Düşünce etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Düşünce etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Ağustos 2026 Cuma

İnsan Doğuştan Kötü mü?

Sanırım insanın doğuştan "iyi" mi? Yoksa "kötü" mü? Olduğu binlerce yıldır tartışılıyor.

William Golding’in1954 basımı “Lord of the Flies” kitabı, İngilizce öğreniminde çok yaygın olarak okutula geldi. Türkçeye de “Sineklerin Tanrısı” ve “İşte Bizim Dünya” adıyla çevrilmiş. Bende bıraktığı ilk izlenim, sürükleyici bir anti-komünist edebiyat örneği olduğu yönündeydi. Hani bir deniz kazası sonucu ıssız bir adaya sığınan çocukların serüvenini anlatan roman. Çocuklar iki gruba ayrılıp birbirleriyle mücadeleye başlıyor, hatta öldürüyor. Kuşkusuz bir kurguya dayanan roman, bu yapısı ile, kökenlerimizde vahşilik olduğunu, içimizden kötülük geldiğini vurguluyor.


Geçenlerde benzer biçimde Pasifik Okyanusunda Tonga adasındaki evlerinden kaçıp, insansız bir adaya sığınan 6 oğlan çocuğuna ilişkin gerçek bir olay okudum (Rutger Bregman, Humankind a Hopeful History, Bloomsbury, 2021). 15 ay sonra oğlanlar bulunduğunda, bir sebze bahçesi, tavuk kümesi, su yalağı, hatta bir badminton sahası yapmış ve tahta çubukları birbirine sürterek ateş yakmışlardı. Zaman zaman aralarında anlaşmazlıklar çıkmış, tartışmışlar, ama biraz zaman geçince, taraflar barışmış. Kısacası olayın gerçeği, kurgusundan çok daha olumlu! Zaten beni mutlu eden de bu oldu.

Dediğim gibi insanın doğuştan iyi veya kötü olduğu çok eskiden beri tartışılan ve üzerinde düşünülen bir konu. Akla hemen Thomas Hobbes ve Jean-Jacques Rousseau geliyor. Hobbes insanın doğal olarak kötü olduğunu, -devlet gibi- adalet ve güvenlik örgütleri tarafından denetlenip “doğru” yola yöneltilmesi gerektiğini vurgulamıştı (T. Hobbes, Leviathan, 1651).

Rousseau insanların avcı – toplayıcı olarak yaşadığı zamanlar dayanışmacı olduğunu, birisi bir toprak parçasını çitle çevreleyip “Burası benim” deyince ve diğerleri de bunu kabul edince eşitsizliklerin ve çatışmaların başladığını öne sürmüştü (J. J. Rousseau, Discours sur l'origine et les fondements de l'inégalité parmi les hommes, 1755).

Devrimcilerin, yenilikçilerin genellikle Rousseau çizgisinden ilham aldıklarını görüyoruz. Özünde iyi olan insan toplumu yönetenlerle bir cins toplum sözleşmesi (contrat social) yapar; yönetim bu sözleşmeye uymaz ve baskıcı bir rejime yönelirse, büyük Fransız Devriminde gördüğümüz gibi, baş kaldırır. Bu açıdan Kemal Atatürk’ün Rousseau’yu dikkatle okuması hiç de şaşırtıcı değil.

Kısacası tek adamlar, diktatörler hep “daha çok güç verin, yoksa her şeyi kaybederiz” der: düzenin değişmesinden yana olanlar “daha çok özgürlük verin, yoksa her şeyi kaybederiz” der.

Bir de konuya bilimsel açıdan bakalım. Antropologlar, arkeologlar, evrimsel sosyologlar, “Nasıl olup da diğer türlerden daha hızlı koşamayan, güçlü olmayan, uçamayan, yüzemeyen … homo sapiens yeryüzüne egemen oldu?”, “Diğer hayvanların birçok türü günümüzde yaşıyor, homo sapiens’in türlerine ne oldu?”, “Neandertal’lerin daha büyük beyni vardı, birçok buluş da yaptılar. Neden homo sapiens’e yenildiler?”  … gibi sorulara yanıt arıyorlar. Kısaca “Çünkü insan kötüdür, kendi dışındakileri, rakiplerini öldürdü” diyenler var. Bazıları da daha iyimser yaklaşıyor ve neden arıyor.

Ünlü Yuval Noah Harari soruyu şöyle cevaplıyor: Neandertaller fiziksel olarak güçlüydü, ama yaklaşık 70 000 yıl önce homo sapiens bir “bilişsel devrim” (cognitive revolution) yaşadı. İletişim (dil) gelişti, topluluklar büyüdü, ruh – tanrı – yasa gibi soyut kavramlar belirdi. Yani homo sapiens’in üstünlüğü biyolojik değil, kültürel, bilişsel ve sosyal alandaydı (Y. N. Harari, Sapiens: A Brief History of Humankind, Random House – Harper, 2014).

Bu konuda çok ilginç bir deney Sovyetler Birliği döneminde, 1950’lerde, bir tilki çiftliğinde Dmitri Belyayev tarafından başlatılmış, Lyudmilla Trut tarafından sürdürülmüş. İnsandan korkup kaçmayan veya saldırmayan, aksine insanlarla “arkadaş” olmak isteyen tilkiler kuşaklar boyunca kendi aralarında çiftleştirilmişler. Bu şekilde “üretilen” tilkilerin zamanla kuyruk sallama, pati uzatma gibi evcil köpeklerde görülen davranışlara yöneldiği gözlenmiş. Burada Belyayev’in hipotezinin ve deneyinin evrim açısından değerlendirilmesi gibi konulara girmeyeceğim. Ama konumuz açısından ilginç sonuç, evcil köpekler üzerine çalışan, Duke Üniversitesi'nden Prof. Brian Hare’nin Belyayev’in deneylerini incelemesine dayanıyor: Zeka, arkadaşlığın bir yan ürünü diyor (Brian Hare ve Vanessa Woods, Survival of the Friendliest: Understanding Our Origins and Rediscovering Our Common Humanity, Random House 2020).

Mekanizma şöyle çalışıyor: Birbiri ile ilişkisi olmayan iki insan topluluğu düşünelim. Birinci grubun üyeleri ikinciden 2 kat daha zeki; ikinci grubun üyeleri ise, daha az zeki, ama sosyal becerileri, iletişim yetenekleri açısından birinci grubun üyelerinden 2 kat daha iyi olsun. Birinci gruptaki bir bireyin başlangıçtan itibaren 3 yıl sonra balık tutmayı öğrendiğini, aynı yıl 2 kişiye öğretebildiğini düşünelim. Balık tutmayı öğrenenlerin her biri yılda 2 grup üyesine öğretmeye devam etsin. İkinci gruptan bir birey, daha az zeki olduğu için, başlangıçtan 6 yıl sonra balık tutacak, ama yılda 4 kişiye öğretecektir. Balık tutmayı öğrenenlerin her biri yılda 4 grup üyesine öğretmeye devam etsin. Birkaç yıl sonra (örneğimizde başlangıçtan 9 yıl sonra) iletişimi daha iyi olan ikinci grupta daha çok insan balık tutabilecektir.

Sosyalleşme, empati, eğitim gibi konular bilim insanlarının çok uzun bir süredir üzerinde yoğun biçimde çalıştığı konular. Charles Darwin utanma sonucunda yüz kızarmasının yalnızca homo sapiens’de görüldüğüne dikkat etmişti. Benzer biçimde gözümüzdeki beyaz bölge, duygularımızı yansıtacak biçimde irisin büyüyüp küçülmesi de gözlenmişti. Parmakla işaret edilen nesneye bakmak veya oraya gitmek bebeklerde gözlenirken şempanzelerin bunu öğrenmesi çok zordu. Hatta, köpeğin beyin hacmi/ toplam hacim oranı şempanzeden daha küçük olsa da, şempanzelerin bunu öğrenmesi evcil köpeklerden daha zor!  

Kısacası insanın “özünde” belki bir kötülük de var, ama bir iyilik olduğu kesin! Bu iyilik uygun bir ortamda arkadaşlık ve dostlukla işlenip geliştirilebilir.

 

 

26 Haziran 2026 Cuma

Rüzgarlar

Yazın bu sıcak günlerinde hep deniz aşkım tazeleniyor. Deniz, tekne, yelken, yüzme gibi konular “favori” konularım olageldi. Bugün de yelkenciliğin çağrıştırdığı “rüzgara” değinmek istiyorum.

Günümüz kentlerinde, sokak koridorlarını dünyasında rüzgar ya hiç yok ya da “sağdan” veya “soldan” esiyor. Oysa kıra-denize, koylarımıza uzandığımızda rüzgar yönü çok önemli. Hangi koydan denize gireceğimize rüzgara bakarak karar veriyoruz. Hele bir yelkenli ile denize çıktığınızda rüzgar yönü ve şiddeti çok daha önem kazanıyor.

Belirli rüzgarlar her zaman ve her yerde özel isimlerle anılmış. Fransa’nın “Mistrali”, İtalya’nın “Sciroccosu”, İspanya’nın “Levechesi”, Arap ülkelerinin Sam yeli (Arapça samüm-zehirli rüzgar) gibi. Ülkemiz denizciliğinde buna ek olarak her yönden esen rüzgar ayrı bir adla anılıyor. (Kuzeyden başlayıp saat yönünde ilerlersek Yıldız-Poyraz-Gündoğusu-Keşişleme-Kıble-Lodos-Günbatısı-Karayel.) Örneğin Güney California’da (Santa Ana, Sundowner, Catalina Eddy gibi ünlü rüzgarlar var, ama bu sistematik yaklaşım yok. Denizci radyolarından “rüzgar Kuzeydoğudan 15 Knot şiddetinde esiyor” gibi duyurular alıyorsunuz. Uzmanlar bunun nedenini Akdeniz’de binlerce yıllık denizcilik geleneğinin birikmesi; buna karşılık California denizciliğinin çok sonraları, pusula yönlerine dayanarak, modern çağda gelişmesi olarak belirtiyorlar.

Burada -özellikle yurdumuz denizciliğinde bilinen- birkaç rüzgar yönü adının kaynağına değinmek istiyorum.

Öncelikle bu rüzgar yönü adlarının, yurdumuzun bütün denizlerinde kullanılsa da İstanbul kaynaklı olduğunu belirteyim.

Güneydoğudan esen rüzgarın adı “keşişleme”. Uludağın eski ismi “keşiş dağı”, Uludağ, İstanbul’un Güneydoğusunda. “Karayel”, Kuzeydoğu dan (yani Trakya yönünden, kara üzerinden)  esip İstanbul’a soğuk hava getiriyor. (Meteoroloji raporlarındaki “Balkanlardan gelen soğuk hava dalgası” klişesini hatırlayın.)

Poyraz -yine İstanbul’a göre- Karadeniz üzerinden gelip denizdeki nemli havayı yağış olarak getiriyor.

İstanbul Boğazı Karadeniz yönünden (Kuzeydoğudan), Marmara’ya doğru (Güneybatıya) doğru uzanıyor. Kuzeydoğudan esen poyraz ile Güneybatıdan esen lodos da ülkemizin en ünlü iki rüzgarı olmuş. Ama bu konuda bir “anlaşmazlık” da var: Boğazda ilerleyen tekneler veya yüzenler için çok etkili olan yüzey akıntısı Karadeniz’den Marmara’ya doğru. Buna ters yönden esen lodos dalgayı yükseltiyor, geçişi zorlaştırıyor, hatta bazen boğaz trafiğinin tümüyle durmasına yol açabiliyor. “Lodos Marmara’yı Boğaza yığdı” deniyor, gerçekten de Boğazın birçok yerinde sular yükseliyor. Kısacası İstanbullular poyrazı seviyor, ama lodosu pek sevmiyor. Oysa Egede poyraz kara üzerinden gelip yazın sıcak, kışın soğuk hava getiriyor. Ege kıyıları için yağış, yazın serinlik getiren rüzgar lodos.


