16 Temmuz 2026 Perşembe

D. Trump ve Bilim

ABD Başkanı Donald Trump, aykırı söz ve davranışları ile on yıllardır hepimizin gündeminde. Onun önderlik ettiği gerçeklikten kopuşa, yalanlara, tutarsızlığa, çelişkilere, kendini beğenmişliğe, güce tapılmasına, sivil özgülükleri kısıtlamasına, demokrasiden uzaklaşmaya, ötekileştirmeye… alışmayı ret ediyorum. ABD’de bilimsel kurumlara güven, halk sağlığı politikaları ve bilimin siyasetteki rolü konusunda artan bir kutuplaşma yaşanıyor.

Ben bu yazımda Trump ve çevresindekilerin bilime yaklaşımını ele almak istiyorum. Buna yol açan haber Haziran 2026’da 5 bilim insanının Diabets Care adlı dergide yayınladıkları başmakaleyi Amerikan Diyabet Derneğinin (American Diabetes Association) yıllık kongresinde dağıtmak suçu (!) ile polis tarafından tartaklanarak toplantıdan çıkarılması oldu (Inside Higher Ed). Söz konusu yazı, Trump yönetiminin biyomedikal araştırmalara yönelik politikalarını sert biçimde eleştiriyordu.


Önce, çağımızın en büyük sorunu, iklim krizine değinelim. Trump, yıllar önce (2012) küresel ısınma konusundaki söylemin “Çinliler tarafından ve onlar için (ABD’nin rekabet gücünü azaltmak amacıyla) yaratıldığını” söylemişti. Seçim kampanyalarında defalarca küresel ısınmayı sahtekarlık (hoax) olarak niteledi. 2025’te BM Genel Kurulunda “dünyaya karşı işlenmiş en büyük aldatmaca" dedi. Kömürün “temiz ve güzel” bir enerji kaynağı olduğunu söyledi, defalarca petrol şirketlerinden yana sözlerini izledik… Örnekler çoğaltılabilir; ama ben daha çok yaptıklarına değinmek istiyorum. BM’in koordine ettiği Paris İklim Anlaşması (2015) küresel sıcaklık artışına bir sınır getirmeyi amaçlıyordu ve (ABD dahil) 195 ülke tarafından imzalanmıştı. Trump yönetimi bu anlaşmadan çıktı. Ulusal İklim Değerlendirme (National Climate Assessments-NCA) raporları federal web sitelerinden kaldırıldı. Ulusal Hava Durumu Servisi (National Oceanic and Atmospheric Administration-NOAA) ve Ulusal Hava Servisinde (National Weather Service-NWS) bütçe kısıtlamaları, personel azaltımları, bazı projelerin iptali ve fonların kesilmesi, yalnızca ulusal düzeyde değil yerel düzeyde de, veri toplama ve değerlendirme çalışmalarını aksattı.

Diğer bir konu da Trump yönetiminin aşı karşıtlığı. Sağlık Bakanı Robert Francis Kennedy Jr., yıllar önce amcasının, ardından babasının birer suikastla öldürülmelerinin travmalarını yaşamış olabilir. Ama aşı karşıtlığının önderi olmasını affedemiyorum. R.F. Kennedy, bütün bilimsel veri ve araştırmaları yok sayarak aşıların otizme yol açtığını sürekli öne sürdü. Bu konuda ABD federal hükümetine bağlı bir halk sağlığı kurumu olan Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri (Centers for Disease Control and Prevention-CDC), üniversiteler, tıp araştırmaları ve bilim insanları ile savaştı. Üstelik sağlık alanındaki kısıtlamalar ülke içinde kalmadı. ABD başta BM Dünya Sağlık Örgütü (Wold Health Organization- WHO) olmak üzere birçok uluslararası kurumdan çıktı, projeler iptal edildi ve yoksul ülkelere yapılan yardımlar azaltıldı. OECD'nin 2026 bütçe değerlendirmesine göre, ABD'nin FY2026 teklifinde ikili küresel sağlık programlarında yaklaşık üçte iki oranında kesinti öngörüldü. Oysa birçok ülkede kızamık, çocuk felci, HIV/AIDS, tüberküloz gibi hastalıklar artıyor.

Sanırım hepimiz hatırlarız: “gerçek ötesi” (post-truth) kavramı 2016'da Oxford University Press tarafından yılın kelimesi seçilmişti. Hem Brexit, hem de Trump'ın 2016 başkanlık kampanyası önemli örnekler olarak gösterilmişti. ABD basını (Washington Post Fact Checker) Donald Trump'ın ilk başkanlık döneminde, 30 binden çok “yanlış veya yanıltıcı” bilgi verdiğini belirtiyor. Gerçek ötesi kavramının, yukarıda birkaç örneğini verdiğim gelişmede anahtar bir kavram olduğunu düşünüyorum.

