26 Ocak 2014 Pazar

HADRIANUS'UN ANILARI

ODTÜ Mezunlar Deneği Edebiyat Kulübünün 22 Ekim 2013 tarihli toplantısında Marguerite Yourcenar’ın Hadriansus’un Anıları adlı yapıtı tartışıldı (Çeviri: Nili Bilkur, İstanbul: Helikopter Kitap Yayınları, 2008). 



İtiraf edeyim: Tanımadığım bir yazarın duymadığım bir kitabıydı. Kitabı elime aldığımda da ilk olarak biçimini anlamaya çalıştım. Yazar Hadrianus olsa bir anı kitabı diyeceğim; ama yazar Yourcenar, bir romancı. Roman diyeceğim; ama düşünsel veya sözel diyaloglar olur; bu ise uzun bir mektup biçiminde yazılmış monolog. Okumaya başladım. Beğendiğim fikirleri, aforizma diyebileceğimiz anlatımları işaretlemeye başladım. Kısa bir süre sonra gördüm ki bütün satırları işaretliyorum. Evet! Bir tarihsel bir kişiliğin, bir imparatorun yaşamından ve kişiliğinden yola çıkarak mektup biçiminde kurgulanmış bir roman. Aforizmaların yoğunluğu kitaba bir “deneme” tadı veriyor. Ama hayır! Anlatılan kişilik o denli güzel yansıtılmış ki bu bir roman. Hem de tipik bir tarihsel roman da değil. Birçok tarihsel romanda ister-istemez olaylar öne çıkar, karakterlerin kişiliklerini, psikolojilerini bastırır. Burada olaylar değil, Hadrianus önde.

MARGUERITE YOURCENAR

Yazar Marguerite Yourcenar (1903-1897) Belçika doğumlu çok ilginç bir Fransız yazarı. Üstün yetenekli bir çocuk olduğu oldukça erken yaşlarında anlaşılmış. 10 yaşında Latince, 11 yaşında İngilizce ve 12 yaşında Yunanca öğrenmiş. 

1921 ve 1922’de yayımlanan 2 şiir kitabının ardından ilk romanı Alexis 1929’da yayınlamış.  1939’da İkinci Dünya Savaşı başlayınca Amerika’ya yerleşmiş ve New York’ta İngiliz Edebiyatı öğretmeni Grace Frick ile yaşamaya başlamış. İki kadın 1950’de Maine’de Mount Desert adasına yerleşmişler ve 1979’da Frick’in ölümüne kadar orada yaşamışlar.

Yourcenar, çok sayıda şiir, roman antoloji, öykü, anı yazmış; Virginia Woolf, Henry James, James Baldwin ve K.Kavafis’ten çeviriler yapmış. En ünlü yapıtı hiç kuşkusuz 1951’de basılan Hadrianus’un Anıları adlı roman olmuş. 1980’de Fransız Akademisinin ilk kadın üyesi olmuş. Anekdotlara göre bu o denli değişik bir olaymış ki Akademide “Erkek” (Gents) tuvaletlerinin yanına “Yourcenar” tuvaletleri yapılmış.

Ölümünden sonra Mount Desert adasındaki “küçük eğlence” (petite plaisance) adlı evi müze haline getirilmiş. Karşı kıyıdaki mezar plakasında “insan yüreğini yaşamın tüm boyutlarına genişletebilen kutlansın”[1] yazıyor.

HADRIANUS

Romanın konusu olan İmparator Hadrianus, Roma İmparatorluğu tarihinde Nerva-Antonine hanedanında yer alıyor. Yandaki imparatorluk şemasında görülen imparatorlar “Beş İyi İmparator”  olarak anılıyor. Bence bu dönemde imparatorların çok başarılı olmasının nedenlerinden biri imparatorluğun babadan oğula değil, imparatorun seçkin bir çevreden en iyi yetişmiş adayı “evlat edinip” varis olarak belirlenmesi (Imperatori Adottivi). 