“Poyraz” sözcüğünün etimolojik kökeninin Yunan Mitolojisindeki Kuzey Rüzgarı Tanrısı “Boreas” olduğu konusunda görüş birliği var. Ama Güneybatıdan esen “lodos” rüzgarının adının Batı Rüzgarı Tanrısı “Zephyrus” veya Güney Rüzgarı Tanrısı “Notus”tan kaynaklandığını söyleyenler var.  Yunan Mitolojisinde her bir ana yönlerde esen rüzgarın ayrı tanrısı var. Rüzgara verilen öneme bakın! Ben bu mektupta yalnızca rüzgar yönüne değindim; rüzgar şiddetine hiç değinmedim. Ama genellikle poyrazın birçok diğer yönden gelen rüzgardan daha şiddetli olduğunu belirtmeliyim. Boreas (Poyraz) Atina prensesi Oreithyla’ya aşık olur ve Atina kentine yönelen Pers donanmasına -bir fırtına çıkartarak- zarar verir.

Rüzgarların nasıl oluştuğu oldukça karmaşık bir konu. Çok basite indirgeyip İlkokul düzeyine indirirsek. Güneş ışınlarının kara parçalarını denizlerden daha çok ısıttığını, ısınan hava yükselince de denizlerden karaya doğru bir hava akışı oluştuğunu söyleyebiliriz. Yani güneş yoksa rüzgar da yok! Birçok Ege sahil kentinde güneşin denize “battığını” gözleriz.  Çocukluğumda günbatımında yarı saydam turuncu renkli bir “şey” oluşup dalgaları “bastırdığını” düşünürdüm. Kuşkusuz benim çocuk aklımla dikkatimi çeken (tabii günlerce süren fırtınalar dışında) güneş batarken veya geceleri rüzgarın kesilmesi binlerce yıldır gözleniyordu. Antik bilince yansımasını Yunan Mitolojisinde görüyoruz. Yunan Mitolojisindeki dört Rüzgar Tanrısıi Şafak Tanrısı (Eos) ile Gece-Yıldız Titanının (Astraeus) çocukları. Baba gelince egemen oluyor ve çocuklar susuyor. Dilimizdeki ruzgar sözcüğünde de aynı kavramı görüyoruz. Rüzgar, Farsça kökenli; rûz (gündüz) – kâr (içinde). Tıpkı zanaatkar (zanaatın içinde) gibi.

Pruvanız neta (yolunuz açık) olsun. Halikarnas Balıkçısı’nın dediği gibi “aganta burina burinata” (yelkenler açılsın).

25 Nisan 2026 Cumartesi

Korkutucu Matematik

Mart ayını geride bıraktık. 14 Mart (Üçüncü ayın 14’ü, 3.14) önceleri Pi Günü olarak kutlanıyordu. UNESCO’nun kararı ile 2020’den beri de Dünya Matematik Günü (Internatrional Day of Mathematics -IDM) olarak kutlanıyor. Türkiye’deki matematik severler bir şeyler yapmaya çalışıyorlar ama pek yankı bulmuyor. Üstelik tüm Dünyada kutlanan bu günün 2025-2028 dönemi başkanı Boğaziçi Üniversitesinden Prof. Dr. Betül Tanbay. Dünya Matematik Günü ülkemizde pek bilinen ve kutlanan bir gün değil. Zaten “matematik” hiç sevilmeyen, bir konu; okullarda matematik dersi adeta bir “karabasan”. Ben de bugün buna değinmek istiyorum.

Antik Yunancada “mathema” öğrenmek demek. Matematik doğru ve mantıklı düşünmeyi, sistematik biçimde analiz etmeyi, canlandırmayı… öğretir.

Her şey bir yana matematiğin evrensel bir dil oluşturması çok ilginç. Her doğal dilde birçok kavram o dile özgü sözcüklerle (simgelerle) ifade ediliyor. Söz konusu dili bilenler yazılı veya sözlü olarak bu simgeleri kullandığımızda ilgili kavramları anlıyor.

3, 5, +, - gibi matematiksel simgeler ise doğal dillerden bağımsız, gerçekten ulus aşırı simgeler ve ilgili matematiksel işlemi bilen herkes anlıyor. Sosyal veya insani bilimlerde böyle herkesin ortaklaştığı bir dil yok. Onlar doğal dilleri kullanıyor. Sözcüklerin yansıttığı kavramlarda ortaklaşmaları çok zor.  Örneğin “Sınıf”, “Muhafazakârlık”, “Demokrasi” veya “Ademi Merkeziyet” gibi kavramları uzmanlar çok farklı biçimlerde tanımlayıp kullanıyorlar. Bu konu özellikle felsefe ve teoloji alanında birçok yanlış anlaşılmaya ve karışıklığa yol açıyor. Her halde bunu en yakından yaşayan yola bir matematikçi olarak başlayıp felsefeci olan Bertrand Russsel yaşadı!

Yukarıda matematiğin “bilinçte canlandırmayı öğrettiğini” söyledim. Bu ilk bakışta farkına varmadığımız biraz düşününce anladığımız bir olgu. İlkokulda karşılaştığımız basit “dört işlem” problemlerini hatırlayalım: havuz problemleri, dikdörtgen bir bahçenin çevresine ağaç dikmek, farklı şehirlerden yola çıkan trenler veya “Ali’nin 100 lirası var…”, “Ayşe 10 yaşında …” diye başlayan problemler. Hepsi aritmetik işlemlerinden önce havuz, yol, dikdörtgen şekli … gibi bir durumu aklımızda canlandırmaya, yani “hayal kurmaya” dayanıyor.

Geometrinin sistematik yapısına daha önce değinmiştim. Özel bir kanıtlama gerektirmeyen, herkesin onaylayacağı (“bütün parçalarından büyüktür” gibi) temel aksiyomlara ve daha önce kanıtlanan teoremlere dayanarak bir zincir oluşturup daha karmaşık teoremler çözülebiliyor. İskenderiyeli Öklid, 2 bin 400 yıl önce bu sistematik düşünce sistemini kitap halinde sunmuştu.

Soyutlama, bilinçte canlandırma, sistematik yaklaşım, birçok konuda merak ettiğimizi aydınlatabiliyor. Örneğin Didimli Thales MÖ 7. Yüzyılda geometrideki “benzer üçgenler” yardımıyla Mısır piramitlerinin yüksekliğini hesaplayabiliyor. Newton 17. Yüzyılda değişkenlerin çok küçük adımlarla değişmesini hayal ederek (limit, türev, integral gibi kavramları geliştirerek) gezegenlerin yörüngelerinin neden eliptik olduğunu açıklıyor.

Matematiğin sanatla ilişkisi de çok iyi bilinen bir konu. Harmonik seslerin nasıl doğal olarak oluştuğunu, bunun insan kulağına ve beynine uyumlu gelen seslere yol açtığını biliyoruz. Bunun binlerce yıldır bilinen matematiksel bir tabanı var. Benzer biçimde mimaride, resimde … gördüğümüz “altın oranın” da binlerce yıllık bir geçmişi var.

Olaya bir de diğer açıdan bakalım: Pekiyi, matematiğin genel olarak sevilmemesinin nedeni ne olabilir? Ben eğitim sistemimizde yukarıda değinilen boyutlara hiç yer verilmemesi olarak görüyorum. Matematik genelde “zor olduğu için sevilmiyor” demek yanlış. Anlaşılmadığı için zor geliyor ve bu yüzden korkulup sevilmiyor. Daha dört işlemin ilk adımlarında çarpım tablosunu “ezberletiyoruz”. (Tarih derslerinde geniş bir kapsam içine oturtmadan savaşların tarihlerini; coğrafya derslerinde ırmakların adlarını “ezberlettiğimiz” gibi!)

2026 Dünya Matematik Gününün teması “Umut” olarak belirlenmişti. İlk bakışta bunu yadırgayabilir, “ne alakası var” diyebiliriz. Oysa güçlü olanın, hiçbir kural tanımadan zayıfı ezdiği günümüzde, matematik bizi iş birliğine çağırır. Oyun kuramında, karşısındakinin ne yapacağını düşünerek karar verilmesinin, her iki taraf için de en iyi sonuca götüreceği matematiksel olarak kanıtlanabilir. Matematikte doğru ve yanlış çok net ve yalın. Yalanın, abartının egemen olduğu “gerçek ötesi” bir dönemde, matematiğin somut “doğrularına” büyük gereksinim var.

Kısacası matematiğin güzelliklerini yaşamaya çok ihtiyacımız var.

Dünya Matematik Günümüz kutlu olsun.

 

 

 

27 Mart 2026 Cuma

Kötücül Ses

Ben, vicdan ve adalet duygusunun bir “iç ses” niteliğinde insanın içinde var olduğuna inanıyorum. Bu konuyu önceki bir yazımda ele almış, primat akrabalarımızın davranışlarına, Kant’ın fikirlerine değinmiştim. Kuşkusuz bu yalnızca benim inancım değil, Sokrates - Plato çizgisinden bu yana “daimonion” olarak bilinen bir düşünce.

O zaman soru şu: Pekiyi çevremizde neden bu kadar vicdansızlık, vahşet, şiddet, baskı görüyoruz? Neden Gazze’deki, İran’daki saldırılar yaşanıyor? Nasıl oluyor da Nazi Almanya’sının çalışma kamplarında can verenlerin torunları Filistinlilere soykırım uyguluyor?


Hem bu yeni bir şey de değil. Tarih savaşlardaki vahşet örnekleriyle dolu. Roma arenalarında seyirciler, insanların vahşice öldürülmesini istemedi mi? Kolonyalist baskılar altında milletler inlemedi mi? Suçsuz kadınlar cadı diye yakılmadı mı? Ya giyotinlere, idam törenlerine ne demeli?

Bu gibi gözlemler, insanın içinde bir de kötücül “iç ses” olduğunu düşündürüyor. O zaman ikinci soruyu sorabiliriz: Bu “kötücül ses” nereden kaynaklanıyor? Temel olarak kaynakların kişisel çıkarlarımız, dogmalar ve boş inançlar olduğu söylenebilir. Romalılar, kölelerin kendileri gibi insan olduğunu akıllarına bile getirmiyordu! Koloniciler, Hristiyanlığın “doğru”; diğer bütün din ve inançların “yanlış” olduğunu düşünüyordu! Engizisyon mahkemeleri, cadı olduğundan kuşkulandıkları kadınların ellerini – ayaklarını bağlayıp suya atıyor ve “cadı ise kurtulur, değilse nasıl olsa cennete gider” diyordu! Naziler, kendi ırklarının Yahudilerden, Slavlardan, Çingenelerden… üstün olduğuna inanıyordu!

Bir yandan vicdan “doğru olanı yap” derken; bazı dürtü ve çıkarlar “işine geleni yap” diyor. Bu tam olarak bir düalizm değilse de bir içsel çatışma ve ahlaki gerilim yaratıyor. “Tam olarak düalizm değil” dedim; çünkü din/metafizik, melek – şeytan gibi iki ayrı varlık, dolayısıyla tam olarak düalizmi, savunuyor.  Burada aklımıza Hristiyanlıkta ve İslam’da insanların içinden “cin çıkarma” uygulamaları akla geliyor. Oysa insanın çok katmanlı yapısı, tek bir benliğin içindeki çatışma, bu içsel gerilime yol açıyor.

Benim vardığım sonuç şu: Evet, içimizde bizi vicdanlı olmaya çağıran bir ses var; ama onu dinlemek için bir çaba, düşünme, eğitim -en azından- bir sessizlik gerekiyor. Yoksa diğer sesler onu bastırabiliyor ve hiç beklemediğimiz insanlar -ve giderek toplumlar- bu yanıltıcı seslerin etkisi altında kalabiliyor.

11 Kasım 2025 Salı

Alışkanlıklar

İnsan yaşlandıkça daha tutucu oluyor, alışkanlıkları –iyi veya kötü- giderek daha derinleşiyor. Bazı iyi alışkanlıklar kötü alışkanlıklara savaşıyor. Örneğin “her ayın son günlerine sizlere bir mektup yazmak”; “gerekli şeyleri ertelemek” alışkanlığı ile mücadele ediyor. Bu gün bu “alışkanlık” konusuna değinelim.


Kendini geliştirme kitaplarının iyi bir okuyucusu değilim. Ama bir kitap ilgimi çekti: James Clair, “Atomic Habits”, 2018  (Atomik Alışkanlıklar). Kitap 20 Milyon kopya satışa ulaştı ve 3 yıldan uzun bir süre New York Times’ın çok satanlar listesinde en üst sırada yer aldı. J. Clair, kötü alışkanlıklarınızın nedeninin sizin “sisteminiz” olduğunu ve küçük (atomik) adımlar atarak bunları aşabileceğinizi söylüyor: “Amaç, maraton koşmak değil, koşucu olmaktır”. Bence kitap tam bir “kişisel gelişim” kitabı. Benim ilgimi çeken yön ise alışkanlık konusunun bu denli popüler, kötü alışkanlıklardan kurtulma konusunun bu denli güncel olması.