Bildiğiniz gibi bilimin hareket noktası gözlemler, olgular ve verilerdir. Doğa bilimlerinin amacı olan doğayı açıklama arayışı ancak buna dayanır. Yüzyıllar öncesinde belirlendiği gibi bilim, bir inançtan, ideolojiden veya sonuçtan değil; dış dünyada gözlenen şeylerden yola çıkar (Francis Bacon, Novum Organum,1620). (Kuşkusuz Bacon bu görüşleri geliştirirken Aristoteles’in görüşlerinin dogma haline getirilmesine karşı çıkıyordu.) 21.Yüzyılda –“gerçek ötesine” geçiyoruz diyerek- bilimsel kurumlara ve onlardan gelen verilere karşı çıkmanın bizi karanlığa götüreceğine ve bunun “gerçek” tehlike olduğuna inanıyorum.


26 Haziran 2026 Cuma

Rüzgarlar

Yazın bu sıcak günlerinde hep deniz aşkım tazeleniyor. Deniz, tekne, yelken, yüzme gibi konular “favori” konularım olageldi. Bugün de yelkenciliğin çağrıştırdığı “rüzgara” değinmek istiyorum.

Günümüz kentlerinde, sokak koridorlarını dünyasında rüzgar ya hiç yok ya da “sağdan” veya “soldan” esiyor. Oysa kıra-denize, koylarımıza uzandığımızda rüzgar yönü çok önemli. Hangi koydan denize gireceğimize rüzgara bakarak karar veriyoruz. Hele bir yelkenli ile denize çıktığınızda rüzgar yönü ve şiddeti çok daha önem kazanıyor.

Belirli rüzgarlar her zaman ve her yerde özel isimlerle anılmış. Fransa’nın “Mistrali”, İtalya’nın “Sciroccosu”, İspanya’nın “Levechesi”, Arap ülkelerinin Sam yeli (Arapça samüm-zehirli rüzgar) gibi. Ülkemiz denizciliğinde buna ek olarak her yönden esen rüzgar ayrı bir adla anılıyor. (Kuzeyden başlayıp saat yönünde ilerlersek Yıldız-Poyraz-Gündoğusu-Keşişleme-Kıble-Lodos-Günbatısı-Karayel.) Örneğin Güney California’da (Santa Ana, Sundowner, Catalina Eddy gibi ünlü rüzgarlar var, ama bu sistematik yaklaşım yok. Denizci radyolarından “rüzgar Kuzeydoğudan 15 Knot şiddetinde esiyor” gibi duyurular alıyorsunuz. Uzmanlar bunun nedenini Akdeniz’de binlerce yıllık denizcilik geleneğinin birikmesi; buna karşılık California denizciliğinin çok sonraları, pusula yönlerine dayanarak, modern çağda gelişmesi olarak belirtiyorlar.

Burada -özellikle yurdumuz denizciliğinde bilinen- birkaç rüzgar yönü adının kaynağına değinmek istiyorum.

Öncelikle bu rüzgar yönü adlarının, yurdumuzun bütün denizlerinde kullanılsa da İstanbul kaynaklı olduğunu belirteyim.

Güneydoğudan esen rüzgarın adı “keşişleme”. Uludağın eski ismi “keşiş dağı”, Uludağ, İstanbul’un Güneydoğusunda. “Karayel”, Kuzeydoğu dan (yani Trakya yönünden, kara üzerinden)  esip İstanbul’a soğuk hava getiriyor. (Meteoroloji raporlarındaki “Balkanlardan gelen soğuk hava dalgası” klişesini hatırlayın.)

Poyraz -yine İstanbul’a göre- Karadeniz üzerinden gelip denizdeki nemli havayı yağış olarak getiriyor.

İstanbul Boğazı Karadeniz yönünden (Kuzeydoğudan), Marmara’ya doğru (Güneybatıya) doğru uzanıyor. Kuzeydoğudan esen poyraz ile Güneybatıdan esen lodos da ülkemizin en ünlü iki rüzgarı olmuş. Ama bu konuda bir “anlaşmazlık” da var: Boğazda ilerleyen tekneler veya yüzenler için çok etkili olan yüzey akıntısı Karadeniz’den Marmara’ya doğru. Buna ters yönden esen lodos dalgayı yükseltiyor, geçişi zorlaştırıyor, hatta bazen boğaz trafiğinin tümüyle durmasına yol açabiliyor. “Lodos Marmara’yı Boğaza yığdı” deniyor, gerçekten de Boğazın birçok yerinde sular yükseliyor. Kısacası İstanbullular poyrazı seviyor, ama lodosu pek sevmiyor. Oysa Egede poyraz kara üzerinden gelip yazın sıcak, kışın soğuk hava getiriyor. Ege kıyıları için yağış, yazın serinlik getiren rüzgar lodos.


“Poyraz” sözcüğünün etimolojik kökeninin Yunan Mitolojisindeki Kuzey Rüzgarı Tanrısı “Boreas” olduğu konusunda görüş birliği var. Ama Güneybatıdan esen “lodos” rüzgarının adının Batı Rüzgarı Tanrısı “Zephyrus” veya Güney Rüzgarı Tanrısı “Notus”tan kaynaklandığını söyleyenler var.  Yunan Mitolojisinde her bir ana yönlerde esen rüzgarın ayrı tanrısı var. Rüzgara verilen öneme bakın! Ben bu mektupta yalnızca rüzgar yönüne değindim; rüzgar şiddetine hiç değinmedim. Ama genellikle poyrazın birçok diğer yönden gelen rüzgardan daha şiddetli olduğunu belirtmeliyim. Boreas (Poyraz) Atina prensesi Oreithyla’ya aşık olur ve Atina kentine yönelen Pers donanmasına -bir fırtına çıkartarak- zarar verir.