Bu imparatorlardan hiç biri arasında biyolojik baba-oğul ilişkisi yok. Örneğin Hadrianus’un babası Aelius Afer adlı bir asil, Trajan ise kuzeni. Bu iyi yetişme konusunu Hadrianus örneğinde ele alırsak on beş yaşından önce başlayan acemi askerlik ardından felsefe temelli matematik, hukuk ve tıp eğitimleri ile geçen öğrenim dönemi görüyoruz.  Gençlik döneminde miras davalarına bakan bir mahkemede yargıçlık (s. 40), Balkanlardan İran’a uzanan topraklarda bir dizi savaşta subaylık (s. 48, s. 53, s. 56), senatörlük, konsüllük, İmparator’un sözcülüğü (s. 59), Suriye’de Valilik ve Germanya bölgesinin yöneticiliği (s. 130) gibi görevler üstleniyor. Bu alanlardaki başarılarından sonra imparator tarafından evlat ediniliyor ve senato onayı ile imparator oluyor.

STOACI DÜŞÜNCE

Bu dönem imparatorlarının önemli bir özelliği de felsefe dünyasının içinde yer almaları. Bu dönemde Roma İmparatorluğu adeta Eflatun’ın Devlet’te önerdiği “filzof krallar”a sahip oldu. Kuşkusuz bu konudaki en bilinen örnek en önemli Stoacı düşünürlerden biri olan Marcus Aurelius. Özelikle 12 ciltlik Meditasyon -Kendime Düşünceler adlı kitabı Stoa felsefesinin önde gelen yapıtı. Bu kitabın Büyük Frederick, John Stuart Mill, Matthew Arnold, Goethe, Wen Jiabao ve Bill Clinton’un en sevdiği itaplar arasında olduğunu belirtelim. Tabii bizim açımızdan Hadrianus’un Anıları’nın Marcus Arelius’a yazılmış bir mektup olması da bu imparatoru ilginç kılıyor.
Antik Yunan felsefesinin Batı düşüncesinde ne kadar önemli bir yer kapladığını biliriz. Roma İmparatorluğu dönemi ise felsefe dünyasına o kadar büyük bir katkı sağlamamış. Yunanistan, özellikle Atina bir düşünce merkezi olarak önemini korumuş. Ama o parlak günleri artık geçmişte kalmış.

Antik Yunan felsefesinin altın çağından sonra Roma dönemine iki ana düşünce çizgisi kalmış:

  • ·       Sisam’lı Epikür’ün hazcı (hedonist) çizgisi. (Doğru ve yanlışın ne olduğunu bize zevk veren ve korkutan, acı veren şeylerin neler olduğunu değerlendirerek anlayabiliriz. Dostlarımız arasında mutlu ve sakin bir yaşam sürmeliyiz. İnsanoğlunun temel korkusu ölümdür. Oysa ölümden korkmamıza gerek yoktur. Çünkü ölünce fiziksel, duygusal veya ruhsal yaşam sona erer ve fiziksel, duygusal veya ruhsal bir acı çekmemize olanak kalmaz.)
  • ·       Tarsuslu Zenon’un Stoacı çizgisi. (Yıkıcı duygular yanlış kararlardan kaynaklanır. İnsan özgürlüğü ile evrensel kaçınılmazlık arasında büyük bir çekişme vardır. İnsan eğer doğa ile uyum içinde bir yaşam sürerse yanlış karar almaz, özgürlüğü bir çatışmaya girmez ve yıkıcı duygular oluşmaz)

Epikür’cü çizgi dinsizliğe-Tanrısızlığa yöneldiği ve Stoacı çizgi tanrısal gücü ve kaderi öne çıkardığı için Stoacılık Roma döneminde daha uygun bir ortam buldu. Genellikle “Beş İyi İmparator” dönemi, özellikle de burada ele aldığımız Hadrianus açısından Stoacı düşüncenin egemenliği belirgindir.
Bildiğimiz gibi Roma İmparatorluğunun sonuna doğru Yeni Platonculuk (Plotinius, 3. Yüzyıl) Hıristiyanlık (Hippo’lu St. Augustine, 4 Yüzyıl) gibi düşünce akımları öne çıktı. Günümüzde bir “ara dönem” olarak niteleyebileceğimiz Stoacı ve Epikürcü düşünce sistemlerinden çok az iz kaldı[2].