Öncelikle belirteyim: Ben, “yatmadan önce bir şeyler yemek”, “yapmamız gerekenleri ertelemek”, “çabuk vazgeçmek” gibi “küçük” suçlarımıza değinmek istiyorum.  Alışkanlıklarımızın yaşamın akışına uyumsuzluk oluşturduğu, hayatın düzenini bozduğu, kısacası bir bağımlılık haline geldiği durumlar, bir uzmanlık alanına girdiği ve ciddi bir tedavi gerektirdiği için o alana hiç girmiyorum.

Beyinden başlayalım. Tüm bedenimizin enerji gereksiniminin yalaşık % 20’si beynimiz tarafından harcanıyor (Clarke, D. D. & Sokoloff, L., Circulation and Energy Metabolism of the Brain, 1999). Bu nedenle beyin etkinliğinde yapabileceğimiz “tasarruf” çok önemli. Bazı davranışlarımızı alışkanlıklar ile adeta “otomatiğe bağlayıp” düşünmeden yapıyoruz.

Her zaman olduğu gibi, bilim insanları farelerle laboratuvar deneyleri yapıyor  (bu fareler de ne çok çekmiş insanların elinden) (Ann Graybiel, MIT). Temel deney çok basit. “T” şeklinde bir tüp yapılıyor, tüpün bir ucundan ses veriliyor ve bu uca ödül olarak çikolata konuyor. Bir farenin beynine aktiviteyi ölçen bir elektrot bağlanıp tüpe bırakılıyor. Tüpe bırakılan fare önce koklayarak, inceleyerek, beynini yoğun biçimde çalıştırarak ilerliyor ve sesin geldiği tarafta ödülü buluyor. Deney birkaç kez tekrarlanınca fare “öğreniyor”, beyin aktivitesi azalıyor, hemen sesin geldiği tarafa yönelip ödülü yiyor. Değindiğim gibi bu temel deney. Bilim insanları bir deney serisi ile alışkanlıkla beynin hangi bölgesinde aktivitenin azaldığı, alışkanlığın nasıl silindiği, nasıl yeniden hatırlandığı gibi birçok farklı boyutu da incelemişler. Ama bizim amacımız için bu temel yeterli.

Burada 20. yüzyıl Fransız sosyoloğu Pierre Bourdieu’nun habitus kavramına değinebiliriz. Kültür, “bu durumda şöyle davranılır” diyen normlar bütünü ise, habitus bunun “davranışlarımıza yansıması” oluyor. İnsan, birçok zaman bir davranışı “nasıl” yapacağını bilir fakat “niçinini” açıklamakta zorlanır. Marx, toplumsal hayatı çözümlerken ağırlıklı olarak ekonomik ilişkileri ölçüt olarak almıştı; Weber,  sosyal ve siyasal ilişkileri; Bourdieu ise kültürel ve simgesel ilişkileri çözümlemenin içine alıyor. Hatta Bourdieu sınıflar arasında geçişin -Weber’in iddia ettiği gibi- pek de kolay gerçekleşmediğini düşünüyor ve habitusları gereği bireylerin bir üst sınıfa girdiklerinde, hangi kökenden geldiklerini belli ettiklerini, sınıfa adapte olmalarının ancak birkaç kuşak sonra mümkün olduğunu belirtiyor.

Neyse, biz yine küçük kötü alışkanlıklarımıza dönelim. Eğer maceracı yönümüz ağır basmıyorsa farklı bir ortama girmek, yolculuğa çıkmak, bir yabancı ile konuşmak alışkanlıklarımızdan farklı bir çevreye girmemizi gerektirdiği için bizi biraz “geriyor”.

Alışkanlıklarımızın bazıları toplumsal, bazıları ise kişisel. Örneğin yemek zamanları ve türleri, giyim-kuşam, çalışma-tatil gibi bazı toplumsal alışkanlıklarımız var. El sıkma–öpme, trafikte sağdan ilerleme gibi bazı toplumsal alışkanlıklarımızın başlangıçları binlerce yıl geriye uzanıp nedenleri günümüz toplumu için anlamını yitiriyor. Genel olarak yaşamın büyük ölçüde değiştiği (antropoloji diliyle liminalité - eşik, geçiş dönemi) doğum-mezuniyet-düğün-ölüm gibi durumlarda tören ve ritüellere sığınıyoruz. Böyle durumlarda nasıl giyinmemiz, neler söylememiz, nasıl davranmamız gerektiğini bilmek bizi biraz olsun rahatlatıyor.


ABD’li gazeteci ve yazar Duhigg, alışkanlık modelini üç aşamalı olarak kuruyor: tetikleyici, otomatik davranış ve ödül (Charles Duhigg, Power of Habit, 2012). Beyin tetikleyiciyi alınca sanki ödülü almış gibi mutlu oluyor ve dopamin salgılıyor. Oysa gerçek ödül henüz alınmamış! İşte bu noktada gerilim oluşuyor, alışkanlık devreye giriyor, otomatik davranış başlıyor ve ödüle ulaşıyoruz. Değiştirmek istediğimiz bir alışkanlığımız için bu modeli ve aşamaları anlamalıyız. Bazı durumlarda “ödülü” değiştirebilir, örneğin çikolata yerine meyve veya yoğurt yiyebiliriz. Ama birçok durumda “otomatik davranış” aşamasını değiştirmeliyiz. Örneğin “sabah uyandığımız gibi telefona bakma, hatta sosyal medyayı tarama” otomatik davranışı, “mutfağa gidip bir bardak su içmekle”; “gece geç vakte kadar bilgisayar-TV başında olmayı”, “belirli bir saatte yatağa uzanıp kitap okumakla” değiştirmeyi hedeflemeliyiz. Bunun oldukça zor olduğunu biliyorum.

Başta belirttiğim gibi, ben hiç de iyi bir “kendini geliştirme” kitabı okuyucusu değilim. Benim ilgimi çeken yalnızca kendimizden bu kadar memnun olmamamız! Bir kitap okuyarak onlardan kurtulabilir miyiz? Bilmiyorum. Ama çoğumuzun kurtulmak istediğimiz bir şeyler var.

 

26 Eylül 2025 Cuma

Gölgeler

 Sanırım İdealizmin en ünlü alegorisi mağara duvarındaki gölgeler öyküsüdür. (Platon, Devlet, 7nci Kitap, MS. 380) (Bir önceki yazıdaki Yedi Uyurları hatırlayanların “yine mi mağara” dediklerini duyar gibiyim. Ama bu başka mağara). Yalnızca mağara duvarına yansıyan gölgeleri (fenomen) görebilecek biçimde zincirlenmiş insanlar, dışarıda, güneş ışığı altındaki o nesnelerin asıllarını (lümen, Latince lucerne_parlak) göremezler. (Tabii bu giriş, alegorinin yalnızca dekorunu tanıtıyor.  Asıl olay bundan sonra başlıyor, ama bizim amacımız için şimdilik bu kadarı yeterli). İdealizm kısaca, gerçekliğin maddi olmadığını, zihinsel ve ruhsal olduğunu savunan felsefe akımı olarak belirtilebilir. İdealizm, çok geniş kapsamlı bir akım ve bin yıllar boyunca Platon, Hegel veya Berkeley gibi düşünürlerce çok farklı biçimlerde yorumlanıyor.



 Platon’un bu öyküyü anlattığı günlerden beri binlerce yıl insanlık ışığın kaynağını, “hakikati” öğrenmeye çalışmış. Duvarda gölgeleri yansıtan eğitim sistemini, gerçeği öğrenen ve anlatmaya çalışanların neden linç edilmeye çalışıldığını tartışmış. “Benim ışık kaynağım doğru, seninki yanlış” diye savaşmış. Derken 1700’lerde Immanuel Kant gelmiş, madem lümenleri bilemiyoruz, fenomenler üzerinden ilerleyelim demiş. Aydınlanma-Modernite veya Bilimsel Devrim-Teknoloji-Sanayi Devrimi-Bilişim gibi çizgiler bizi bugüne getirmiş. Kısacası Metafizik (fizik ötesi) ile değil, fizik ile uğraşmaya yönelmişiz.

Günümüzde ulaştığımız yerde büyük çevre, iklim, birey, toplum sorunları ile karşılaşıyoruz. Geldiğimiz yeri hiçbirimiz beğenmiyoruz. Bu da doğal olarak “son 700-800 yıldır izlediğimiz çizgi yanlış mıydı?”, “Orta çağ o kadar da karanlık değil miydi?”, “Fizik, Metafizikle desteklenmeli mi?” … benzeri sorulara yol açıyor.

Diğer yandan Aydınlanma-Bilim-Teknoloji çizgisinin bizi ulaştırdığı birçok olumlu şey de var. Örneğin doğayı çok daha iyi biliyoruz. Yaşam süresi uzadı, barınma, ulaşım, iletişim … gibi alanlarda çok olumlu gelişmeler sağladık. Öyle ki artık istesek de geri dönemeyiz! Kim sıcak evinden, otomobilinde, internetten, ilaçlarından-aşılarından vaz geçer? Ayrıca kişisel deneyimimiz, bireylerin zihinlerinden bağımsız bir fiziksel bir dünyanın varlığına işaret ediyor. Çevremizde gördüklerimiz “gerçek”. En basit açıklama genellikle en doğru açıklamadır, gereğinden fazla karışık açıklamalar, “belki de biz gölgeleri görüyoruz” gibi düşünce egzersizleri bizi nereye götürebilir? (Basit açıklamanın genellikle doğru olduğu konusunda daha derine dalmak isteyenler, Occam’ın Tıraş Bıçağı ilkesini_Occam’s Razor Blade Principle inceleyebilir).

Biz yine mağara alegorimize dönelim. Mağara duvarına zincirlenmiş olarak gölgeleri seyretmek, bu dünyada yasaklar ve dogmalarla çevrili olarak yaşamak, ancak öbür dünyada güzel bir yaşama kavuşabilmek, birçok kişiye pek uygun gelmedi. Dini konulara “mistik” yaklaşımlar gelişti. Hıristiyanlık’ta Aziz Augustinus (354–430), İslam’da Muhyiddin İbn Arabî (1165-1240), Yahudilik’te Isaac Luria (1534-1572) anılabilir. Bu din adamları genellikle “ışık kaynaklarına” ulaşmışlar, sevgi ve aşkla bağlanmışlar, hatta onunla bütünleşmişlerdir (Vahdet-i Vücud, Ene’l-Hak). Yani insanlık metafizik alanda da dogmatizmden bazı kaçış alanları oluşturmuş ve ahlak erdem, adalet, vicdan… gibi konularda hiç de yabana atılamayacak düşünceler biriktirmiş.

Belki de fizik ötesi, her zaman günlük yaşamımızda yer alıyor. Eğer bilim dünyasını (bence çok dar olarak) gözlem ve ölçmeye dayandırırsak, ileriye doğru yaptığımız her öngörü ve beklenti “bilimsel” değil. (Burada en belirgin Materyalistlerin, örneğin Marx’ın bile, ileriye dönük söylediklerinin “metafizik” kapsamında olabileceği akla geliyor)  

Ayrıca bilimsel yaklaşımda izlenen doğa olayı ile gözleyen arasında bir mesafe olmalı. Edebiyat, sanat, felsefe gibi konularda ise “içinde kaybolma”, “hemhal olma” gibi bir durum var. Sanırım hepimiz bazen bir müzik eserini dinlerken, bir şiir okurken, bir tiyatro yapıtı veya filimi izlerken bu “içinde kaybolma” durumunu yaşarız.

Ayrıca bilim dünyasının gözlem olanakları geliştikçe, bakış açısını değiştirebildiğini (daha cazip bir söylemle gerektiğinde paradigma değiştirebildiğini) görüyoruz: Aristoteles, Galileo, Newton, Einstein sistemleri bunun kanıtı olarak önümüzde.

Sonuç olarak ben; mühendislik, fizik, matematik eğitimi almış biri olarak materyalist bir değerlendirmenin pek çok alanda geçerli olduğuna; bu bakış açısının hiç ele almadığı veya beni bir yere götürmediği konularda ise metafiziğin yardımıma geldiğini söyleyebilirim. Aradaki çizgi ise tanımlanması zor ve çok subjektif.