Rüzgarların nasıl oluştuğu oldukça karmaşık bir konu. Çok basite indirgeyip İlkokul düzeyine indirirsek. Güneş ışınlarının kara parçalarını denizlerden daha çok ısıttığını, ısınan hava yükselince de denizlerden karaya doğru bir hava akışı oluştuğunu söyleyebiliriz. Yani güneş yoksa rüzgar da yok! Birçok Ege sahil kentinde güneşin denize “battığını” gözleriz.  Çocukluğumda günbatımında yarı saydam turuncu renkli bir “şey” oluşup dalgaları “bastırdığını” düşünürdüm. Kuşkusuz benim çocuk aklımla dikkatimi çeken (tabii günlerce süren fırtınalar dışında) güneş batarken veya geceleri rüzgarın kesilmesi binlerce yıldır gözleniyordu. Antik bilince yansımasını Yunan Mitolojisinde görüyoruz. Yunan Mitolojisindeki dört Rüzgar Tanrısıi Şafak Tanrısı (Eos) ile Gece-Yıldız Titanının (Astraeus) çocukları. Baba gelince egemen oluyor ve çocuklar susuyor. Dilimizdeki ruzgar sözcüğünde de aynı kavramı görüyoruz. Rüzgar, Farsça kökenli; rûz (gündüz) – kâr (içinde). Tıpkı zanaatkar (zanaatın içinde) gibi.

Pruvanız neta (yolunuz açık) olsun. Halikarnas Balıkçısı’nın dediği gibi “aganta burina burinata” (yelkenler açılsın).

18 Mayıs 2026 Pazartesi

Neden Roman?

Bir önceki yazımda matematiği ele almıştım. Bu kez de İnsan Bilimlerinin (Humanities) içinde kurmaca edebiyat, roman/öykü konusuna değinmek istiyorum. Ben liseye kaydolurken sormuşlardı: “fen” mi istersin, yoksa “edebiyat” mı? Oldukça anlamsız gelmişti. Hani çocuğa sorarlar ya “anneni mi daha çok seviyorsun, babanı mı?” Ne anlamsız soru! Sanki ikisini de sevemezmiş gibi.

Kurmaca ve edebiyat yalnızca bir vakit geçirme aracı mı? Özellikle çağımızda eskidi mi? Bu konuda pek çok soru akla gelebilir. Neden hiç yaşamamış insanlarla, hiç yaşanmamış olaylarla dolu sayfalara vakit ayıralım?

Modern “roman” formatının ilk örneği olarak genellikle Cervantes’in 17. Yüzyıl başında yazdığı Don Quixote anılıyor. Ama bu formatta en ünlü yapıtlar 19. Yüzyılda yazılıyor. Pekiyi sinema – TV – internet çağında hala bu formatta kitap yazmalı ve okumalı mıyız? Kitap okuma kotalarımızı kurgu ile doldurmak akıllıca mı? Günümüzde, gündemi izleyebilmek için gazete okumak, TV’de en azından haber ve yorum programlarını izlemek, işimiz nedeniyle birçok rapor, doküman okumak zorundayız. Ayrıca bilgisayar/telefonumuzdaki sosyal medya da çok cazip.

Kuşkusuz iyi bir roman okumanın bana göre anlatılması çok zor, doyumsuz bir güzelliği var. Ama bir mühendis olduğumu hatırlayıp burada konuya elimden geldiğince “tarafsız ve bilimsel” yaklaşmaya çalışacağım.

İlk olarak konuyu zihin gelişimi açısından ele alalım. Psikolojideki Zihin Teorisi (Theory of the Mind), karşımızdakinin davranışlarına bakarak, onun ne hissettiğini ve düşündüğünü, anlayabilmemizi açıklar (hatta bu yetinin eksikliği bazı psikolojik sorunların tanısında kullanılır). Bu yeti Homo Sapiens’in sosyal bir hayvan olmasına dayanıyor. Kim dost kim düşman anlamalıyız. Lisa Zunshine roman okumanın bu yeteneğimizi artırdığını belirtiyor (Lisa Zunshine, Why Do We Read Fiction: Theory of the Mind and the Novel, Ohio State University Press, 2006). Roman okurken karakterleri inceler ve değerlendiririz. Bir karakter diğerini sever veya nefret eder. Kurgu bunu karakterin davranışlarını, geçmişini, içinde bulunduğu ortamı anlatarak aktarır. Bazen yazar sürprizler, çelişkiler düşünüp okuyucuyu yanıltmaya çalışır. Kısacası roman hem yazar hem de okuyucunun beyni için bir egzersiz oluşturur.

Keith Oatley de yine insan psikolojisinden yola çıkıyor, ama konuyu “başkasını anlamaktan” daha geniş görerek kurmaca okuyan kişinin yaşamın bütün yönlerine hazırlandığını öne sürüyor (Keith Oatley, Such Stuff as Dreams: The Psychology of Fiction, Wiley, 2011). Kitap okurken hiç görmediğimiz kişileri tanıyor, hiç gidemeyeceğimiz ülkelere gidiyor, hiç yaşayamayacağımız yaşamları yaşıyoruz. Kurgu karakterlerin yerine kendimizi koyuyoruz. Kullandığı bir benzetme çok dikkat çekici: adeta bir uçuş simülatörü gibi yaşama hazırlanıyoruz.

