2025 Pazar

Koltukta Oturarak Bir Balkan Turu

 Sıcaklar arttı, bir çoğunuz tatil yerlerine, belki de başka ülkelere gittiniz. Ben de bu sıcak günlerde birkaç Balkan ülkesinin, milletinin ve dillinin adları hakkında duyduklarımı, bildiklerimi paylaşayım dedim.

Önce kendi ülkemizden başlayayım: Türkiye. Sanırım “Türk” veya fonetik olarak ona benzer sözcükler ilk olarak Çin yazılı kaynaklarında yer alıyor (Zhou Shu, 6. Yüzyıl). 12. yüzyılın sonlarına doğru, özellikle Haçlı Seferleri sonrası Küçük Asya’yı gösteren Avrupa haritalarında "Turkye", "Turkey" ,"Turquia" gibi sözcüklerle karşılaşılıyor.

Bu arada Türkiye – Turkey kullanımı konusunda gösterilen hassasiyet ve alınganlığı da pek anlamadığımı belirteyim. Bence bu bir dil konusu. Ülkemizin adı Türkçe’de Türkiye, İngilizce’de Turkey, Fransızca’da La Tuquie, Almanca’da Dei Türkei, İtalyanca’da  Turchia…Pek çok ülke (Almanya, Germany, Deutschland) ve şehirde (Lahey, The Hauge, Den Haag) bu farklılıklar görülüyor. Dillerin ses özellikleri ve alfabeleri farklı olduğuna göre bu çok da normal. Turkey’in “hindi” ile karıştırılabileceğini düşünmek ise bence çocukça bir alınganlık.

Komşumuz Yunanlar’ın nasıl anılacağı konusunda rivayet muhtelif: Grek, Hellen, Yunan, Rum adlandırmaları var. Kendilerine Hellen, ülkelerine Hellas – hatta bizdeki Trakyalılar gibi baştaki h’yi yutarak Elen – diyorlar. Pers’ler Küçük Asya’da İon kabilesi ile savaşmış ve bu İon - Yunan sözcüğü Çin’e kadar bütün Asya’ya yayılmış. “Grekoi” Helence konuşan ve Güney İtalya’ya yerleşen bir kavim, bu nedenle Batılılar Yunanlılar için “Grek” ve türevlerini kullanıyor. Bu arada Truva efsanesindeki “dünyanın en güzel kadını Helene” ile mitolojiye göre Zeus ve Pyrha’nın oğlu olan Yunanlıların atasal figürü “Hellen”in farklı olduğunu belirteyim.

Rum ise Romalı demek. Biz tarih derslerinde Doğu Romalı diye vurguluyoruz -ve Rönesans’tan başlayarak birçok tarihçi Bizans diyor- ama o dönemdeki anlayış “Roma kenti işgal edildi, artık Konstantinapol başkent oldu, Imperium Romana devam ediyor” çizgisinde. Örneğin İznik’te yaşayanlar kendilerine Romalı diyor, Bizanslı sözcüğünü ise bir devletin yurttaşı değil, Konstantinapol kentinde yaşayan biri anlamında kullanıyor. (II. Mehmet’in İstanbul’un fethi sonrasında kendisinin ve ardından gelen bir dizi Padişahın Roma Kayseri (Sezar) unvanını kullanmasının nedeni de bu). Araplar da Anadolu ve Balkanlara egemen olan bu krallığa “Memalik-i Rum” diyorlardı. Bu anlamda Rum – Romalı kimliğinin çok geniş olduğu ve Slavca, Arnavutça, Türkçe (Karamanlılar gibi), Farsça (Mevlâna gibi) Arapça konuşulan birçok bölgeyi kapsadığı belirtilmeli. Bir başka alınganlığımıza da değineyim: Tarih kitaplarımızda Anadolu Selçuklu Devleti, hatta Türkiye Selçuklu Devleti olarak yer alan devlet, o günlerde Rum Selçuklu Devleti diye anılırdı.

Günümüz Yunanistan’ında konuşulan dil de binlerce yıl önce konuşulan antik Yunanca’dan oldukça farklı. 19. Yüzyıl başlarında Batı Anadolu’daki Rum köylüleri ile antik Yunanca konuşmaya çalışan, mitolojiden söz etmeğe çalışan romantik Avrupalıların uğradığı hayal kırıklığı çeşitli anekdotlarda yer alıyor.