Hadrianus’a dönersek onun on altı yaşında Atina’da bir Stoacı düşünür olan Isaeus tarafından eğitildiğini ve bütün yaşamının alt yapısını Stoacı düşüncenin oluşturduğunu söyleyebiliriz.

Bu alt yapıyı kitabımızda kolayca buluyoruz. Ordudaki sert acemi asker eğitiminden sonra Isaeus’un eğitimini şöyle anlatır: “Atina’yı görür görmez sevdim; bu beceriksiz öğrenci, bu arpacık kumrusu ama gayretli genç, o ince havanın, hızlı konuşmaların, yıldızlı gecelerde uzun yürüyüşlerin, tartışma ve zevklerin bir aradalığının eşsiz rahatlığını ilk kez orada tattı” (s. 39).
Nesnelere sözlerden çok değer vermeyi, formüllere güvenmemeyi,  karar vermektense gözlemi yeğlemeyi bana onun (Isaeus’un-KY) açık zekâsı öğretti. Bana yöntemi öğreten de bu acılı Yunanlı olmuştu” (s. 40).

O dönemde bir İmparatorun sahip olabilecekleri ile karşılaştırıldığında kişiliğinin sadeliği dikkat çekicidir: “İmparator olduktan sonra aşırılığa götürdüğüm yalın bir giyinme biçimini benimsemiştim; bilezik takma, koku sürme günlerim geride kalmıştı” (s. 58).

Kötü yanlarımızdan bir kısmının nedenini birçok insanın utanç verici düzeyde zengin olmalarında, birçoğunun da akıl almaz derecede yoksul olmalarında aramak gerek. … imparatorların ve derebeylerin büyük boyuttaki zenginlikleri artık tarihe karıştı. Trimalchion ve Neron öldüler…. İktidara geçince kentlerin imparatora gönüllü katkılarını reddettim…” (s.112-113).

Hadrianus’un Stoa dışında içrek (esoteric, batınî) konulara da meraklıydı. Örneğin Eloisis[3] düşünce akımı ile de ilgilendiğini biliyoruz. Ülkede barış ve refahın sağlanmasıyla halkın Hadrianus’u tanrılaştırılması karşısında kendi kişiliğini korumak ister: “… kibirli haddini bilmezlik tehlikesi ya da çılgınlığı yerine, kendimi, bir kısıtlama, yüce bilgeliğin bir kısmını kendi yeteneklerime ekleme uğraşı, bir sonsuzu örnek alma zorunluluğu içinde buldum. Her şeyi tartıp biçersek tanrı olmak imparator olmaktan daha çok erdem gerektirir. On sekiz ay sonra Eleusis’te giriş törenim gerçekleşti” (s.139).  

Ayrıca Doğu kültüründen de etkilenmiş. Burada oldukça genç yaşında katıldığı Part (Antik çağdaki İran-Afganistan bölgesi) seferinin büyük etkisi olmuş: “Asya’nın ta içlerindeki garnizonlardan garip tanrılarla geri dönen çevremdeki küçük teğmenler grubunun da etkisiyle, olağanüstü coşkulu bir devir yaşadım. Part seferimizden sonra yaygınlaşan ama o zamanlar pek bilinmeyen Mithra mezhebi, askeri hayatımızın tek düze sertliğini ölüm, kan, demir tutkusuyla evrensel bir savaşım düzeyine çıkararak,  katı sofuluğu, irademin yaylarını geren gücüyle geçici olarak kanıma girmişti” (s. 53).

Hadiranus’un temel özelliklerinden biri antik Yunan kültür ve uygarlığına olan hayranlığıdır. Çok genç yaşında başlayan bu hayranlık Senatoda eleştirilmesine de yol açmıştır: “Senatörler arkamdan ‘Yunancık’ diyorlardı”(s. 43). Antik Roma’nın en büyük tapınağı, Venüs ve Roma Tapınağı ve Pantheon (bütün Tanrılara) özellikle Hadrianus’un -Yunan eğilimli- mimari anlayışına örnek olarak verilebilir.