Biraz da konuya bir edebiyat eleştirmenleri açısından bakalım. Onlar daha çok “güzel kurmaca nasıl olmalı” derken bizim bazı sorularımıza da cevap veriyor. Örneğin James Wood, birçok durumda sıradan bir insanın yaşamı bir kitapta anlatılsa bu kitap, hiç kimsenin ilgisini çekmeyen, sıkıcı bir kitap olurdu diyor (James Wood, How Fiction Works, Deckle Edge, 2009). Bu nedenle iyi bir kurgu yazarı yapıtını sürükleyici bir yapı içinde, bazı ayrıntıları vurgulayarak sunar. Kısacası ayrıntıları belirterek gerçeği görünür kılar. Bu da okuyucunun kendi yaşamında bir tür ayrıntı gibi görülebilecek şeylere dikkat etmesini sağlar.

Kısacası belki de bizler, 500-600 sayfalık romanları büyük bir tutku içinde okuyan son kuşaklardanız. Bu da bana bir yandan hüzün; ama treni kaçırmadığım için bir yandan da mutluluk veriyor.

25 Nisan 2026 Cumartesi

Korkutucu Matematik

Mart ayını geride bıraktık. 14 Mart (Üçüncü ayın 14’ü, 3.14) önceleri Pi Günü olarak kutlanıyordu. UNESCO’nun kararı ile 2020’den beri de Dünya Matematik Günü (Internatrional Day of Mathematics -IDM) olarak kutlanıyor. Türkiye’deki matematik severler bir şeyler yapmaya çalışıyorlar ama pek yankı bulmuyor. Üstelik tüm Dünyada kutlanan bu günün 2025-2028 dönemi başkanı Boğaziçi Üniversitesinden Prof. Dr. Betül Tanbay. Dünya Matematik Günü ülkemizde pek bilinen ve kutlanan bir gün değil. Zaten “matematik” hiç sevilmeyen, bir konu; okullarda matematik dersi adeta bir “karabasan”. Ben de bugün buna değinmek istiyorum.

Antik Yunancada “mathema” öğrenmek demek. Matematik doğru ve mantıklı düşünmeyi, sistematik biçimde analiz etmeyi, canlandırmayı… öğretir.

Her şey bir yana matematiğin evrensel bir dil oluşturması çok ilginç. Her doğal dilde birçok kavram o dile özgü sözcüklerle (simgelerle) ifade ediliyor. Söz konusu dili bilenler yazılı veya sözlü olarak bu simgeleri kullandığımızda ilgili kavramları anlıyor.

3, 5, +, - gibi matematiksel simgeler ise doğal dillerden bağımsız, gerçekten ulus aşırı simgeler ve ilgili matematiksel işlemi bilen herkes anlıyor. Sosyal veya insani bilimlerde böyle herkesin ortaklaştığı bir dil yok. Onlar doğal dilleri kullanıyor. Sözcüklerin yansıttığı kavramlarda ortaklaşmaları çok zor.  Örneğin “Sınıf”, “Muhafazakârlık”, “Demokrasi” veya “Ademi Merkeziyet” gibi kavramları uzmanlar çok farklı biçimlerde tanımlayıp kullanıyorlar. Bu konu özellikle felsefe ve teoloji alanında birçok yanlış anlaşılmaya ve karışıklığa yol açıyor. Her halde bunu en yakından yaşayan yola bir matematikçi olarak başlayıp felsefeci olan Bertrand Russsel yaşadı!

Yukarıda matematiğin “bilinçte canlandırmayı öğrettiğini” söyledim. Bu ilk bakışta farkına varmadığımız biraz düşününce anladığımız bir olgu. İlkokulda karşılaştığımız basit “dört işlem” problemlerini hatırlayalım: havuz problemleri, dikdörtgen bir bahçenin çevresine ağaç dikmek, farklı şehirlerden yola çıkan trenler veya “Ali’nin 100 lirası var…”, “Ayşe 10 yaşında …” diye başlayan problemler. Hepsi aritmetik işlemlerinden önce havuz, yol, dikdörtgen şekli … gibi bir durumu aklımızda canlandırmaya, yani “hayal kurmaya” dayanıyor.

Geometrinin sistematik yapısına daha önce değinmiştim. Özel bir kanıtlama gerektirmeyen, herkesin onaylayacağı (“bütün parçalarından büyüktür” gibi) temel aksiyomlara ve daha önce kanıtlanan teoremlere dayanarak bir zincir oluşturup daha karmaşık teoremler çözülebiliyor. İskenderiyeli Öklid, 2 bin 400 yıl önce bu sistematik düşünce sistemini kitap halinde sunmuştu.

Soyutlama, bilinçte canlandırma, sistematik yaklaşım, birçok konuda merak ettiğimizi aydınlatabiliyor. Örneğin Didimli Thales MÖ 7. Yüzyılda geometrideki “benzer üçgenler” yardımıyla Mısır piramitlerinin yüksekliğini hesaplayabiliyor. Newton 17. Yüzyılda değişkenlerin çok küçük adımlarla değişmesini hayal ederek (limit, türev, integral gibi kavramları geliştirerek) gezegenlerin yörüngelerinin neden eliptik olduğunu açıklıyor.