Diğer Batı komşumuz Bulgaristan’ın adının kaynağı çok açık. Orta Asya – Türk – Moğol kaynaklı bir kavim (Bulgar), önce Hazar Denizinin Kuzeyi, sonra Volga kıyılarına, ardından Balkanlara geliyor. Özellikle yönetici sınıfı bir süre Orta Asya kimliğini koruyor. Ama zamanla yerel halk olan Slavlarla bütünleşiyor, Hristiyanlığın Ortodoks mezhebini benimsiyor, Kiril alfabesi kullanıyor…

Romanya etnik geçmişi çok ilginç olan bir ülke. Günümüzde Romence kelimelerin %70 den fazlası İtalyanca ile aynı. Bunu anlamak kolay, çünkü Romalılar Barbar akınlarına karşı koymaları için Latin kökenli bir nüfusu Tuna boyuna yerleştiriyor. Ama ilginç olan konu Romalıların bunu birçok yerde yapmaları, ama burada yerli Daçyalı (Daki) toplumu ile bütünleşip Latin etkisinin bu ülkede binlerce yıl yaşaması. Osmanlı, günümüz Romanya’sında yaşayanlara Ulah diyor ve Eflak, Boğdan, Erdel gibi Orta çağ Prenslikleri vasal prenslikler (client state) “beylik” olarak Osmanlı egemenliğini tanıyor. Romantizm ve Milliyetçilik akımlarının etkisiyle ve Ulah aydınlarının öncülüğünde günümüz Romanya’sı oluşuyor.

Bildiğiniz gibi Yugoslavya, 90’ların başında Slovenya, Hırvatistan, Bosna-Hersek, Sırbistan, Karadağ, Makedonya’ya bölündü. Daha sonra da Kosova Sırbistan’dan bağımsızlığını ilan etti. Bu süreçlerin çok sancılı ve kanlı olduğunu hatırlıyoruz, ama bu, konumuzun dışında.

Makedonya, adı tartışmalı ülkelerden biri. Devletin resmi adı “Makedonya Cumhuriyeti”. Buna karşılık Yunanistan, günümüz Yunanistan Devletinin “Makedonya” adında yerel bir bölgesi olduğunu ve “Makedonya” adının bir devlet adı olarak kullanılmasının antik Makedon Krallığının (Selanik kentini bile kapsayan, Büyük İskender’in fetihleriyle Hindistan’a dek uzanan) geniş topraklarını çağrıştırdığını belirterek Makedonya’nın Avrupa Birliğine üyeliğini yıllarca engelledi. Sonunda, ülkenin uluslararası platformlarda “Kuzey Makedonya” olarak anılmasıyla çözüm bulundu. Aslında Yunanlılar ile Makedonlar arasındaki anlaşmazlık çok eskilere uzanıyor. Antik çağda Makedonlar ya Yunanca dışında bir dil ya da çok kaba bir Yunanca konuşuyor ve Yunan kaynakları (konuşmaları anlaşılmaya her topluluğa denildiği gibi) Makedonlara “barbar” diyor. Günümüz Makedoncası ise Bulgaristan’da konuşulana oldukça yakın bir Slav dili.

Arnavutluk adını kullanan da, sanırım, tek biziz. Bu kelime Arapça kökenli olduğu halde Araplar bile Batı kaynaklı sözcüğü kullanarak “Albaniyâ” diyorlar. Latince’de “alba”, “beyaz” anlamına geliyor ve dorukları hep karlı dağlarla kaplı ülke için güzel bir isim. Kendilerine “Shqiptar”, dillerine de "shqiponje" diyorlar. Shqiponje, “kartal” anlamına da geliyor ve ülkenin bayrağında çift başlı kartal ile simgeleniyor. Kartal da yükseklerde uçan bir kuş olarak bu ülkeye çok uygun. Arnavutça Hint-Avrupa dil ailesinden, ama günümüzün hiçbir Avrupa diline benzemeyen çok zor bir dil. Ayrıca uzun yıllar Osmanlı ile yaşamış, Slav ülkeleri ile çevrili bu ülkenin dilinde çok az yabancı kelime olması da çok ilginç. (Burada tarih merakımı bastıramıyorum ve Arnavutluk ile Mısır arasındaki beklenmeyen ilişki aklıma geliyor. Ailenin en ünlü kişisi Mehmet Ali Paşa – o zamanki- Makedonya’nın Kavala kentinde doğduğu için tarihe “Kavalalılar” olarak ünlenen ailenin kökeni Arnavut. Ailenin Arnavutlarla ilişkisi yıllarca sürüyor. Öyle ki Kavalalı ailesinden Ahmet Fuad Paşa, İngiliz yönetiminin ardından, Mısır Kralı I. Fuad (1922-1936) olarak tahta çıkmasından önce Arnavutluk Kralı olmak istemiş!)

