Sanırım insanın doğuştan "iyi" mi? Yoksa "kötü" mü? Olduğu binlerce yıldır tartışılıyor.
William Golding’in1954 basımı “Lord of the Flies” kitabı,
İngilizce öğreniminde çok yaygın olarak okutula geldi. Türkçeye de “Sineklerin
Tanrısı” ve “İşte Bizim Dünya” adıyla çevrilmiş. Bende bıraktığı ilk izlenim,
sürükleyici bir anti-komünist edebiyat örneği olduğu yönündeydi. Hani bir deniz
kazası sonucu ıssız bir adaya sığınan çocukların serüvenini anlatan roman. Çocuklar
iki gruba ayrılıp birbirleriyle mücadeleye başlıyor, hatta öldürüyor. Kuşkusuz
bir kurguya dayanan roman, bu yapısı ile, kökenlerimizde vahşilik olduğunu,
içimizden kötülük geldiğini vurguluyor.
Geçenlerde benzer biçimde Pasifik Okyanusunda Tonga
adasındaki evlerinden kaçıp, insansız bir adaya sığınan 6 oğlan çocuğuna
ilişkin gerçek bir olay okudum (Rutger Bregman, Humankind a Hopeful
History, Bloomsbury, 2021). 15 ay sonra oğlanlar bulunduğunda, bir sebze
bahçesi, tavuk kümesi, su yalağı, hatta bir badminton sahası yapmış ve tahta
çubukları birbirine sürterek ateş yakmışlardı. Zaman zaman aralarında
anlaşmazlıklar çıkmış, tartışmışlar, ama biraz zaman geçince, taraflar
barışmış. Kısacası olayın gerçeği, kurgusundan çok daha olumlu! Zaten beni
mutlu eden de bu oldu.
Dediğim gibi insanın doğuştan iyi veya kötü olduğu çok
eskiden beri tartışılan ve üzerinde düşünülen bir konu. Akla hemen Thomas
Hobbes ve Jean-Jacques Rousseau geliyor. Hobbes insanın doğal olarak kötü
olduğunu, -devlet gibi- adalet ve güvenlik örgütleri tarafından denetlenip
“doğru” yola yöneltilmesi gerektiğini vurgulamıştı (T. Hobbes, Leviathan,
1651).
Rousseau insanların avcı – toplayıcı olarak yaşadığı
zamanlar dayanışmacı olduğunu, birisi bir toprak parçasını çitle çevreleyip
“Burası benim” deyince ve diğerleri de bunu kabul edince eşitsizliklerin ve
çatışmaların başladığını öne sürmüştü (J. J. Rousseau, Discours sur
l'origine et les fondements de l'inégalité parmi les hommes, 1755).
Devrimcilerin, yenilikçilerin genellikle Rousseau
çizgisinden ilham aldıklarını görüyoruz. Özünde iyi olan insan toplumu
yönetenlerle bir cins toplum sözleşmesi (contrat social) yapar; yönetim
bu sözleşmeye uymaz ve baskıcı bir rejime yönelirse, büyük Fransız Devriminde
gördüğümüz gibi, baş kaldırır. Bu açıdan Kemal Atatürk’ün Rousseau’yu dikkatle
okuması hiç de şaşırtıcı değil.
Kısacası tek adamlar, diktatörler hep “daha çok güç verin, yoksa
her şeyi kaybederiz” der: düzenin değişmesinden yana olanlar “daha çok özgürlük
verin, yoksa her şeyi kaybederiz” der.
Bir de konuya bilimsel açıdan bakalım. Antropologlar,
arkeologlar, evrimsel sosyologlar, “Nasıl olup da diğer türlerden daha hızlı
koşamayan, güçlü olmayan, uçamayan, yüzemeyen … homo sapiens yeryüzüne
egemen oldu?”, “Diğer hayvanların birçok türü günümüzde yaşıyor, homo
sapiens’in türlerine ne oldu?”, “Neandertal’lerin daha büyük beyni
vardı, birçok buluş da yaptılar. Neden homo sapiens’e yenildiler?”