Matematiğin sanatla ilişkisi de çok iyi bilinen bir konu. Harmonik seslerin nasıl doğal olarak oluştuğunu, bunun insan kulağına ve beynine uyumlu gelen seslere yol açtığını biliyoruz. Bunun binlerce yıldır bilinen matematiksel bir tabanı var. Benzer biçimde mimaride, resimde … gördüğümüz “altın oranın” da binlerce yıllık bir geçmişi var.

Olaya bir de diğer açıdan bakalım: Pekiyi, matematiğin genel olarak sevilmemesinin nedeni ne olabilir? Ben eğitim sistemimizde yukarıda değinilen boyutlara hiç yer verilmemesi olarak görüyorum. Matematik genelde “zor olduğu için sevilmiyor” demek yanlış. Anlaşılmadığı için zor geliyor ve bu yüzden korkulup sevilmiyor. Daha dört işlemin ilk adımlarında çarpım tablosunu “ezberletiyoruz”. (Tarih derslerinde geniş bir kapsam içine oturtmadan savaşların tarihlerini; coğrafya derslerinde ırmakların adlarını “ezberlettiğimiz” gibi!)

2026 Dünya Matematik Gününün teması “Umut” olarak belirlenmişti. İlk bakışta bunu yadırgayabilir, “ne alakası var” diyebiliriz. Oysa güçlü olanın, hiçbir kural tanımadan zayıfı ezdiği günümüzde, matematik bizi iş birliğine çağırır. Oyun kuramında, karşısındakinin ne yapacağını düşünerek karar verilmesinin, her iki taraf için de en iyi sonuca götüreceği matematiksel olarak kanıtlanabilir. Matematikte doğru ve yanlış çok net ve yalın. Yalanın, abartının egemen olduğu “gerçek ötesi” bir dönemde, matematiğin somut “doğrularına” büyük gereksinim var.

Kısacası matematiğin güzelliklerini yaşamaya çok ihtiyacımız var.

Dünya Matematik Günümüz kutlu olsun.

 

 

 

27 Mart 2026 Cuma

Kötücül Ses

Ben, vicdan ve adalet duygusunun bir “iç ses” niteliğinde insanın içinde var olduğuna inanıyorum. Bu konuyu önceki bir yazımda ele almış, primat akrabalarımızın davranışlarına, Kant’ın fikirlerine değinmiştim. Kuşkusuz bu yalnızca benim inancım değil, Sokrates - Plato çizgisinden bu yana “daimonion” olarak bilinen bir düşünce.

O zaman soru şu: Pekiyi çevremizde neden bu kadar vicdansızlık, vahşet, şiddet, baskı görüyoruz? Neden Gazze’deki, İran’daki saldırılar yaşanıyor? Nasıl oluyor da Nazi Almanya’sının çalışma kamplarında can verenlerin torunları Filistinlilere soykırım uyguluyor?


Hem bu yeni bir şey de değil. Tarih savaşlardaki vahşet örnekleriyle dolu. Roma arenalarında seyirciler, insanların vahşice öldürülmesini istemedi mi? Kolonyalist baskılar altında milletler inlemedi mi? Suçsuz kadınlar cadı diye yakılmadı mı? Ya giyotinlere, idam törenlerine ne demeli?

Bu gibi gözlemler, insanın içinde bir de kötücül “iç ses” olduğunu düşündürüyor. O zaman ikinci soruyu sorabiliriz: Bu “kötücül ses” nereden kaynaklanıyor? Temel olarak kaynakların kişisel çıkarlarımız, dogmalar ve boş inançlar olduğu söylenebilir. Romalılar, kölelerin kendileri gibi insan olduğunu akıllarına bile getirmiyordu! Koloniciler, Hristiyanlığın “doğru”; diğer bütün din ve inançların “yanlış” olduğunu düşünüyordu! Engizisyon mahkemeleri, cadı olduğundan kuşkulandıkları kadınların ellerini – ayaklarını bağlayıp suya atıyor ve “cadı ise kurtulur, değilse nasıl olsa cennete gider” diyordu! Naziler, kendi ırklarının Yahudilerden, Slavlardan, Çingenelerden… üstün olduğuna inanıyordu!

Bir yandan vicdan “doğru olanı yap” derken; bazı dürtü ve çıkarlar “işine geleni yap” diyor. Bu tam olarak bir düalizm değilse de bir içsel çatışma ve ahlaki gerilim yaratıyor. “Tam olarak düalizm değil” dedim; çünkü din/metafizik, melek – şeytan gibi iki ayrı varlık, dolayısıyla tam olarak düalizmi, savunuyor.  Burada aklımıza Hristiyanlıkta ve İslam’da insanların içinden “cin çıkarma” uygulamaları akla geliyor. Oysa insanın çok katmanlı yapısı, tek bir benliğin içindeki çatışma, bu içsel gerilime yol açıyor.