Fizik-metafizik karşıtlığı konusuna, felsefenin bu eski ve çok kapsamlı konusuna, katkı yapamayacağımı biliyorum. Ama düşündüklerimi paylaşmak ve sizleri de düşünmeye çağırmak istedim.

 

29 Ağustos 2025 Cuma

Yedi Uyurlar

Yedi Uyurlar öyküsünü bilirsiniz. Hani şu birçok mağara için anlatılan, çeşitli kültürlerle biçimlenen, bir mağarada yüzyıllarca uyuyan gençlerin öyküsü. Samimi inanç, kötü bir güçten saklanma, uyku-ölüm-rüya gizemi, diriliş… birçok kültüre gönderme yapıyor.

Bu efsane hakkında sanırım yazılı Hristiyan kaynakları en eski kaynaklar. (Piskopos Efesli Stephen’in antik Yunanca metni 445, Piskopos Serugh’lu Jacob’un Aramice şiiri 474) Oradan başlayalım.

EFSANENİN HRİSTİYAN KAYNAKLARINDAKİ BİÇİMİ

Hristiyanları kurban eden Roma İmparatoru Decius’un (249-251) askerlerinden kaçan 7 Hıristiyan genç Efes yakınlarında bir mağaraya sığınırlar. Sığındıkları mağarada yorgunluktan uyuya kalırlar. Kendileri birkaç saat uyuduklarını düşünürken 200 yıl uyurlar. Bu arada Roma İmparatorluğunda büyük değişiklikler olmuş. Önce Milano fermanı (Edictum Mediolanense) ile 313 yılında Hıristiyanlık serbest bırakılmış, ardından İmparator Theodosius zamanında Selanik Fermanı (Edictum Thessaloniki) ile 380 yılında Hıristiyanlık İmparatorluğun resmi dini olmuş!


Bilindiği gibi “Hz. İsa’nın dirilişi” konusu Hristiyanlığın temel tartışma alanlarından biridir. Bizans’ın Ortodoks Hıristiyanlarınca “heretik” sayılan Origenism yanlıları “yeniden doğuş” kavramını daha ruhsal ve alegorik biçimde yorumlamaya çalışmış. Peygamber bile olmayan, yalnızca samimi inançlı Hıristiyanların iki yüzyıl uyuduktan sonra hep birlikte, üstelik giysileri, paraları ile uyanmaları öyküsü Bizans’ın Ortodoks Hıristiyanlarına çok uygun gelmiş ve hemen Efes’teki mağaranın üzerine bir Bazilika inşa edilip hacıların hizmetine sunulmuş.

EFSANENİN İSLAM KAYNAKLARINDAKİ BİÇİMİ

Bu efsane temel İslam kaynaklarında, öncelikle de Kuran-ı Kerim’in Kehf (mağara) Suresinde yer alıyor. İslam coğrafyasında Tarsus, Afşin, Lice, Amman… gibi birçok mağara bu efsane ile ün kazanmış. Ashab al-Kehf (mağara arkadaşları) öyküsü ana hatları ile aynı öykü, ama bence vurgulardaki farklılıklar çok ilginç. Öncelikle Hıristiyanlıkta adları bile belli olan 7 gencin  bedensel yeniden doğuşu, bir tarihsel gerçeklik olarak sunulurken; İslam yorumunda hiç de tarihsel bir gerçeklik olmayan, sayıları bile “ancak Allah tarafından bilinebilen”, imanın önemini ve Allah’ın gücünü anlatan bir efsaneye dönüştüğünü görüyoruz.

İslam kaynaklarında gençlere bir de köpek ekleniyor. Hem de gençlerin sayısını ve adlarını bilemezken köpeğin adını biliyoruz: Kıtmir. Gençler putperestlerden saklanacak bir yer ararken Kıtmir onlara katılmak ister, dile gelir ve “Ben de hak dinine iman ettim. Evet, ben sizin cinsinizden değilim, ama siz de Allah’ın cinsinden değilsiniz” der. Tabii çok güzel bir hayvan sevgisi görüyoruz. Ama diğer yandan da çok derin (benim hiç girmek istemediğim kadar derin) bir teolojik tartışmaya yol açılıyor: “acaba inanç-din cins-tür ile sınırlı olmalı mı?”

ORTA ÇAĞ SONRASI

Semavi dinlerin yayılması ile bu öykünün de yayıldığını ve farklı folklorik özellikler kazandığını görüyoruz. Örneğin Almanya’da (muhtemelen doğa gözlemlerine dayanan pagan dönemden kalma) meteorolojik folklor ile birleşmiş, 27 Haziran 7 Uyurlar Günü olarak kutlanıyor ve o gün hava nasılsa 7 hafta boyunca o durumun süreceğine inanılıyor. (“Das Wetter am Siebenschläfertag, sieben Wochen bleiben mag”). Yağışlı bir 27 Haziran, yağışlı yaza; güneşli bir 27 Haziran, güneşli yaza işaret ediyor. (Dikkat ederseniz öyküyle 7 sayısından başka hiçbir ortaklık yok).

Kelt mitolojisinde bir mağara veya adada uyuyan Kral Arthur veya İrlanda kahramanı Fionn Mac Cumhaill’in uygun vakit gelince uyanıp ülkeyi kurtaracağı yer alıyor. Örnekler çoğaltılabilir ve çok daha yakın tarihlere getirilebilir. Örneğin Washington Irving’in Rip Van Winkle uyarlamasını (1819) anabiliriz.

Kardeşlerim benim ilgimi çeken, baskı, inanç, uyku, diriliş gibi çok temel motiflerden yola çıkan bu basit öykünün, farklı inanç sistemlerinde ve kültürlerde değişik biçimler alarak binlerce yıl yaşaması. Hep farklılıklarımızı vurguluyoruz, yoksa o kadar da farklı değil miyiz?

 

27 Temmuz 2025 Pazar

Koltukta Oturarak Bir Balkan Turu

 Sıcaklar arttı, bir çoğunuz tatil yerlerine, belki de başka ülkelere gittiniz. Ben de bu sıcak günlerde birkaç Balkan ülkesinin, milletinin ve dillinin adları hakkında duyduklarımı, bildiklerimi paylaşayım dedim.

Önce kendi ülkemizden başlayayım: Türkiye. Sanırım “Türk” veya fonetik olarak ona benzer sözcükler ilk olarak Çin yazılı kaynaklarında yer alıyor (Zhou Shu, 6. Yüzyıl). 12. yüzyılın sonlarına doğru, özellikle Haçlı Seferleri sonrası Küçük Asya’yı gösteren Avrupa haritalarında "Turkye", "Turkey" ,"Turquia" gibi sözcüklerle karşılaşılıyor.

Bu arada Türkiye – Turkey kullanımı konusunda gösterilen hassasiyet ve alınganlığı da pek anlamadığımı belirteyim. Bence bu bir dil konusu. Ülkemizin adı Türkçe’de Türkiye, İngilizce’de Turkey, Fransızca’da La Tuquie, Almanca’da Dei Türkei, İtalyanca’da  Turchia…Pek çok ülke (Almanya, Germany, Deutschland) ve şehirde (Lahey, The Hauge, Den Haag) bu farklılıklar görülüyor. Dillerin ses özellikleri ve alfabeleri farklı olduğuna göre bu çok da normal. Turkey’in “hindi” ile karıştırılabileceğini düşünmek ise bence çocukça bir alınganlık.

Komşumuz Yunanlar’ın nasıl anılacağı konusunda rivayet muhtelif: Grek, Hellen, Yunan, Rum adlandırmaları var. Kendilerine Hellen, ülkelerine Hellas – hatta bizdeki Trakyalılar gibi baştaki h’yi yutarak Elen – diyorlar. Pers’ler Küçük Asya’da İon kabilesi ile savaşmış ve bu İon - Yunan sözcüğü Çin’e kadar bütün Asya’ya yayılmış. “Grekoi” Helence konuşan ve Güney İtalya’ya yerleşen bir kavim, bu nedenle Batılılar Yunanlılar için “Grek” ve türevlerini kullanıyor. Bu arada Truva efsanesindeki “dünyanın en güzel kadını Helene” ile mitolojiye göre Zeus ve Pyrha’nın oğlu olan Yunanlıların atasal figürü “Hellen”in farklı olduğunu belirteyim.

Rum ise Romalı demek. Biz tarih derslerinde Doğu Romalı diye vurguluyoruz -ve Rönesans’tan başlayarak birçok tarihçi Bizans diyor- ama o dönemdeki anlayış “Roma kenti işgal edildi, artık Konstantinapol başkent oldu, Imperium Romana devam ediyor” çizgisinde. Örneğin İznik’te yaşayanlar kendilerine Romalı diyor, Bizanslı sözcüğünü ise bir devletin yurttaşı değil, Konstantinapol kentinde yaşayan biri anlamında kullanıyor. (II. Mehmet’in İstanbul’un fethi sonrasında kendisinin ve ardından gelen bir dizi Padişahın Roma Kayseri (Sezar) unvanını kullanmasının nedeni de bu). Araplar da Anadolu ve Balkanlara egemen olan bu krallığa “Memalik-i Rum” diyorlardı. Bu anlamda Rum – Romalı kimliğinin çok geniş olduğu ve Slavca, Arnavutça, Türkçe (Karamanlılar gibi), Farsça (Mevlâna gibi) Arapça konuşulan birçok bölgeyi kapsadığı belirtilmeli. Bir başka alınganlığımıza da değineyim: Tarih kitaplarımızda Anadolu Selçuklu Devleti, hatta Türkiye Selçuklu Devleti olarak yer alan devlet, o günlerde Rum Selçuklu Devleti diye anılırdı.

Günümüz Yunanistan’ında konuşulan dil de binlerce yıl önce konuşulan antik Yunanca’dan oldukça farklı. 19. Yüzyıl başlarında Batı Anadolu’daki Rum köylüleri ile antik Yunanca konuşmaya çalışan, mitolojiden söz etmeğe çalışan romantik Avrupalıların uğradığı hayal kırıklığı çeşitli anekdotlarda yer alıyor.

Diğer Batı komşumuz Bulgaristan’ın adının kaynağı çok açık. Orta Asya – Türk – Moğol kaynaklı bir kavim (Bulgar), önce Hazar Denizinin Kuzeyi, sonra Volga kıyılarına, ardından Balkanlara geliyor. Özellikle yönetici sınıfı bir süre Orta Asya kimliğini koruyor. Ama zamanla yerel halk olan Slavlarla bütünleşiyor, Hristiyanlığın Ortodoks mezhebini benimsiyor, Kiril alfabesi kullanıyor…

Romanya etnik geçmişi çok ilginç olan bir ülke. Günümüzde Romence kelimelerin %70 den fazlası İtalyanca ile aynı. Bunu anlamak kolay, çünkü Romalılar Barbar akınlarına karşı koymaları için Latin kökenli bir nüfusu Tuna boyuna yerleştiriyor. Ama ilginç olan konu Romalıların bunu birçok yerde yapmaları, ama burada yerli Daçyalı (Daki) toplumu ile bütünleşip Latin etkisinin bu ülkede binlerce yıl yaşaması. Osmanlı, günümüz Romanya’sında yaşayanlara Ulah diyor ve Eflak, Boğdan, Erdel gibi Orta çağ Prenslikleri vasal prenslikler (client state) “beylik” olarak Osmanlı egemenliğini tanıyor. Romantizm ve Milliyetçilik akımlarının etkisiyle ve Ulah aydınlarının öncülüğünde günümüz Romanya’sı oluşuyor.

Bildiğiniz gibi Yugoslavya, 90’ların başında Slovenya, Hırvatistan, Bosna-Hersek, Sırbistan, Karadağ, Makedonya’ya bölündü. Daha sonra da Kosova Sırbistan’dan bağımsızlığını ilan etti. Bu süreçlerin çok sancılı ve kanlı olduğunu hatırlıyoruz, ama bu, konumuzun dışında.