Osmanlının, Slavlara dayanarak, günümüz Avusturya’sına Nemçe, Viyana’sına Beç dediğini hatırlayalım.  “Nemçe” veya “nemec” Slavcada “dilsiz” veya “dili anlaşılamayan” anlamına geliyor. Antik Yunandaki “barbar” veya Arapların “berberi” nitelemesinde de aynı anlayışı görüyoruz: Herkes kendi dilini, “dil” olarak niteliyor ve bilmediği bir dilde konuşanları “dilsiz” diyerek ötekileştiriyor. Dil konusunda ilginç bir not da “Slav” sözcüğü ile günümüz İngilizce’sindeki “slave-köle” veya Fransızca’sındaki “esclave” benzerliği. Uzmanlar Arapların ve Doğu Romalıların orta çağda, bazı Balkan ve Doğu Avrupa halklarını köle olarak çalıştırmasını kaynak gösteriyor. Kökü Latince’de sclavus kelimesine uzanıyor ve hiç de hakaret içermiyor.

Slavlardan söz ederken bu etnisitenin Rusya, Ukrayna, Polonya, Bulgaristan, Slovenya gibi birbirinden çok uzak ülkelere, farklı kültürlere uzandığını, din ve mezhep ayrılıklarının çok önemli olduğunu vurgulamalıyız. Müslümanlara Boşnak deniyor; Hırvatça ve Slavca hemen hemen aynı dil, ama Ortodoks Slavlar Kiril alfabesi, Katolikler (örneğin Hırvatlar) Latin alfabesi kullanıyor.

Bosna-Hersek adındaki Bosna bu adı taşıyan ırmaktan kaynaklanıyor, Hersek Almanca (hertzog-dük) bir sözcük. 1878 yenilgisi ardından bu bölge Osmanlının “müstakil” bir Sancağı statüsüne geçmiş, polis gibi bazı hizmetler ise Avusturya-Macaristan İmparatorluğuna bağlanmış ve onlar da bir “dük” atamış. İşte Hersek adı buradan geliyor. (Bölge 1908’de tümüyle Avusturya-Macaristan egemenliğine geçmiş).

Benim özellikle ilgimi çeken üç nokta var:

·        Bir kavmin yerleştiği topraklar, kavim azınlık olsa veya kültürel olarak eriyip çok değişse de, o kavmin adını taşıyabiliyor. Örneğin MÖ. 6. Yüzyılın Thracian Kabilesi nerede? Ama bizim hala bir “Trakya” bölgemiz var; MS. 6. Yüzyılın Bulgar’ları nerede? Ama hala “Bulgaristan” var.

·        Adlandırmada politikanın etkisi büyük. Günümüzde kullandığımız Ülke / Millet adlarında, 18. – 19. Yüzyıldaki Romantizm ve Milliyetçilik akımlarının etkisiyle Orta Çağı unutup, antik dönemdeki Latin kültürüne dönüş isteği oldukça belirgin. Örneğin Osmanlı döneminde Trablusgarp olarak bilinen topraklar, Libya; Vilayet-ül Şam olarak bilinen topraklar, Suriye adıyla anılmaya başlanıyor. Benzer politik adlandırmalar daha önce de görülmüş: Roma İmparatorluğunun Hıristiyanlığı benimsemesinden sonra, Yahudi isyanlarından bıkan İmparator Hadrian MS. 2. Yüzyılda “Judea” olarak bilinen bölgenin adını “Syria Palestine” olarak değiştirmiş.

·        Bir diğer politik etki de -özellikle eski Yugoslavya’nın parçalanmasında gördüğümüz gibi- etnik ve din/mezhep farklılıklarının uzun süre uyuduktan sonra 20. Yüzyılda bile çok etkin olması. (Burada laikliğin önemini, Atatürk’ün vizyonunu hatırlıyoruz. Bu mektupta Balkanlarda dolaştık. Bir de Yurdumuzun Güneyine ve Doğusuna doğru gitseydik laikliğin önemini nasıl görürdük kim bilir!)