Benim vardığım sonuç şu: Evet, içimizde bizi vicdanlı olmaya çağıran bir ses var; ama onu dinlemek için bir çaba, düşünme, eğitim -en azından- bir sessizlik gerekiyor. Yoksa diğer sesler onu bastırabiliyor ve hiç beklemediğimiz insanlar -ve giderek toplumlar- bu yanıltıcı seslerin etkisi altında kalabiliyor.

28 Şubat 2026 Cumartesi

ÖĞRENME

Dil konusuna değindiğim önceki yazımda “Köpek “otur” komutu duyunca oturursa veya “gel” komutu duyunca gelirse ödül alacağını “öğreniyor”. Köpek kullandığımız dili “anlamıyor”, bazı davranışların ona ödül getirdiğini “öğreniyor”. Sanırım bu “öğrenme” konusunu ayrıca ele almamız gerekecek” demiştim. Bugün “öğrenmeyi” ele alalım. Temel kaynağım Max Bennett olacak (*). Öğrenmenin her adımda önceki kazanımlardan yararlandığını ve somut gereksinime dayandığını görüyoruz. Baştan başlayalım. Hayvanların sinir sisteminin ve beyninin gelişiminin temelinde çeşitli biçimlerde “öğrenme” kavramı var.


Güneş enerjisini ve atmosferdeki karbon dioksitten yararlanıp yapraklarındaki klorofili kullanarak (fotosentez ile) kendi besinini üreten bitkilerin, doğal olarak, dolaşmaya hiç ihtiyacı yoktu.

Fotosentez ile kendi besinini üretemeyen canlıların (hayvanların) ise yaşamak için bitki ve diğer hayvanları yiyerek enerji almaları gerekliydi. Mercan resiflerdeki deniz şakayıklarında gördüğümüz gibi sabit bir yere tutunup suda yüzen ve yakına gelen besinleri yemeleri, bunun için de çok basit birkaç sinirle ağızlarını açıp kapatmaları yetiyordu.  İlk Dönüm Noktasında yaklaşık 600 Milyon yıl önce, nematode benzeri suda yaşayan kurtçuk tipi hayvanlar besinlerini dolaşarak aramaya başladılar. Bunların “kötüden” kaçıp; “iyiye” yönelmeleri hareket etmeleri (mobil) gerekiyordu. Bu amaçla hem seziciler (sensor) hem de solucanların ilerlemesinde gördüğümüz hareketi yapabilen sinirler gelişti.

500 Milyon yıl önce omurga, göz, solungaç ve yürekleri ile günümüzün balıklarına benzer ilk omurgalılar gelişti. Balıklar herhalde en çok hakkını yediğimiz, birkaç saniyelik hafızası olduğunu sandığımız bir canlı. Oysa E. Thorndike 19. Yüzyıl sonunda bunun hiç de öyle olmadığını göstermiş. Saydam bir duvarla bölünmüş havuzun bir bölümü bol ışıkla aydınlatılmış; diğer bölüm ise loş bırakılmış. Bölümleri ayıran saydam duvarda da zor görülen bir geçit açılmış. Aydınlık bölüme konan balık, aydınlığı sevmediği, loş bölümü tercih ettiği için buraya geçmeğe çalışmış. Birçok başarısız çabadan sonra balık, geçidi bulmuş ve sonraki deneylerde yerini “öğrendiği” bu geçitten kolaylıkla geçmeğe başlamış. İşte güçlendirilmiş (reinforced) öğrenme denen İkinci Dönüm Noktası bu.

Üçüncü Dönüm Noktası yaklaşık 10 cm boyundaki ilk memelilerde 100 Milyon yıl önce gözlendi.  Beyinde korteks oluştu ve hayvanlar, benzetim (simulation) veya zihinde canlandırma ile öğrenme başladı. Labirentlerde koşan günümüzün farelerinde bu tür öğrenmenin koşullarını, sınırlarını inceliyoruz.

10-30 Milyon yıl önce Dördüncü Dönüm Noktasında (beyinde neokorteks oluşumu ile) hayvanlar zihinselleştime (mentalizing) ve kendi zihinlerini modelleme (modeling) yeteneğine kavuştular. Böylece erken primatlar, hem kendilerinin gelecekteki durumlarını öngörmeye; hem de başkalarının duygu ve davranışlarını anlamaya başladılar. Bu da öğrenme açısından büyük olanaklara yol açtı.  

Zihin gelişiminde Beşinci Dönüm Noktası ise konuşma oldu. İnsan beyninde konuşma (Broca) ve duyduğunu konuşulanı anlama (Wericke) bölgeleri var. Ama “dil” için özel bir bölge yok. Bilim insanları, içgüdüye (instict) temel almakla birlikte, beynin dış katmanının (neocortex) bütününün dil becerisi kazanmak için kullanıldığını düşünüyor. Yapay zeka terimlerini kullanırsak bu içgüdüsel davranışlar (hard coded), bunun üzerine sistem “öğreniyor”. Bu yöntem birçok karmaşık görevleri “öğrenme” sürecinde diğer hayvanlarda da görülüyor. Örneğin çok karmaşık bir görev olan uçmayın ele alalım. Kuş yavruları doğduklarında uçmayı bilmiyorlar. İçgüdüsel olarak zıplıyorlar, kanatlarını açıp çırpıyorlar, uçan diğer kuşları gözlüyorlar, zamanı gelince de kendilerini boşluğa bırakıp süzülüyorlar.