Hadrianus’un gençliği büyük savaşlarla geçmesine rağmen (belki de o nedenle) imparator olduktan sonra Romalıların komşularıyla barış içinde yaşadıklarını görüyoruz: “Tehlikeli olabilecek tüm fetihleri bir kalemde sildim… barışı zorladım …Hüsrev de (Part Kralı Hüsrev ile Fırat nehri sınır olmak üzere yapılan anlaşmadan söz ediyor-KY) en aşağı benim kadar barış taraftarıydı. Partlar Hindistan’la aramızdaki ticaret yolunu açmaktan başka bir şeyle ilgilenmiyorlardı” (s. 93).

Oluşturduğu barış ve güvenlik ortamı kitapta uzun cümleler ve oldukça şiirsel bir dille anlatılır. “Büyük bunalımdan birkaç ay sonra, Asi Irmağı kıyılarında, kervanların yeniden kurulduğunu görmenin sevinci içindeydim; vahalar, yeniden akşam ateşinin pırıltısında tüccarların haberler üzerine yorum yaptıkları, her sabah bilinmeyen yerlere taşıdıkları mallarla birlikte, gerçekten bizim olan bir sürü düşünce, sözcük ve geleneği paketleyerek, fetih askerlerinden daha güvenli bir biçimde yavaş yavaş yeryüzünü ele geçirmeye başladıkları yerler haline gelmeğe başlamıştı” (s. 93).

Hadrianus dönemi Roma’nın uygarlık merkezi olduğu ve bu uygarlığı İngiltere’den Anadolu’ya uzanan topraklara yaydığı bir dönemdir. Hadrianus 21 yıllık İmparatorluğu süresince 12 yıl topraklarını gezmiş, çeşitli kentler kurmuş, yollar, köprüler, mabetler, limanlar… yaptırmış. Roma dönemi Britaya’sının kuzey sınırı Hadrianus’un yaptırdığı duvarla çizilmiştir. Edirne’nin (Hadrianopolis) kurucusu olmasının yanında “Roma’nın gezgin imparatoru” Anadolu’yu defalarca karış karış gezmiş ve günümüze dek uzanan izler bırakmıştır. Bunlar arasında

  • ·         Antalya Hadrian kapısı,
  • ·         Efes Hadrian mabedi,
  • ·         Kyzikos (Bandırma-Erdek) Hadrian mabedi,
  • ·         Hadrianeia atik kenti (Balıkesir-Dursunbey),
  • ·         Sagalasos (Burdur) Hadrian heykeli,
  • ·         Phaselis (Antalya-Kemer) Hadrian kapısı,
  • ·         Andriake (Antalya-Demre) Hadrian limanı,
  • ·         Patara (Antalya-Kaş) Hadrian deposu,
  • ·         Aphrodisias (Aydın-Geyve) Hadrian hamamı

sayılabilir.

HADRIANUS’UN ANILARI

Sanırım romanın en etkileyici özelliği çok büyük bir tutkuyla yazılması. Yourcenar gençlik yıllarında, 1924’de 21 yaşında bir genç kızken bu kitabı yazmaya başlamış. Sonradan bu dönemde yazdıklarını imha ettiyse de konudan hiç uzaklaşamamış. On yıl sonra kitabı yeniden ele almış. Bu dönemde yazdıklarından yalnızca bir cümleyi korumuş. 1940’larda kitap yeniden ele alınmış. Kitabın ilk baskısının 1951’de Édition Plon’dan “Mémoires d’Hadrien” adıyla yapıldığını düşünürsek yazarın bu kitap üzerindeki çabasının 30 yıla yaklaştığını söyleyebiliriz. Yukarıda değindiğim gibi bu kitap Yourcenar için bir tutku, yaşamının çok önemli bir parçası olmuş. 

Kitabın arkasında yer alan Not Defteri ve Kaynakçaya İlişkin Bilgiler bölümleri Yourcenar’ın bu inanılmaz çabasının boyutunu ve nedenlerini anlamamız yardımcı oluyor: “Bu kitap yalnız kendim için bir araya getirmiş olduğum geniş bir çalışmanın kısaltılmışıdır. Her akşam, otomatik bir biçimde, zaman içinde başka bir döneme kendimi yakınlaştırarak elde ettiğim sonuçları yazmak alışkanlığı edindim. … ancak her sabah bir gece öneki çalışmaları yakım” (s. 294).

