31 Mart 2025 Pazartesi

Mitolojiden Demokrasiye

 Bu günlerde krizler yaşamımızı ve düşüncelerimizi alt-üst ediyor. Gerek yurdumuzda gerekse uluslararası boyuttaki kaygı verici birçok gelişme bizi “demokrasi” kavramı üzerinde yeniden düşünmeye itiyor. Ama madem “mitolojiden demokrasiye” dedik, mitolojiden başlayalım.

Antik Yunan Mitolojisinde yer alan öyküde kayalık sahili olan bir ada varmış. Denizciler bu adanın yanından geçerken siren adlı deniz kızlarının söylediği çok güzel şarkılarla büyülenip gemilerinin kontrolunu kaybeder ve kayalara çarpıp boğulurlarmış. Bu adaya yaklaşan Odysseus bu güzel şarkıları dinlemek, ama gemisinin kayalarda batmasını önlemek için adamlarına kendisini gemi direğine sıkıca bağlamaları ve başka herkesin de kulaklarını tıkamaları talimatını vermiş.

İşte Kardeşlerim, burada demokrasiye geliyoruz, demokrasinin çalışması için yürütme erkinin yasa, kural ve kurumlarla sıkıca denetlendiği (direğe bağlandığı) bir sistem kurulması gerekiyor. Aksi durumda yönetici(ler) yönetimin sağladığı büyük olanakların sesine uyup gemiyi kayalara sürebiliyor.

Sanırım demokrasi, kolay tanımlanamayan, kökleri antik çağlara kadar uzanan, çok farklı biçimlerde uygulanan ve bir kavram olarak içselleştirilmesi gereken bir konu.  Belki de neyin demokrasi olmadığını düşünmek daha kolay. Monarşi, aristokrasi, otokrasi, totaliterlik, despotizm, diktatörlük, oligarşi, plütokrasi, popülizm … gibi kavramların da sınırlarını çizilmesi zor, ama daha da önemlisi demokrasiden bu yönlere sapma olunca, bu sapma açıkça görülebiliyor

Demokrasi kavramı insan hakları, düşünce – ifade - gösteri özgürlüğü, hukukun üstünlüğü gibi kavramlarla genişletilebilir ama özünde halk egemenliğine dayanıyor. (Halkın, halk tarafından, halk için yönetimi -  Government of the people, by the people, for the people, Abraham Lincoln, Gettysburg 1863).

Kökleri Platon ve Aristoteles’e kadar uzanan ve John Locke tarafından 17. Yüzyılda geliştirilen “Erklerin Ayrılığı Doktrini” kapsamında Montesquieu’nün, hükümet kurumlarında yasama, yürütme ve yargı erklerini tanımladığını ve bu erklerin ayrılığını savunduğunu biliriz (Yasaların Ruhu – De l’esprit des lois, 1748).

Siyaset Bilimcileri halka karşı sorumlu ve hesap veren bir yönetim sisteminin kurulması için yürütme erkinin sorumluluğunu düşey ve yatay olarak gruplandırıyorlar. Düşey sorumluluk, yasal olarak temsil ettikleri halka karşı tanımlanıyor ve özgür ve dürüst seçimler, referandumlar, plebisitler ile sağlanıyor. Ayrıca kamuoyu araştırmaları ve anketler de geri besleme sağlıyor. Bu düşey ilişkide halkın karar alma süreçlerine katılımının sağlanması, kamunun çok kademeli bir yapı içinde örgütlenmesinin gerekliliği ve ilişkinin yönünün aşağıdan yukarıya doğru olmasının önemi vurgulanıyor. İlişkinin yönü konusunda ilginç bir örnek Antik Yunan uygarlığı döneminde yaşanmış. Platon çok yetkin bir felsefeci olarak ünlenmesi üzerine Sicilya’nın Syracusa halkı Platon’u “Filozof Kral” olarak kenti yönetmeğe çağırmış. Platon Syracusa’ya gidip kendi düşündüğü ve iyi olduğuna inandığı bir yönetim sistemi kurmuş. Kurduğu sistemi pek bilmiyoruz, ama kent halkının ne istediğine hiç önem vermemesi büyük bir huzursuzluğa, hatta ayaklanmalara yol açmış ve Platon, bir yıl içinde Syracusa’dan kaçıp canını kurtarmış. Günümüze dönersek, Avrupa Birliği kuralları kapsamında anılan kademeli idari sistem ve yerel yönetim koşulunun düşünsel temelinin bu düşey ilişkide olduğunu söyleyebiliriz.

Yürütme erkinin yatay sorumluluk ilişkisinde ise yargı, yasama, siyasal muhalefet, basın – yayın organları, yolsuzluğu önleme – mali denetim kurumları, sivil toplum kuruluşları, merkez bankaları, sendikalar, odalar, üniversiteler, … diye uzayıp giden uzun bir liste var.

Çağımızda bu konuda gözlenen gelişmeleri çok kaygı verici buluyorum. Daha önce demokrasi karşıtı olduklarını açıkça belirten otoriter liderler vardı. 21. Yüzyılda ise popülist liderler demokrasiden yana olduklarını ısrarla belirtiyor, ama yürütme erkini ele geçirdikten sonra, yukarıda değinilen düşey ve yatay sorumluluk ilişkilerini birer birer yok ederek sistemi çalışamaz duruma getirip giderek otoriter – totaliter bir yönetime yöneliyorlar. Otokratların sokaklarda tanklarını yürüttüğü darbeler geçmişte kaldı. Artık darbeler adalet, güvenlik, muhalefet veya medya gibi erkleri yöneterek ve “özgürlük”, “milli irade” gibi kavramları kullanarak yapılıyor. Bu durum da daha dikkatli olmamızı gerektiriyor.

Dilerim ki halkımız Odysseus gibi kendinin direğe bağlanmasını isteyen bir yürütme erkini seçer ve bizler de çağdaş yönetime doğru ilerleyen bir ülkede yaşarız.