Benzer biçimde, insan bebeğinde gözlenen bazı davranışlar da diğer hiçbir hayvanda gözlenmiyor. Örneğin bebek yaklaşık 4 aylıkken annesi (veya onu büyüten kişi) ile konuşma taklidi yapmaya başlıyor, sesler çıkarıp ardından susup annesini bekliyor. Annesi konuştuktan sonra yine konuşma benzeri sesler çıkartıyor.

Bir başka örnek olarak yaklaşık 9 aylık bebeğe bakalım. Yine diğer hayvanlarda görmediğimiz bir davranışı insan bebeğinde görüyoruz. Bebek bir cisme (object) bakıp onu işaret ediyor, annesinin de o cisme dikkat etmesini istiyor. Onu yemek, eline almak dışında yalnızca annesinin dikkatini o cisme yöneltmesini istiyor. Tabii bu da anneye o cismin ana dildeki adını (declarative label) “öğretmek” için olanak veriyor. Bebek dil bilmiyor, ama öğrenmesi için bir altyapı var ve tür ön-iletişim (proto-conversation ) başlıyor.

Yukarıda anılanların yanında deneme-yanılma (trial and error) gibi pek çok öğrenme yöntemi geliştirmişiz. Deneme-yanılma yönteminde başarıya ulaşınca bunun hemen anlaşılması gerekir. Oysa birçok durumda başarı bir dizi adım sonra kesinleşir. Örneğin dama, satranç veya go gibi oyunlarda başlangıç hamlelerinden çok sonra oyunu kazanan belli olur. Ara adımlarda bundan sonraki bütün olası hamlelerin hesaplanması (veya öngörülmesi) de çok büyük bir hesaplama gücü gerektirir.

Pavlov’un Şartlı Refleks deneyini çoğumuz biliriz. Hani bir köpeği beslerken zil çalıyorlar, sonra zil çalınca, yiyecek vermeseler de, köpeğin ağzı sulanıyor. Buna bir refleks olarak bakılabilir, ki öyledir. Ama Pavlov’un bir tür bellek ve “öğrenme”, çağrışımsal öğrenme (associative learning) gözlediği de söylenebilir.  Daha sonra yapılan deneylerde, bu tür refleksin bütün memelilerde olduğu, hatta bu yetenek için beyine bile ihtiyaç olmadığı (beyinlerinin çalışması önlenen farelerde) gözlenmiş.

Bilim insanları, evrenin bundan 13-14 Milyar yıl önce Büyük Patlama ile oluştuğunu, yeryüzünün 4-5 Milyar yıl yaşında olduğunu, üzerinde ilk canlı organizmaların 3,5-3,8 Milyar yıl önce, ilk homo sapiens’in (anatomik olarak modern insan) 300 Bin yıl önce geliştiğini düşünüyorlar. Kültürel ve Zihinsel Evrim, “Bilişsel Devrim” (sembolik düşünce, sanat, dil, mit ve inanç sistemleri) ise yaklaşık 70 Bin yıl önce olmuş

Çevre/iklim sorunları, savaşlar, nükleer patlama gibi nedenlerle kendi yok oluşumuza yol açmazsak, enerji kaynağımız Güneşin 7 Milyar yıl sonra söneceğine göre, insan beyninin ve zekasının gelişmeye devam edeceğini, daha birçok şey “öğrenebileceğimizi” öngörebiliriz. Belki doğal zekamızla, yapay zekayı bizim için olumlu olan bir yöne yönelteceğiz; belki de besin zincirinin en tepesinde yer aldığımız karbon temelli canlılar dünyasının soyu tükenen bir türü olarak yerimizi silikon temelli “yaratıklara” bırakacağız.

 

(*) Max S. Bennett, A Brief History of Intelligence, HarperCollins Publishers, 2023.

20 Ocak 2026 Salı

YAPAY ZEKAYI BEN NASIL KULLANIYORUM? (II)

Geçen yazımda kaldığım yerden devam edeyim. Ama önce, iki uyarımı yineleyeyim: (1) Bu uygulamalar konusunda yalnızca kendi deneylerini paylaşan bir meraklıyım. Oysa bu alanda çok daha bilgi ve deney sahipleri var! (2) Yapay zeka alanındaki gelişmeler çok yoğun ve hızlı, dolayısıyla benim gözlemlerim günümüzde doğru olsa bile, yakında pek de geçerli olmayan görüşler olarak nitelenebilir.

Yapay zekanın internetteki bilgiyi tarayıp bize aktardığını biliyoruz. Kuşkusuz web sitelerindeki bilgi yanlış veya bulanık olunca yapay zekadan da belirsiz yanıtlar alıyoruz.  Bu konuda biraz bildiğim TUSAŞ’ın 5. Nesil savaş uçağı KAAN (TF-X) örneğini vereceğim. KAAN’ın motor teminindeki belirsizliğin ABD’nin CAATSA yaptırımları nedeniyle sürdüğünü Dışişleri Bakanı Hakan Fidan açıkladı (Eylül 2025). F-16 motorlarıyla (General Electric yapımı F110) iki KAAN prototipi üretildi ve bunlar 2024 Şubat ve mayıs aylarında uçtu, 2025’de uçuş duyurulmadı.