Antik Yunan ve Latin kültürüne özel bir önem veren yazarın Roma İmparatorluğunun bu dönemine neden tutkuyla bağlandığını şurada görüyoruz: “II. Yüzyıl bana çok çekici geldi uzun bir süre; insanın tam bir özgürlük içerisinde düşünüp kendisini anlatabildiği son yüzyıldı. Bize gelince, belki de o zamanlardan çok uzağız şimdi” (s. 296). Gençlik yıllarında Gusave Flaubert’in bir cümlesinin altını birkaç kez çizdiğini belirtiyor: “Tarihte İsa’nın henüz ortaya çıkmadığı, tanrıların ise artık olmadığı, Cicero ile Marcus Aurelius dönemleri arasında insanın tek başına direndiği benzersiz bir an vardır.”

Yourcenar bu döneme damgasını vuran Hadrianus’u bulmuştur: “hayatımın büyük bir bölümü, her şey ve herkesle sıkı bağları olan ama yine de tek başına var olabilen bu insanı tanımlayıp resmini çizmekle geçecekti artık” (s. 279). 

Marcus  Aurelius’a hitaben yazılmaya başlanan mektubun (270 sayfalık bir kitaba dönüşmesine  kendi de şaşar: “Sana hastalığımın ilerleyişini anlatmak için yazmaya başladığım bu mektup, giderek … anılarıyla başbaşa kalmış hastanın yazılı düşüncelerine dönüştü” (s. 25).

Hadrianus’ın anıları hızlı okunacak bir kitap değil. Ben yaz tatili boyunca her gün kendime bir kahve koydum, bir saat kadar okuyup ardından denize bakıp düşündüm. Kitabın birçok cümlesi hem Hadrianus’un kişiliğini yansıtıyor, hem de okuyucunun üzerinde düşünmesini, derin bir tat almasını sağlayacak malzeme oluşturuyor. Birkaç örnek daha vereyim:

Benim ilk anayurdum kitaplar olmuştur” (s. 36).

Biz İmparatorlar Ceaesar değiliz; biz devletin memurlarıyız. Bir gün, sonuna kadar dinlemeyi reddettiğim bir davacı kadın, onu dinlemeye zamanım yoksa, ülkeyi yönetecek zamanım da olmadığını söylediği zaman haklıydı. Ondan özür dilemem yalnızca biçimsel değildi” (s.116).

“Yavaş yavaş beni terk etmeye başlayan keyiflerim arasında en değerlisi, belki de en sıradanı uyku. Başının altına bir sürü yastık sıkıştırılmış, bölük pürçük uyuyabilen bir insanın bu keyif konusunda düşünecek çok zamanı oluyor” (s.21).

Suç ortaklığından daha kaba bir şey olamaz. Gençlik yıllarımda bile, en iyi şarabı başkalarından esirgeyip bana aklayan taverna sahibinin anlamlı bakışları Roma eğlencelerine karşı iştahımı kaçırmaya yetmiştir. Bir yaratığın arzularımı önceden kavrayıp yararlanması, benim istediğim şey sandığı duruma hemencecik ayak uydurmaya çalışması canımı sıkar” (s. 20).

Latin adak ya da mezar taşları kadar güzel hiçbir şey olamaz: Taş üstüne yazılmış o birkaç sözcük dünyaya dair bilinmesi gereken her şeyi görkemli bir tarafsızlıkla özetler” (s. 39).

Yedi yıllık sevgilisi genç oğlan Antinous’un Nil nehri sularında intihar etmesi üzerine şunları düşünür: “Aşk tanrıların en akıllısı…Ancak, bir akarsunun taşıdığı altının kumla karışık oluşu gibi aşk da tutkuya, umursamazlığa, sertliğe, duyarsızlığa ve kendi kendisini aldatan yaşlı adamın lafta kalan mutluluğuna karışır; bundan sorumlu tutulamaz aşk” (s. 188).