Makedonya, adı tartışmalı ülkelerden biri. Devletin resmi adı “Makedonya Cumhuriyeti”. Buna karşılık Yunanistan, günümüz Yunanistan Devletinin “Makedonya” adında yerel bir bölgesi olduğunu ve “Makedonya” adının bir devlet adı olarak kullanılmasının antik Makedon Krallığının (Selanik kentini bile kapsayan, Büyük İskender’in fetihleriyle Hindistan’a dek uzanan) geniş topraklarını çağrıştırdığını belirterek Makedonya’nın Avrupa Birliğine üyeliğini yıllarca engelledi. Sonunda, ülkenin uluslararası platformlarda “Kuzey Makedonya” olarak anılmasıyla çözüm bulundu. Aslında Yunanlılar ile Makedonlar arasındaki anlaşmazlık çok eskilere uzanıyor. Antik çağda Makedonlar ya Yunanca dışında bir dil ya da çok kaba bir Yunanca konuşuyor ve Yunan kaynakları (konuşmaları anlaşılmaya her topluluğa denildiği gibi) Makedonlara “barbar” diyor. Günümüz Makedoncası ise Bulgaristan’da konuşulana oldukça yakın bir Slav dili.

Arnavutluk adını kullanan da, sanırım, tek biziz. Bu kelime Arapça kökenli olduğu halde Araplar bile Batı kaynaklı sözcüğü kullanarak “Albaniyâ” diyorlar. Latince’de “alba”, “beyaz” anlamına geliyor ve dorukları hep karlı dağlarla kaplı ülke için güzel bir isim. Kendilerine “Shqiptar”, dillerine de "shqiponje" diyorlar. Shqiponje, “kartal” anlamına da geliyor ve ülkenin bayrağında çift başlı kartal ile simgeleniyor. Kartal da yükseklerde uçan bir kuş olarak bu ülkeye çok uygun. Arnavutça Hint-Avrupa dil ailesinden, ama günümüzün hiçbir Avrupa diline benzemeyen çok zor bir dil. Ayrıca uzun yıllar Osmanlı ile yaşamış, Slav ülkeleri ile çevrili bu ülkenin dilinde çok az yabancı kelime olması da çok ilginç. (Burada tarih merakımı bastıramıyorum ve Arnavutluk ile Mısır arasındaki beklenmeyen ilişki aklıma geliyor. Ailenin en ünlü kişisi Mehmet Ali Paşa – o zamanki- Makedonya’nın Kavala kentinde doğduğu için tarihe “Kavalalılar” olarak ünlenen ailenin kökeni Arnavut. Ailenin Arnavutlarla ilişkisi yıllarca sürüyor. Öyle ki Kavalalı ailesinden Ahmet Fuad Paşa, İngiliz yönetiminin ardından, Mısır Kralı I. Fuad (1922-1936) olarak tahta çıkmasından önce Arnavutluk Kralı olmak istemiş!)

Osmanlının, Slavlara dayanarak, günümüz Avusturya’sına Nemçe, Viyana’sına Beç dediğini hatırlayalım.  “Nemçe” veya “nemec” Slavcada “dilsiz” veya “dili anlaşılamayan” anlamına geliyor. Antik Yunandaki “barbar” veya Arapların “berberi” nitelemesinde de aynı anlayışı görüyoruz: Herkes kendi dilini, “dil” olarak niteliyor ve bilmediği bir dilde konuşanları “dilsiz” diyerek ötekileştiriyor. Dil konusunda ilginç bir not da “Slav” sözcüğü ile günümüz İngilizce’sindeki “slave-köle” veya Fransızca’sındaki “esclave” benzerliği. Uzmanlar Arapların ve Doğu Romalıların orta çağda, bazı Balkan ve Doğu Avrupa halklarını köle olarak çalıştırmasını kaynak gösteriyor. Kökü Latince’de sclavus kelimesine uzanıyor ve hiç de hakaret içermiyor.

Slavlardan söz ederken bu etnisitenin Rusya, Ukrayna, Polonya, Bulgaristan, Slovenya gibi birbirinden çok uzak ülkelere, farklı kültürlere uzandığını, din ve mezhep ayrılıklarının çok önemli olduğunu vurgulamalıyız. Müslümanlara Boşnak deniyor; Hırvatça ve Slavca hemen hemen aynı dil, ama Ortodoks Slavlar Kiril alfabesi, Katolikler (örneğin Hırvatlar) Latin alfabesi kullanıyor.

Bosna-Hersek adındaki Bosna bu adı taşıyan ırmaktan kaynaklanıyor, Hersek Almanca (hertzog-dük) bir sözcük. 1878 yenilgisi ardından bu bölge Osmanlının “müstakil” bir Sancağı statüsüne geçmiş, polis gibi bazı hizmetler ise Avusturya-Macaristan İmparatorluğuna bağlanmış ve onlar da bir “dük” atamış. İşte Hersek adı buradan geliyor. (Bölge 1908’de tümüyle Avusturya-Macaristan egemenliğine geçmiş).

Benim özellikle ilgimi çeken üç nokta var:

·        Bir kavmin yerleştiği topraklar, kavim azınlık olsa veya kültürel olarak eriyip çok değişse de, o kavmin adını taşıyabiliyor. Örneğin MÖ. 6. Yüzyılın Thracian Kabilesi nerede? Ama bizim hala bir “Trakya” bölgemiz var; MS. 6. Yüzyılın Bulgar’ları nerede? Ama hala “Bulgaristan” var.

·        Adlandırmada politikanın etkisi büyük. Günümüzde kullandığımız Ülke / Millet adlarında, 18. – 19. Yüzyıldaki Romantizm ve Milliyetçilik akımlarının etkisiyle Orta Çağı unutup, antik dönemdeki Latin kültürüne dönüş isteği oldukça belirgin. Örneğin Osmanlı döneminde Trablusgarp olarak bilinen topraklar, Libya; Vilayet-ül Şam olarak bilinen topraklar, Suriye adıyla anılmaya başlanıyor. Benzer politik adlandırmalar daha önce de görülmüş: Roma İmparatorluğunun Hıristiyanlığı benimsemesinden sonra, Yahudi isyanlarından bıkan İmparator Hadrian MS. 2. Yüzyılda “Judea” olarak bilinen bölgenin adını “Syria Palestine” olarak değiştirmiş.

·        Bir diğer politik etki de -özellikle eski Yugoslavya’nın parçalanmasında gördüğümüz gibi- etnik ve din/mezhep farklılıklarının uzun süre uyuduktan sonra 20. Yüzyılda bile çok etkin olması. (Burada laikliğin önemini, Atatürk’ün vizyonunu hatırlıyoruz. Bu mektupta Balkanlarda dolaştık. Bir de Yurdumuzun Güneyine ve Doğusuna doğru gitseydik laikliğin önemini nasıl görürdük kim bilir!)



28 Haziran 2025 Cumartesi

KÜLTÜR VE POLİNEZYA

 Kültür gibi, somut bir nesneye işaret etmeyen kavramları tanımlamakta zorluk çekiyoruz. Bazen “kültür unutulanlardan hatırlananlardır” gibi aforizmalara sığınıyoruz. Bazen de akarsu havzası gibi bir coğrafya teriminden ödünç alıp “kültür havzası” gibi benzetmeler yapıyoruz.

 

Geçenlerde Dünya Etnografya Müzesini gezdim (Leiden, Hollanda). Keşifler çağı ve sonrasında 16. -18. Yüzyıllarda Batılı (özellikle Hollandalı) denizcilerin ulaştıkları topraklardan, eski sömürgelerden gelen çeşitli eşyalar çok ilginçti. Hollandalı denizci Jacob Roggeven 1722’de Pasifik Okyanusunun Güneyinde, Doğu Polinezya bölgesinde varlığına inanılan mistik Güney kıtasını, Terra Australis Incognita’yı, arıyormuş. 5 Nisan günü, Hristiyanların Paskalya (Easter) bayramında, bir adalar grubuna ulaşmış ve Paasch-Eyland (Hollanda’ca Easter Adaları) adını vermiş. Rapa Nui adası da bu grupta. Rapa Nui’de 2000 yıl önce 20 metre boyunda uzun kafalı, kısa bacaklı dev insan heykelleri (Moai) dikilmiş. Bu heykelleri hatırlıyorsunuz. “Taşları nereden buldular, nasıl taşıdılar?” diye magazin soruları sorulduğunu biliriz. Neyse ki arkeologlar bunları cevaplıyor. Yüzlerce heykel atalarının ruhlarını simgeleyerek köylerine bakarken, yedi tanesi bir gün Batıdan, Pasifik Okyanusundan gelecek Krallarını bekliyormuş. (Demek ki Avrupalılar ışık Doğudan gelir – Ex oriente lux derken, Okyanusyalılar ümitle Batıya bakıyormuş.) Oysa Batıdan sömürgeciler gelmiş!  (Hollandalı denizciler adanın kıyısında dizilmiş heykelleri görünce ne kadar şaşırmışlardır, kim bilir?) Bu da bize umudun ne Doğu’da ne de Batı’da olmadığını, kendimizde olduğunu hatırlatıyor.

Yukarıda “atalarının ruhu” dedim. Ruh yine soyut ve zor tanımlanan bir kavram. Beden somut bir şey olduğu için, tüm sağlık bilimleri bu konuda çalışabiliyor, teknoloji çeşitli görüntüleme sistemleri ve aşılar geliştirebiliyor. Buna karşılık Hristiyan dünyasında sprit / soul (la liverde / l’âme), bizde ruh / can terimlerinin farkı ve içerikleri tartışılıyor. (Sanırım bu konu ayrı bir yazıda ele alınmalı. Burada oldukça kapsamlı bir tartışıma olduğuna değinip geçeyim).  İnsanın kendinde ve çevresinde olup biteni gözlemeğe başladığından beri ölümün ve sonrasının ne olduğunu merak ettiğini biliyoruz. Bence Okyanusyalıların (ve pek çok Şamanist inancın) bulduğu “ataların ruhu” kavramı belki biraz “ilkel” ama iyi ve sade bir çözüm: ölünce beden çürüyor, ama ruh yaşıyor. Hem de bizim adada ve köyde! (Sırat köprüsü yok, cennet / cehennem yok). Atalarımız bize yardım edip yol gösterebiliyor. Ama hep bizi gözledikleri için de yanlış yapmamalı ve düzeni sürdürmeliyiz (cami, imam, Cuma hutbesi / kilise, rahip, Pazar ayini yok. Olsa olsa gerektiğinde Şamana sorulabilir). Böylece hem ölüm sonrası korkutucu olmaktan çıkıyor; hem de kabilede kararlı bir düzen sağlanıyor.

Ne yazık ki Rapa Nui halkının geleceği hiç de iyi olmamış, kolonyalizm onları da etkilemiş, köle olarak satılmışlar, adaları bir hayvan çiftliği yapılmış, köylerinin çevresi dikenli tellerle çevrilmiş, Hristiyan misyonerler kültürlerini silmeğe çalışmış ve 1700’lerde birkaç bin kişi olan nüfusları kısa sürede yüze düşmüş. Son yıllarda ada halkının hakları ve yaşam koşulları konusunda gelişme sağlandıysa da Polinezyalıların eserleri artık etnografya müzelerinde.

Şamanizm deyince, yıllar önce de New York’ta Amerikan Doğa Tarihi Müzesinde gördüklerim aklıma geldi. Orada Amerikan yerlilerinin kilimlerinde, elbiselerinde, ayakkabılarındaki motiflerin, Anadolu kilimlerinde gördüğümüz yıldız, çarkıfelek, göz, su yolu, el gibi motiflere ne kadar benzediğine şaşırmıştım. (Amerikan yerlilerinin Orta Asya kökenli olduğu, motiflerin ortak Şaman inançlarını yansıttığı veya bu tür benzerliklerin tümüyle rastlantısal olduğu tartışması beni çok aşıyor. Ben yalnızca hayranlıkla seyrediyorum.)

Hepimiz yıldızlı gökyüzüne baktığımızda Dünyamızın ne kadar sıradan, bizlerin büyük evren içinde ne kadar küçük olduğumuzu bir kez daha anlarız. Ben de tarih okuyunca veya çok uzak ülkelerdeki kültürlerdeki benzerlikleri / farklılıkları izledikçe yeryüzünde de aynı küçüklük duygusunu yaşıyorum: Ne kadar küçük, kısıtlı ve önemsiz olduğumu bir kez daha anlıyorum.

27 Mayıs 2025 Salı

POST HÜMANİZM

 Bu ay “post hümanizm” konusuna değinmek istiyorum.