İnternetteki “göklere imzamızı attık” gibi sloganlar veya tanıtım videoları hiç somut bilgi içermiyor. TUSAŞ’ın sitesindeki “Tasarım sürecinde pilotun içinde bulunduğu fiziksel, bilişsel ve çevresel faktörler göz önünde bulundurularak pilot(un) durumsal farkındalığını artıracak bir kokpit ortamı geliştirilmektedir”, veya “KAAN üstün hava hâkimiyetini… Yapay Zekâ ve Nöral Ağ Desteğiyle Arttırılmış Muharebe Gücü ile sağlamaktadır” gibi cümleler de uçağın seri üretim/teslimat aşamasında olup olmadığı konusunda hiç açık değil.

ChatGPT “KAAN uçağı üretiliyor mu?” sorusuna “Uçağın seri üretim ve teslimatının 2028 civarında başlaması planlanıyor” yanıtını veriyor.

Bu kez ChatGPT’ye “KAAN’ın motoru F 110 mu?” diye sorunca; “Evet, şu an için KAAN’ın motoru F110” diyor ve ekliyor “KAAN için tamamen yerli bir motor geliştirme çalışması devam ediyor (TEI tarafından, genelde TF35000 olarak anılıyor). Planlara göre bu yerli motorun 2030’lu yılların başında KAAN’a entegre edilmesi hedefleniyor.”

Benim bildiğim bir uçağın kavramsal tasarımının ilk adımı motorun performansı ile başlar. Bu nedenle motoru belirsiz bir uçak nasıl tasarımlanır bilemiyorum. Ama burada tartışmak istediğimiz yapay zeka. Amacımızdan uzaklaşmayalım. Bu örnek arama gösteriyor ki konuyu biz de çok iyi çalışmalı, özellikle kaynakların aydınlatıcı bilgiler içermesine dikkat etmeliyiz. Aksi halde “… civarında veya…’lu yılların başında” gibi bulanık cevaplar alıyoruz.

Dikkatli olmamız gereken bir başka konu da bizimle sohbet eden yapay zeka uygulamalarının doğru bilgi vermek yanında, bizi memnun etmeyi amaçlamaları. Birçok durumda “Haklısınız, bu çok güzel bir soru” ile başlayan cevaplar aldım. Örneğin ChatGPT’ye “Ben bir edebiyat meraklısıyım. Polisiye romanları de çok severim. Bana bir Agatha Christie romanı önerebilir missiniz?” diye sorunca “Ne güzel bir zevk 😊 Polisiye için Agatha Christie gerçekten harika bir başlangıç ve derinleşme noktası” dedi ve birinci sırada “Doğu Expresinde Cinayet” romanını önerdi. Kısaca “Agatha Christie'nin en iyi romanı hangisi?” diye sorunca ise “Roger Ackroyd Cinayeti” diye yanıtladı. Yani benzer sorulara farklı yanıtlar alabiliyoruz. Soruyu çok kapsamlı sormalı, amacımızı açıkça vurgulamalıyız.

Yapay zeka ile çeviri o kadar “kolay” ki birçok tarayıcı (browser) otomatik bir hizmet sunuyor. Bu da başka bir hayal kırıklığın alanı. (Ben tarayıcı olarak Microsoft Edge kullanıyorum.) İki otomatik çeviri örneği vereyim:

“Xavier Bertrand redit son attachement au front républicain face au RN, désormais écarté par Nicolas Sarkozy” (Le Monde, 7.12.2025). Otomatik çeviri “Xavier Bertrand, Nicolas Sarkozy tarafından kenara atılmış Kral Donanmasına karşı Cumhuriyetçi Cephe'ye olan bağlılığını yineledi” olarak veriliyor. Hoppala! Fransa’da Kraliyet Donanması da nereden çıktı? Her halde internette Birleşik Krallık donanması (Royal Navy-RN) ile ilgili pek çok ifade buldu. Oysa burada Fransız Ulusal Meclisindeki Rassemblement National-RN partisi kast ediliyor!

Bazen yanlış bu kadar belirgin değil, ama çeviri kulağı çok tırmalıyor: “Au Venezuela, la population entre état d’urgence et fausse transition” (Le Monde 7.01.2006). Yine otomatik çeviri: “Venezuela'da nüfus, olağanüstü hal ile sahte bir geçiş arasında”. Herhalde “nüfus” yerine “halk” demeliyiz.

Sanırım günümüzde bana en uygun çeviri programı DeepL Translate.  Bu da özellikle deyim çevirilerinde kaçınılmaz hatalar yapıyor. Örneğin bir İngiliz anne, sendeleyen çocuğuna “watch your step” diyebilir. DeepL bunu haklı olarak “adımlarına dikkat et” diye çeviriyor. Oysa ana dili Türkçe olan bir anne “önüne bak” diyecektir.

Sonuç olarak bence yapay zekâya soru sormanın çok iyi bir başlangıç olacağını söyleyebiliriz. Ama her zaman çok dikkatli olmak, kaynakları incelemek ve konu üzerinde insan zekası ile yoğun çalışmak gerekiyor.