Bu olağanüstü yapıt hakkında düşüncelerimi sonlandıracak en güzel satırlar, sanırım mektubun son satırları olacak: “Cancağazım, şaşkınım, biriciğim: gövdemin yoldaşı, misafirim. O çorak, soluk, donuk topraklara gidiyorsun şimdi; hınzır şakaların bitti. Az daha bekle, bir daha hiç göremeyeceğimiz bu nesnelere, bu tanıdık kıyılara bir daha bakalım. Ölüme gözlerimiz açık gitmeyi deneyelim” (s. 274).



[1]Plaise à Celui qui Est peut-être de dilater le coeur de l'homme à la mesure de toute la vie
[2] Çok az iz kaldı derken, hiç kalmadı demek istemiyorum. 18-19. Yüzyıllarda yeniden gündeme geldi. Örneğin Amerikan Bağımsızlık bildirgesindeki “pursuit of happiness” (mutluluğun kovalanması) terimi ile özetlenen ana fikir Epikür’cü bir fikir olarak nitelenebilir [Sam Atkinson (Ed.) “The Philosopy Book”, New York: DK Publishing, 2011 (s.65)].
[3] Kökleri Miken uygarlığına kadar uzanan ve Antik Yunan kültüründe gelişen kapalı kendini geliştirme amaçlı bir mistik sistem (Eleusinian Mysteries).

13 Eylül 2013 Cuma

ARİSTO'YA HAYRANIM ve DÜŞMANIM

GİRİŞ

Benim klasik Yunan felsefesine özel bir ilgim yok. Benim ilgimi daha çok “Avrupa’nın Şafağı” olarak adlandırdığım XVI, XVII ve XVIII. yüzyıllar çekiyor. Çünkü bu dönem
       Kültür açısından “Batı Uygarlığının”
       Tarih açısından “Yeni Çağın”
       Sosyoloji Açısından “Modernitenin”
       Ekonomi Açısından “Kapitalizmin, Merkantilizmin”
       Bilim Açısından “Bilimsel Devrimin”
       Teknoloji açısından “Sanayi Devriminin”
       Politik açıdan “Kentsoylu Devrimlerinin” çağı.
Kısacası bu dönem günümüzde yaşadığımız dünyanın oluşum dönemi. Tabii bu durum bir dizi ek soruyu da gündeme getiriyor. “Neden bu gelişmeler Batı Avrupa’da oldu?”  veya her Türk aydınının kendine sorduğu gibi “Neden Osmanlı bu gelişimin dışında kaldı?” Bu sorular çok ilginç; ama bugünkü konumuzun dışında kalıyor.

Avrupa’nın şafağını incelerken bu dönemde tüm bilim dünyasının “Aristoculuğa” karşı savaştığını biliyoruz. İşte benim Aristo’yu okuma ve anlama çabam da bu anlamda “düşmanca” bir bakış açısıyla başladı.   Oysa Aristo hakkında okurken içimde bir hayranlık da gelişti. Birdenbire kendimi birçok aşk romanında ve filminde görüldüğü gibi bir nefret – sevgi sarmalı içinde buldum. İşte bu nedenle “Aristo’ya Hayranım - Aristo’ya Düşmanım” diyorum.

BİR FRESK

Sanırım Avrupa'nın şafağında Kilisenin Antik Yunan felsefesine bakışını en iyi, Rafael’in “Atina Okulu” freskinde buluyoruz.


 1509-1511 döneminde Papa II Julius tarafından Vatikan’da kütüphane duvarına yaptırılan bu büyük boyutlu freskte bir dizi karakter yer alıyor. Resmin odağında Platon ve Aristo var. Platon parmağıyla gökyüzünü işaret ediyor, gözleri de belirsiz bir noktaya bakıyor. Sanki “idea”larına dalmış gibi. Yanında ise Aristo var. Eliyle yeryüzünü gösteriyor ve hocasının yüzüne bakarak sanki “içinde yaşadığımız doğaya, yeryüzüne bakalım” diyerek onu ikna etmeye çalışıyor. Sokrates. Zeno, Epicurus, İbni Rüşt, Parmenides, Heraklitus, Pythagoras, Dioogenes, Ptolemaeus, Euclid… hepsi bu freskte yerlerini almışlar. Düşünürler, kişiliklerini yansıtan bir Rönesans üslubu ile çizilşmiş üç boyutlu figürler. Bir yandan birçok Rönesans resminde gördüğümüz gibi bir doğa ve gökyüzü var. Diğer yandan bir kiliseyi çağrıştıran bir yapı var. Duvarlardaki nişler içinde Artemis ve Apollon heykelleri var. Böylece Artemis’in bakire olması nedeniyle Hz. Meryem’e; Apollon’un Zeus’un –yani Tanrının  oğlu olması nedeniyle Hz. İsa’ya göndermeler yapılıyor. Kısacası bu fresk üzerinde bir saat konuşulabilir. Ama benim vurgulamak istediğim kilisenin antik Yunan felsefesine bakış açısı. Resmin gerçek odağında Platon var. Giysisinin çarpıcı rengi ile de dikkati üzerinde topluyor. Ama ikincil figür de Aristo. Bence Kilisenin idealist Platonu tercih ettiği belirgin. Ama ikincil de olsa Aristo’nun da yeri çok önemli. Pekiyi ama neden? İşte bunu yanıtlamaya çalışalım.