Önce şu “post” önekini ele alalım. “Post modernizm”, “post truth” gibi örneklerde görüldüğü gibi bu “post” giderek yaygınlaşıyor.  Ben birçok durumda bunu zamansal bir sonralıktan çok bir iyi yönlerini koruyarak ve kazanımlarını aşma, ötesine geçme, anlamında değerlendiriyorum. Aslında Johann Gottlieb Fichte tarafından formüle edilmiş olsa da Hegel’e atfedilen diyalektik tez-anti tez-sentez aşamalarındaki “sentez” anlamında. Aksi durumda örneğin modernizmin bütün kazanımlarını görmezden geleceğiz, ki bu hiç istemediğim bir şey.

Neyse bu konuyu derinlemesine incelemeyi bir kenara bırakalım ve “hümanizme” geçelim. Bildiğiniz gibi Avrupa düşüncesinde yüzyılarca süren Hristiyan dogmasının insanı arka plana atan, hatta zaman zaman yok sayan döneminin ardından rönesans ile “Hümanizm” ışığı parlamıştı.


Hümanizm, insanı ve onun potansiyelini, bireyin değer ve onurunu, akılcı ve bilimsel düşünüşü, Antik Yunan - Latin düşünce ve sanatını yüceltmişti.

Yaşadığımız dönemde ise bu düşünce çizgisinin aşırıya götürülmesinin bazı sakıncalarını görüyoruz ve Post hümanizm gündeme geliyor. Kısaca ifade edersek Post hümanizmin, insana bir çeki düzen verme, onu tahttan indirme, haddini bildirme çabası olduğunu söyleyebiliriz.

Post hümanizm, ilk olarak edebiyat, sinema, tiyatro, güzel sanatlar gibi alanlarda, üniversitelerin beşeri bilimler (humanities) bölümlerinde görülüyor. Hümanizmin de en güçlü biçimde heykel, resim, şiir (Michelangelo, Leonardo da Vinci, Francesco Petrarca) gibi alanlarda kendini ifade ettiği düşünülünce bu hiç de garip değil. Ardından Post hümanizm, felsefe alanına taşıyor. Doğa bilimlerinden, özellikle biyolojiden, çevre bilimlerinden, iklim sorunundan çok etkileniyor.

Her şey bir yana Hümanizmin insan merkezli yaklaşımı, insanın diğer yaşam biçimlerinden üstün, biricik  ve doğadaki tek “zeki” yaratık olarak görülmesine yol açtı. İnsan, aslında doğanın kapsamı içinde bir varlık iken doğaya egemen olan -veya olmak isteyen bir varlık oldu. Çevre ve iklim sorunlarına neden oldu. Öyle ki, yaşadığımız jeolojik çağ artık Anthropocene (insan çağı) olarak niteleniyor (“The Future of Nature -Documents of Global Change”, Yale University Press, Paul Crutzen ve Eugene Stormer, 2000).


Hatta “insanlar” arasında bile bazıları öne çıkarıldı. Rönesans heykel ve tablolarda güzel/yakışıklı insanlar vardı. Daha sonra da sinema filmlerinde, televizyon dizilerinde, reklamlarda izlediğimiz genç, çok güzel/yakışıklı, iyi eğitim almış beyaz ırktan, “Batılı”, sağlıklı insanlar, -zaman içinde moda ile biçim değiştirse de- “ideal insan” modelleri oluşturdu. Böylece kendi anlayışımıza göre yeterince güzel/yakışıklı olmayan insanlar, -en azından- toplum dışına itildi. Bu türcü ve ırkçı bir bakış açısına yol açtı.

Konuyu felsefe açısından ele alırsak Hümanizm, insan söylemine çok önem verildiği için epistemolojinin (bilgi-felsefesinin) vurgulanmasına yöneldi ve felsefenin diğer dalını, ontolojiyi (varlık felsefesini) ikinci plana itti. Post hümanizm, bu yaklaşıma da karşı çıkarak ozon deliğinin, doğa katliamının, sera etkisin, biyolojik çeşitliliğin azalmasının bilimsel gerçekler olduğunu vurguluyor.

Günümüzde bir dizi etik soru ile karşı karşıyayız. Örneğin:

    • Çocuk – kadın - yaşlı – engelli… hakları nasıl korunabilir?
    • Çevre – iklim adaleti nasıl sağlanabilir?
    • Doğa/canlı hakları ile ilgili bir hukuk sistemi kurulabilir mi?
    • Hayvanlar üzerinde tıp deneylerini nasıl yapmalıyız?
    • Diş dolgusu – implant – protez bacak - yapay kalp – beyinde çip… hibritleşen bu insan figürü nereye kadar gidebilir?
    • İnsan genetik olarak geliştirilince ne olacak?
    • Robotların, yapay zekalı makinelerin hakları olmalı mı?
    • Yeryüzünü bir çöp gezegen olarak terk edip başka bir gezegenlere gidelim mi?

Ve daha bir sürü soru …

Kısacası Post hümanizm, bizi biyoloji, teknoloji, doğa ve makinelerin birbirine karıştığı bir dünyada insan olmanın ne anlama geldiğini yeniden düşünmeye davet ediyor.

 

 

31 Mart 2025 Pazartesi

Mitolojiden Demokrasiye

 Bu günlerde krizler yaşamımızı ve düşüncelerimizi alt-üst ediyor. Gerek yurdumuzda gerekse uluslararası boyuttaki kaygı verici birçok gelişme bizi “demokrasi” kavramı üzerinde yeniden düşünmeye itiyor. Ama madem “mitolojiden demokrasiye” dedik, mitolojiden başlayalım.

Antik Yunan Mitolojisinde yer alan öyküde kayalık sahili olan bir ada varmış. Denizciler bu adanın yanından geçerken siren adlı deniz kızlarının söylediği çok güzel şarkılarla büyülenip gemilerinin kontrolunu kaybeder ve kayalara çarpıp boğulurlarmış. Bu adaya yaklaşan Odysseus bu güzel şarkıları dinlemek, ama gemisinin kayalarda batmasını önlemek için adamlarına kendisini gemi direğine sıkıca bağlamaları ve başka herkesin de kulaklarını tıkamaları talimatını vermiş.

İşte Kardeşlerim, burada demokrasiye geliyoruz, demokrasinin çalışması için yürütme erkinin yasa, kural ve kurumlarla sıkıca denetlendiği (direğe bağlandığı) bir sistem kurulması gerekiyor. Aksi durumda yönetici(ler) yönetimin sağladığı büyük olanakların sesine uyup gemiyi kayalara sürebiliyor.

Sanırım demokrasi, kolay tanımlanamayan, kökleri antik çağlara kadar uzanan, çok farklı biçimlerde uygulanan ve bir kavram olarak içselleştirilmesi gereken bir konu.  Belki de neyin demokrasi olmadığını düşünmek daha kolay. Monarşi, aristokrasi, otokrasi, totaliterlik, despotizm, diktatörlük, oligarşi, plütokrasi, popülizm … gibi kavramların da sınırlarını çizilmesi zor, ama daha da önemlisi demokrasiden bu yönlere sapma olunca, bu sapma açıkça görülebiliyor

Demokrasi kavramı insan hakları, düşünce – ifade - gösteri özgürlüğü, hukukun üstünlüğü gibi kavramlarla genişletilebilir ama özünde halk egemenliğine dayanıyor. (Halkın, halk tarafından, halk için yönetimi -  Government of the people, by the people, for the people, Abraham Lincoln, Gettysburg 1863).

Kökleri Platon ve Aristoteles’e kadar uzanan ve John Locke tarafından 17. Yüzyılda geliştirilen “Erklerin Ayrılığı Doktrini” kapsamında Montesquieu’nün, hükümet kurumlarında yasama, yürütme ve yargı erklerini tanımladığını ve bu erklerin ayrılığını savunduğunu biliriz (Yasaların Ruhu – De l’esprit des lois, 1748).

Siyaset Bilimcileri halka karşı sorumlu ve hesap veren bir yönetim sisteminin kurulması için yürütme erkinin sorumluluğunu düşey ve yatay olarak gruplandırıyorlar. Düşey sorumluluk, yasal olarak temsil ettikleri halka karşı tanımlanıyor ve özgür ve dürüst seçimler, referandumlar, plebisitler ile sağlanıyor. Ayrıca kamuoyu araştırmaları ve anketler de geri besleme sağlıyor. Bu düşey ilişkide halkın karar alma süreçlerine katılımının sağlanması, kamunun çok kademeli bir yapı içinde örgütlenmesinin gerekliliği ve ilişkinin yönünün aşağıdan yukarıya doğru olmasının önemi vurgulanıyor. İlişkinin yönü konusunda ilginç bir örnek Antik Yunan uygarlığı döneminde yaşanmış. Platon çok yetkin bir felsefeci olarak ünlenmesi üzerine Sicilya’nın Syracusa halkı Platon’u “Filozof Kral” olarak kenti yönetmeğe çağırmış. Platon Syracusa’ya gidip kendi düşündüğü ve iyi olduğuna inandığı bir yönetim sistemi kurmuş. Kurduğu sistemi pek bilmiyoruz, ama kent halkının ne istediğine hiç önem vermemesi büyük bir huzursuzluğa, hatta ayaklanmalara yol açmış ve Platon, bir yıl içinde Syracusa’dan kaçıp canını kurtarmış. Günümüze dönersek, Avrupa Birliği kuralları kapsamında anılan kademeli idari sistem ve yerel yönetim koşulunun düşünsel temelinin bu düşey ilişkide olduğunu söyleyebiliriz.

Yürütme erkinin yatay sorumluluk ilişkisinde ise yargı, yasama, siyasal muhalefet, basın – yayın organları, yolsuzluğu önleme – mali denetim kurumları, sivil toplum kuruluşları, merkez bankaları, sendikalar, odalar, üniversiteler, … diye uzayıp giden uzun bir liste var.

Çağımızda bu konuda gözlenen gelişmeleri çok kaygı verici buluyorum. Daha önce demokrasi karşıtı olduklarını açıkça belirten otoriter liderler vardı. 21. Yüzyılda ise popülist liderler demokrasiden yana olduklarını ısrarla belirtiyor, ama yürütme erkini ele geçirdikten sonra, yukarıda değinilen düşey ve yatay sorumluluk ilişkilerini birer birer yok ederek sistemi çalışamaz duruma getirip giderek otoriter – totaliter bir yönetime yöneliyorlar. Otokratların sokaklarda tanklarını yürüttüğü darbeler geçmişte kaldı. Artık darbeler adalet, güvenlik, muhalefet veya medya gibi erkleri yöneterek ve “özgürlük”, “milli irade” gibi kavramları kullanarak yapılıyor. Bu durum da daha dikkatli olmamızı gerektiriyor.

Dilerim ki halkımız Odysseus gibi kendinin direğe bağlanmasını isteyen bir yürütme erkini seçer ve bizler de çağdaş yönetime doğru ilerleyen bir ülkede yaşarız.

 

 

 

28 Şubat 2025 Cuma

Liberalizm Üzerine

Bugün sizlerle “liberalizm” üzerine bazı kuşkularımı paylaşmak istiyorum. Liberalizm, zaman içinde “neoliberalizm” veya “libertanizm” gibi kalıplara bürünse de temel ilkeleri açısından güncelliğini koruyor. Hem ABD hem Avrupa’da geniş halk kitlelerinin huzursuzluğunun arttığı, kurulu düzene karşı olan politik eğilimlerin güçlenip yeni bir siyasi düzene yönelindiği günümüzde, bu konuyu bir kez daha düşünmek gerekiyor.

Orta çağdan beri Avrupa’da kralların, derebeylerinin, kilisenin baskısına karşı “insanı” öne çıkaran eğilimler gelişiyordu. Ama klasik anlamda liberalizmin 17 ve 18. Yüzyılda tanımlandığı söylenebilir. John Locke konuyu daha çok toplumsal ve düşünsel açıdan ele almıştı (Yönetim Üzerine İki Tez - Two Trearatises of Government, 1689). 18. Yüzyılda Vincent de Gournay tarafından dillendirilen “laissez faire, laissez passer” (bırakın yapsınlar, bırakın geçsinler) sloganı yayıldı. Adam Smith, ekonomik yönü vurguladı ve “invisible hand” (görünmez el)in (serbest pazarın) bir denge oluşturup yanlış giden bir şey varsa düzelteceğini savundu (Milletlerin Zenginliği – Wealth of Nations, 1776). Bu görüşler özellikle İngiltere’de ve ABD’nin kuruluşunda benimsendi.