… gibi sorulara yanıt arıyorlar. Kısaca “Çünkü insan kötüdür, kendi
dışındakileri, rakiplerini öldürdü” diyenler var. Bazıları da daha iyimser
yaklaşıyor ve neden arıyor.
Ünlü Yuval Noah Harari soruyu şöyle cevaplıyor: Neandertaller
fiziksel olarak güçlüydü, ama yaklaşık 70 000 yıl önce homo sapiens bir
“bilişsel devrim” (cognitive revolution) yaşadı. İletişim (dil) gelişti,
topluluklar büyüdü, ruh – tanrı – yasa gibi soyut kavramlar belirdi. Yani homo
sapiens’in üstünlüğü biyolojik değil, kültürel, bilişsel ve sosyal
alandaydı (Y. N. Harari, Sapiens: A Brief History of Humankind, Random
House – Harper, 2014).
Bu konuda çok ilginç bir deney Sovyetler Birliği döneminde,
1950’lerde, bir tilki çiftliğinde Dmitri Belyayev tarafından başlatılmış,
Lyudmilla Trut tarafından sürdürülmüş. İnsandan korkup kaçmayan veya
saldırmayan, aksine insanlarla “arkadaş” olmak isteyen tilkiler kuşaklar
boyunca kendi aralarında çiftleştirilmişler. Bu şekilde “üretilen” tilkilerin zamanla
kuyruk sallama, pati uzatma gibi evcil köpeklerde görülen davranışlara
yöneldiği gözlenmiş. Burada Belyayev’in hipotezinin ve deneyinin evrim
açısından değerlendirilmesi gibi konulara girmeyeceğim. Ama konumuz açısından
ilginç sonuç, evcil köpekler üzerine çalışan, Duke Üniversitesi'nden Prof.
Brian Hare’nin Belyayev’in deneylerini incelemesine dayanıyor: Zeka,
arkadaşlığın bir yan ürünü diyor (Brian Hare ve Vanessa
Woods, Survival of the Friendliest: Understanding Our Origins and
Rediscovering Our Common Humanity, Random House 2020).
Mekanizma şöyle çalışıyor: Birbiri ile ilişkisi olmayan iki
insan topluluğu düşünelim. Birinci grubun üyeleri ikinciden 2 kat daha zeki;
ikinci grubun üyeleri ise, daha az zeki, ama sosyal becerileri, iletişim
yetenekleri açısından birinci grubun üyelerinden 2 kat daha iyi olsun. Birinci
gruptaki bir bireyin başlangıçtan itibaren 3 yıl sonra balık tutmayı öğrendiğini,
aynı yıl 2 kişiye öğretebildiğini düşünelim. Balık tutmayı öğrenenlerin her
biri yılda 2 grup üyesine öğretmeye devam etsin. İkinci gruptan bir birey, daha
az zeki olduğu için, başlangıçtan 6 yıl sonra balık tutacak, ama yılda 4 kişiye
öğretecektir. Balık tutmayı öğrenenlerin her biri yılda 4 grup üyesine
öğretmeye devam etsin. Birkaç yıl sonra (örneğimizde başlangıçtan 9 yıl sonra)
iletişimi daha iyi olan ikinci grupta daha çok insan balık tutabilecektir.
Sosyalleşme, empati, eğitim gibi konular bilim insanlarının
çok uzun bir süredir üzerinde yoğun biçimde çalıştığı konular. Charles Darwin
utanma sonucunda yüz kızarmasının yalnızca homo sapiens’de görüldüğüne
dikkat etmişti. Benzer biçimde gözümüzdeki beyaz bölge, duygularımızı
yansıtacak biçimde irisin büyüyüp küçülmesi de gözlenmişti. Parmakla işaret
edilen nesneye bakmak veya oraya gitmek bebeklerde gözlenirken şempanzelerin
bunu öğrenmesi çok zordu. Hatta, köpeğin beyin hacmi/ toplam hacim oranı şempanzeden
daha küçük olsa da, şempanzelerin bunu öğrenmesi evcil köpeklerden daha zor!
Kısacası insanın “özünde” belki bir kötülük de var, ama bir
iyilik olduğu kesin! Bu iyilik uygun bir ortamda arkadaşlık ve dostlukla
işlenip geliştirilebilir.