19. Yüzyılda kapitalizmin vahşi biçimde uygulandığını, kapital sahibi güçlü bireylerin, toplumun işçi – kadın – çocuk gibi zayıf kesimlerinin emeğini sömürdüğünü ve marksizmin yeşerdiğini görüyoruz.   

20. yüzyıl başında Dünya Savaşları, 1929-30 krizi ve bu krizden çıkmak için uygulanan Keynes’ci politikalarla devletin talep artırma yöntemleri liberalizm tartışmalarını arka plana attı. II. Dünya Savaşı sonrasında da Batı dünyasında büyüme ve refah devleti uygulamaları sürdü. 1970’lerde petrol fiyatlarındaki artışın tetiklediği ekonomik kriz, liberal ekonomiyi yeni bir yapı içinde gündeme getirdi. 1980’lerde Batı dünyasının (Thatcher – Reagan) “neoliberalizm” uygulamalarıyla liberalizm yeniden güdeme geldi. Özelleştirmeler yapıldı, birey öne çıktı. (“Toplum diye bir şey yoktur. Erkek, kadın bireyler ve aileler vardır -  There is no such thing as society. There are individual men and women and there are families." Thatcher, 1987).

Ama işler pek de iyi gitmedi. 2007-8’de ABD’de emlak balonunun patlaması ile başlayan kriz yayıldı ve çeşitli boyutlarıyla günümüze kadar uzandı. Büyümenin sınırlı kalması, sosyal devlet uygulamalarına son verilmesi, geniş halk kitlelerinin kemer sıkmaya mecbur bırakılması; buna karşılık merkez bankalarının özel sektörü kurtarmaya çalışması her ülkede eşitsizliği artırdı. Ve günümüzde ekonomik, siyasal, transatlantik, çevre, iklim… gibi birçok boyutu olan çoklu kriz içinde yaşıyoruz.

Liberal düşüncedeki bireyin ve haklarının öne çıkartılması, başkasını kısıtlamadıkça herkesin istediği gibi yaşaması, düşünmesi, inanması, davranması, liberal demokratik ortamdaki insan hakları ve ifade özgürlüğü… olumlu gibi görünüyor. Ama bireyler arasında ekonomik ve toplumsal farklılıklar büyüdükçe, oluşturulan “serbest” ortamda güçlünün güçsüzü ezmesine nasıl engel olunacak?  Bu “bireysel” yaklaşım, “toplumsal” bir varlık olan homo sapiens sapiens’in dayanışma, adalet ve ahlak gibi temel duygu ve ilkeleri için ne kadar uygun?

Liberal bireyin dogmalara, bağnazlığa saplanması durumunda bu eğiliminin giderek yayıldığını görüyoruz. Örneğin bir komplo teorisine inananlar başka komplo teorilerine de inanıyor. Bir dinsel dogmaya inanan, -o dinle hiç ilgisi olmasa da, aşı karşıtlığı, kendi ırkının üstünlüğü gibi- bir sürü bağnaz inanca kolayca yöneliyor.

Ekonomik sorunların toplumsal - siyasal sonuçları da oluyor. Az gelirli kitlelerde huzursuzluğu artırıyor ve popülist liderlerin yolunu açıyor, demokrasiden, uluslararası düzlemde adalet – vicdan gibi ilkelerden uzaklaşılıyor. Kısacası zor günler yaşıyoruz.

Gramsci’nin dediği gibi, “eski dünya ölüyor ve yeni dünya doğmak için mücadele ediyor; şimdi canavarların zamanı”.

İşte bu ortamda liberalizmin yenilenmiş bir biçimde karşımıza çıktığını görüyorum. Düşüncelerimi sizinle paylaşmamın, sizleri de düşünmeye ve düşüncelerinizi paylaşmaya çağırmamın nedeni de bu!

Bir yandan toplum içindeki bireyin, özgürce kendini geliştirmesini; diğer yandan sömürülmeden, yoksulluğa mahkum olmadan, eşitsizliğe uğramadan yaşamasını sağlayacak sistemi nasıl kurabiliriz? Sanırım yine akıl ve bilim yolumuzu aydınlatmalı.

 

 

30 Aralık 2024 Pazartesi

Takvim

Bu günlerde her yerde bir telaş, yeni bir yılı karşılamaya hazırlanıyoruz. Ben de “takvim” konusunda bir şeyler yazayım dedim.

İnsanların yeryüzündeki döngüselliği “avcı-toplayıcı” bir yaşam sürdürdükleri dönemde fark ettiklerini biliyoruz. Hava ısınıp soğuyup ısınıyor, bitkiler uyuyup canlanıyordu. Aynı döngüsellik, hem de eşzamanlı olarak gökyüzünde yıldızlara da vardı.

Bu döngünün bir yandan kayda geçirilmesi, gelecek yıllara ve kuşaklara aktarılması; diğer yandan ekim-hasat gibi tarıma ilişkin etkinliklere işaret eden bölümlere ayrılması gerekiyordu. Özellikle Mısır ve Sümer gibi tarım toplumlarında mevsimleri ve Güneş yılını temel alan “takvim” kavramı gelişti.

Akad’ca, Süryanice, Arapça, İbranice gibi kökleri Bereketli Hilal’in eski dillerine uzanan dillerde üç sessiz harften türeyen (ve yalnızca bu harflerin yazıldığı) kelimeler olduğunu biliriz. KVM harflerinden insanları bölen kavim gibi yılı bölen takvim veya KMS harflerinden kısım gibi Kasım türetildi.

Antik Mısır uygarlığında Nil nehrinin taşma dönemini öngörme çok önemliydi. Her yıl orta Afrika dağlarında karlar eriyip yağmurlar başlayınca ülkenin bazı bölgelerinde nehir 1000 metreden fazla yükseliyor, ardından sular çekilince de çok verimli alüvyonlu topraklar ortaya çıkıyordu.

Bu arada Mısırlılar bir şey daha gözlediler: Nil’in taşma döneminde gökyüzünde Sirius yıldızı (Ak Yıldız- kuzey yarıkürede bahar aylarında görülen, köpek takımyıldızındaki çok parlak bir yıldız) görülüyordu. Bu da Nil’in taşma vaktinin geldiğine ilişkin önemli bir işaret oluşturdu.

Güneş takvimi (Şemsi Takvim) kullanımı yanında aynı bölgedeki tarımla ilgisi yeterince güçlü olmayan bazı toplumların Ay takvimi (Kameri Takvim) kullandıklarını da görüyoruz. Ay takvimi kullanmak, kuşkusuz çok daha kolaydı, gökyüzüne bir göz atmak yaklaşık olarak ayın hangi gününde olduğumuzu anlamak için yeterliydi. Diğer yandan yalnızca 354 günlük bu takvim Güneş yılının, dolayısıyla mevsimlerin döngüsünü gözlemek için yetersizdi. Yetersizliği tarım yapılmayan Arap yarımadasında sakıncalı değildi, ama özellikle vergi yükümlülüğünün Ay takvimine göre belirlenmesi İran’da sorun oluşturdu ve Ömer Hayyam başkanlığında bir grup yıldız bilimci 11.Yüzyılda Güneş yılına dayanan Celali takvimini geliştirildi.

Yıl Ne Zaman Başlamalı?

Döngüselliğin farkına vardıktan sonra bu çemberin bir noktasının “başlangıç”, “yılbaşı” olarak belirlenmesi gerekiyor. İlk olarak doğanın yenilenmeye başladığı bahar dönemi akla geliyor. Çok eski çağlardan beri, gündüzlerin uzamaya başladığı 21 Mart gündönümü gözleniyordu. Birçok uygarlıkta Mart ayının yılın başlangıcı olduğunu görüyoruz. 

Roma imparatorluğu döneminde veya 1840’dan sonra Osmanlı’da kullanılmaya başlanan Rumi takvimde yılının ilk günü 1 Mart’tı.

Bunun ilginç bir izi günümüzde de gözleniyor. Birçok Batı dilindeki September, October, November, December gibi ay isimleri Latincede yedinci, sekizinci, dokuzuncu, onuncu kelimelerinden kaynaklanıyor. Dikkat edilirse bunlar günümüzde kullandığımız takvime göre 2 ay kayıyor (örneğin Latince Septem – 7 demek, oysa September - Eylül günümüzde 9. Ay). Çünkü Roma Takviminde yılbaşı 1 Ocak değil,1 Mart.

Yılın Ayları

Şimdi de kullandığımız takvimdeki aylara bir göz atalım.

Bugün Ocak dediğimiz Ay, Rumi takvimde Kânun-i Sani (Aralık da Kânun-i Evvel). Buradaki Kânun, yasa veya enstrüman anlamındaki “kanun” ile karıştırılmamalı. Kanun Arap alfabesindeki KAF ile yazılıyor. Oysa Kânun KEF ile yazılıyor ve “ocak, soba” anlamına geliyor.

Bu oldukça ağdalı Arapça sözcüklerin yerini Dil Devrimi ile halk arasında öteden beri kullanılan Ekim-Kasım-Aralık-Ocak sözcükleri almış.

Dilimize Süryaniceden gelen Şubat “duraklamak” anlamına geliyor: Soğuk kış günlerinin ardından bahar ayları öncesinde bir duraklama. Bu sözcüğün kökeni Akad’lara kadar uzanıyor. Musevilerin Şabat uygulaması da haftalık çalışmalardan, yoğun günlerden sonra bir duraklama. Arapça SBT (sebat, sabit de aynı kökten).

Baharın gelmesi genellikle çok olumlu çağrışımlara yol açıyor. Ama olumsuzlar da var: Artık ordular sefere çıkabiliyor. Antik Yunan ve Roma’nın savaş tanrıları (Mars, Ares) Mart ayına adını vermiş. Ayrıca Mars (Arapça Merih) bir gezegen.

Nisan Arapça Saniye (2) kökünden geliyor (Yine Mart birinci ay ise Nisan yılın 2. Ayı).

Mayıs adının kaynağı tanrıça Maia. Maia (Latince Maius), Antik Yunan mitolojisinde Atlas’ın kızı ve Hermes’in annesi, orman perisi ve bereket tanrıçası.

Haziran’ın dilimize nasıl geldiği çok daha belirgin: Süryanicede “hazıran” sıcak demek.  

Temmuz Sümerlerde Dummuz, çiftçi ve çoban tanrısıydı. Arapça’da da bu aya tammüz denildiğini görüyoruz. (Batı dünyasında ise July, Juillet, Juli, Julio… gibi ay isimleri ile karşılaşıyoruz. Bunlar ünlü Roma devlet adamı Jül Sezar - Giulio Cesare kaynaklı).

Ağustos, açık bir biçimde Roma İmparatoru Augustos’tan kaynaklanıyor. Hatta Augustos, “Benim adımı taşıyan ay Giulio’nun ayından kısa olmasın” deyince, (o zaman en son ay olan zavallı) Şubat’tan bir gün alınarak, 30-31-30-31 gün diye giden düzen bozulup, Ağustos da 31 gün yapılmış. 

Eylül Akad – Süryanice’ de “üzüm” anlamında kullanıyor. Ayrıca İbranicede “elül” ayı var.

Haftanın Günleri

Biraz da haftanın günlerine bakalım

Ay isimlerindeki kaymanın benzerini gün isimlerinde de görüyoruz.Türkçede haftanın Çarşamba – chahar/cihar (4 veya 4.) şabba/samba, Perşembe panj/penç (5 veya 5.) şabba/samba gibi bazı günleri Farsçadan geliyor. Çarşamba, günümüzde haftanın 3. günü, ama 4. gibi adlandırılmış. Bunun da temeli eski İslam takvimleri: Cumartesi hafta tatili, Pazartesi değil Pazar haftanın birinci günü.

Benzer biçimde Arapça selase (3) Salı olmuş.

Cuma Arapça kaynaklı. CMM veya CM kökünden türetilen “topluluk, toplanma” ile ilişkili cami, cem, cemaat, camia, cemiyet, cumhur gibi bir dizi sözcükten biri.

Ay ve gün isimlerinde, farklı kültürler olarak tanıdığımız Sümer, Akad, Arap, İbrani, Süryani, Dürzi, Fars, Antik Yunan, Roma ve kuşkusuz Türk kültürlerinin nasıl iç içe geçtiğini görüyoruz. Günümüzde birbiriyle çatışan, hatta savaşan ülkelerin, uygarlıkların geçmişe uzanan ortaklıklarının bugüne örnek olmasını ve 2025’in hepimize mutluluk getirmesini dilerim.

 

30 Kasım 2024 Cumartesi

Birleşik Krallıkta Kargaşa

 

Endüstri Devriminin 1700’lerin ikinci yarısında Britanya’da başladığı ve toplum yapısını değiştirdiği bilinir.  Bu kapsamda buhar gücünün dokumacılıkta (James Watt, 1765), gemilerde (Symington, 1802) ve demiryollarında (Trevithick, 1803) kullanılması, sülfirik asit gibi temel kimyasal ürünlerin üretimi (Ward, 1736), reveber ergitme fırınlarında dökme demiri cüruftan ayırma (Onions, 1783) gibi uygulamalar Endüstri Devriminin köşe taşları olarak belirtilir. Pekiyi bunun öncesinde toplumsal durum nasıldı? Bu soru beni hep ilgilendirdi. Bu gelişmelerin büyük çoğunluğu İskoçya’da gerçekleşiyor. Ama adanın -ve ardından “üzerinde güneş batmayan İmparatorluk” kuran- baskın ülke İngiltere’yi biraz gözümüzde canlandırmaya çalışalım:

16. yüzyıl ikinci yarısı, Kraliçe I. Elizabeth (1559 – 1603) dönemi, İngiltere Krallığı’nın “altın çağı” veya “İngiliz rönesansı” olarak nitelenir. Bu kısa iç barış döneminde, hem geçmişteki taht kavgaları (örneğin Güller Savaşları – War of the Roses), hem de süregelen Anglikan/Protestan/Katolik mezhep çatışmaları (örneğin Kraliçe I. Mary – Bloody Mary) yatıştı. 17. Yüzyıl başında İngiliz – İspanyol savaşı sona erdi. İspanya, İngiltere’nin Protestan bir ülke olmasını kabul etmiş, İngiltere de İspanya’ya bağlı olan Hollanda’da isyancıları desteklemekten vaz geçmişti (Londra Antlaşması, 1604).

Ne yazık ki bu dönem kısa sürer. Kraliçe Elizabeth çocuk sahibi olmadan ölünce Tudor Hanedanı sona erer, İskoçya Kralı, I. James olarak İngiltere tahtına oturur ve Stuart hanedanı başlar. Bu yalnızca bir hanedan değişimi değil, -ülkeler değilse de- İngiliz ve İskoç kraliyet yönetimlerinin (Union of the Crowns) birleşmesidir (ülkelerin birleşmesi çok sonra gerçekleşecek Act of Union, 1707). Her şey bir yana Stuart’lar Katolik'tir ve Protestanlar bu gelişmelerden hiç memnun olmazlar, huzursuzluklar başlar ve I. James bir dizi suikast girişimleri ile karşılaşır. Sonunda I. James’in oğlu I. Charles döneminde krallık ile parlamento taraftarları arasında İç Savaş başladı. Parlamento ordularının komutanı Oliver Cromwell savaşı kazandı, Kral I. Charles idam edildi (1649), cumhuriyet ilan edildi ve Cromwell devlet başkanı (Lord Protector) oldu (1653).

Bu arada I. Charles’ın oğlu Charles, önce İskoçya’ya, ardından Fransa’ya (Fransa Kralı XIV Luis kuzeniydi) ve Hollanda’ya kaçar. Bu dönemde Jacobite hareketinin hem İngiltere’de hem de kıta Avrupa’sında çeşitli girişimlerini görüyoruz. (İngiltere tarihinde Katolik Stuart hanedanından -ve onun önde gelen isimleri James’lerden- yana olan Jacobite hareketi var. James adının kaynağı olan Latince Jacobus’dan kaynaklanan bu terim, Fransız devrimi ile ünlenen Jacobin klübü Société des Jacobins, amis de la liberté et de l'égalité ile karıştırılmamalı.)

İngiltere’de cumhuriyet yönetiminin pek de başarılı olmaması soncunda Charles, adaya dönüp II. Charles olarak tahta geçer ve “restorasyon” -yani yeniden krallık- dönemi başlar (1660). Fakat bu da sorunludur. Özellikle II. Charles’ın ölümünden sonra (1665) tahta geçen II. James’in koyu bir Katolik olması yine mezhep çatışmalarını gündeme getirir ve çözüm devrimdir (Glorious Revolution, 1688). Hollanda’dan William (William of Orange) gelir, II. James kaçar, parlamento güçlendirilir (Bill of Rights), Kral III. William ve karısı Kraliçe II. Mary ülkeyi birlikte yönetecektir. Kralın Protestanlığı bu kez Katolikleri kızdırır ve yukarıda anılan Jacobite’lar, III. William’a karşı başarısız bir suikast girişiminde bulunur. III. William’ın ardından (1702) tahta oturan Kraliçe Anne, Katolik Stuart hanedanındandır, ama Anglikan olarak yetiştirilmiştir ve anlaşmaya göre (Act of Settlement, 1701) bundan sonra hanedan hep Anglikan olacaktır. Öyle de olur; Kraliçe Anne çocuk sahibi olmadan ölünce Almanya’dan Hannover’ler gelir ve bu hanedan Birleşik Krallıkta günümüze kadar sürer.

Kısacası çok isim ve tarih içinde büyük bir kargaşa. Yukarıda yalnızca iç-içe geçen taht ve mezhep çatışmalarını özetlemeğe çalıştım. Kuşkusuz bu dönemde siyasal olayların yanında, coğrafi keşifler; veba salgını (1665); büyük Londra yangını (1666); Hobbes (1589 – 1679), Montesquieu (1689 - 1755), Voltaire (1694 - 1778), Hume (1711 – 1766), Rousseau (1712 - 1778)… gibi düşünürlerin fikirleri; bilim, teknoloji ve sanayideki gelişmeler toplumu alt üst etmişti.

Evet, tarihte toplumların kargaşa içine düşmelerinin ardından ileriye doğru büyük sıçramalar yapmalarının birçok örneği var. Günümüzde de Dünya böyle bir kargaşa içinde. İklim ve çevre krizi, acımasız savaşlar, ulusal ve uluslararası hukuk düzenlerinin çökmesi, demokrasiye olan güvensizliğin artması, yaygınlaşan ekonomik zorluklar, artan eşitsizlik … Sorunlar saymakla bitmiyor. Dileyelim ki bu durum bizi umutsuzluğa itmesin ve bu kargaşanın ardından daha iyi bir Dünya kurabilelim.

 

31 Ekim 2024 Perşembe

7 Liberal Arts ve PISA

Geçenlerde bir önceki Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar “Eğiitim(in amacı) bilgi (vermek) değil.... Eğitimin amacı bir: Allah korkusu iki: kuldan utanma (duygusu vermektir)” dedi ve bu söz beni çok düşündürdü. Bugün siyasal polemiğin ötesinde eğitimin amacı üzerine yazmak istiyorum.

Eski dönemlere uzanırsak, İngilizce ve Fransızca'da liberal arts, arts libéraux, diye anılan 7 yeteneğin geliştirilmesinin antik çağlardan başlayarak birçok eğitim sisteminde temel alındığını görüyoruz. Liberal Arts terimi antik ve klasik dönemlerde anlamıyla kullandığımı, günümüzde özellikle ABD kolej ve üniversitelerinde kullanıldığı anlamda kullanmadığımı belirteyim. Liberal Arts terimindeki art sözcüğü kökünü Latincedeki arstan alıyor ve hem güzel sanat çağrışımı yapan art, hem zanaat çağrışımı yapan artefatct (factum = yapmak) sözcüklerine temel oluşturuyor. Bu nedenle biz “yetenek” diye kullanalım.


Antik çağdan başlayarak insanı diğer canlılardan ayıran temel niteliklerin dil ve matematik olduğu gözlenmiş ve insandaki bu niteliklerin çeşitli boyutlarını geliştirmek için dil ve matematik dalları konnusundaki eğitime öncelik verilmiş. Sanırım Latince kaynaklı liberal arts terimini “özgürce geliştirilen yetenekler” diye anlamak daha doğru olacak. İlk olarak bunları sıralayalım: Gramer, Mantık, Retorik, Aritmetik, Geometri, Astronomi ve Müzik. Hatta bu 7 konu 3 ve 4 olarak (yine Latince terimlerle, 3 ve 4 katlı yollar) trivium ile quadrivium olarak iki grupta düşünülmüş:

·         Dille ilgili trivium: Gramer (dili doğru kullanmak), Mantık (doğru düşünmek) ve Retorik (dili ikna edici biçimde kullanmak)

·         Matematikle ilgili quadrivium: Aritmetik (sayılar, işlemler), Geometri (şekiller, oluşumdaki kurallar), Astronomi (hareket eden şekiller) ve Müzik (hareket eden sayılar, oranlar)

Bilimlerin gelişimi sonucunda, modern dönemde, çevremizde olup biteni anlamak için bilimin de gerekli olduğu düşünülmüş ve dil  ve matematiğin yanında eğitim sistemlerine bilim de eklenmiş.

Şimdi zamanda büyük bir sıçrama yapıp günümüze gelelim. PISA (Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı - Programme for International Student Assessment) sınavlarını ve ülkelerin öğrencilerinin bu sınavlarda aldığı sonuçlar üzerine değerlendirmeleri hep okuruz.

OECD öncülüğünde başlayan ve çeşitli ülkelerin eğitim sistemlerinde 15 yaşındaki öğrencilere 2000 yılından beri 3 yılda bir uygulanan PISA sınavları oldukça yerleşti ve yayıldı (2022 sınavına 81 ülkeden 690 bin öğrenci katılmış ve bu 690 bin öğrenci  ülkelerdeki 15 yaşındaki 29 milyon öğrenciyi temsil edecek biçimde seçilmiş). PISA sınavlarında amaç,  “öğrencinin modern toplumlara katılım için gerekli olan bilgi ve becerilerinin değerlendirilmesi” olarak belirleniyor. 15 yaş, birçok ülkede zorunlu eğitimin sonu ve öğrencinin toplumla bütünleştiği yaş olarak değerlendiriliyor. Sınavlar çekirdek alanlar olarak okuma, matematik ve fen bilimleri alanlarını kapsıyor. Ayrıca belirli aralıklarla öğrencinin yenilikçilik, eleştirel düşünme, finansal okuryazarlık, teknoloji okuryazarlığı, bilgi ve iletişim teknolojileri gibi yetenekleri ele alınıyor.


2022 yılı PISA sonuç  verileri üzerinde çok basit bir gözlem yapıp Batı bloğunun önde gelen 10 gelişmiş ülkesinin (ABD, Almanya, Belçika, Birleşik Kırallık, Fransa, Hollanda, İspanya, İsviçre, İtalya ve Japonya) öğrencilerinin çekirdek alanlarda (matematik, fen bilimleri ve okuma) aldıkları puanlara baktım ve her birinin Türkiyeden çok üst sıralarda olduğunu gördüm (https://www.oecd.org/en/about/programmes/pisa.html ). Diğer yandan kişi başına düşen Gayri Safi Yurt İçi Hasıla (nominal) sıralamasında aynı 10 ülke ortalaması da bizden 8 kat fazla (https://tr.wikipedia.org/wiki/Ki%C5%9Fi_ba%C5%9F%C4%B1na_nominal_GSY%C4%B0H_de%C4%9Ferlerine_g%C3%B6re_%C3%BClkeler_listesi). Kuşkusuz GSYİH sayıları toplumun mutluluğunun ve refahının gerçek yansımasını vermiyor. Ama ana hatlarıyla onların eğitim sistemlerinin gerçekten “modern toplumlara katılım için gerekli olan bilgi ve becerileri” verdiğini anlıyoruz.

Eğitim önceliklerinde antik çağlardan bu yana paralellikler kurabiliriz veya toplumların gereksinimlerinin çok değiştiğini vurgulayabiliriz. Sözlü geleneğin yerini yazma ve okuduğunu anlama almış, fen bilimleri gelişmiş, sanırım günümüzde matematikten anladığımız da çok farklı. Ama değişmeyen bir şey var: eğitim, toplumun ihtiyacı olan bireyleri yetiştirmeyi amaçlıyor. Ve mektubun başında aktardığım gibi eğitimin amacını "Allah korkusu ve kuldan utanmaya" dayandırmak, büyük önderimizin “çağdaş uygarlığı aşan” bir toplum yaratma hedefi doğrultusunda değil.