BİR YAŞAM

Önce Aristo’nun yaşam öyküsüne kısaca bakalım. Aristo bugünkü Selanik yakınlarında M.Ö. 384’de doğmuş. Babası Makedonya Sarayında doktor. Çok iyi bir eğitim alıyor. 18 yaşında Atina’ya gidip 20 yıl kalacağı Platon’un Akademi’sine (academia) giriyor. Bu döneme ilişkin bir dizi söylenti var. “Acaba Platon ile Aristo iyi anlaşıyor muydu?” “Aristo Akademi’den Platon’un ölümünden önce mi, sonra mı ayrıldı?”. Çelişik fikirler var. Atina döneminden sonra Aristo’yu Midilli ve Asos’da özellikle doğayı incelerken buluyoruz. Zooloji ve botanik alanındaki araştırmaları öncelikle bu dönemde yoğunlaşıyor.
Ardından Makedonya başkentinde Pella’da genç veliahd İskender’in öğretmenliğini yapıyor. Bu döneme ilişkin de çeşitli söylenceler var. İskender’in iyi bir öğrenci olup olmadığına ilişkin farklı görüşler var [RUSSEL]
Ardından ikinci Atina dönemi geliyor. Kendi okulunu, Liseyi (Lyceum) kuruyor ve kitaplarını yazıyor. Atina’da Makedon karşıtı siyasal görüşlerin artması üzerine Eğriboz adasına geçiyor ve birkaç yıl sonra M.Ö. 322’de 62 yaşında ölüyor.

ARİSTO ve BİLİM

Antik Yunan’da felsefe - din – bilim üçlüsünün bir arada olduğunu biliriz. İşte bu üçlü içinde Bilim deyince Aristo öne çıkıyor. Şimdi de yeryüzü – evren anlayışından başlayarak yaşam gözlemlerine uzanan bir yelpazede Aristo’nun bu yönüne göz atalım.

Yeryüzünün küresel yapısı antik Yunan’da iyi bilinen bir konuydu. Aristo da kendinden önceki çalışmalara ve kendi gözlemlerine dayanarak bunu vurguladı. Ufuktan gelen geminin önce direğinin, sonra gövdesinin görünmesi; farklı enlemlerde gözlem yapıldığında sabit gök cisimlerinin farklı açılardan görülmesi gibi deneyler bu küreselliğin işaretiydi. Dünyanın küreselliği konusunda kuşku yoktu. Zaten sonraki yüzyılda çevresi de ölçülecekti. (Erastotenes M.Ö. 240’da 40 000 km gibi oldukça doğru bir ölçüm yaptı [OSSERMAN s.9-21].


Diğer yandan Aristo’ya göre sürekli bir rüzgâr hissetmediğimize göre yeryüzü hareket etmiyordu. Dönmesi veya ilerlemesi söz konusu değildi.

Yeryüzünün hangi kök elemanlardan oluştuğu sorunu antik felsefenin Thales’ten beri tartışılan temel soruşlarından biriydi. Aristo öncesinde toprak – su – hava –ateş dörtlüsünde anlaşılmıştı. Aristo buna katlı olarak her bir kök-elemanın “doğal bir yeri” olduğunu ve o “doğal yere” gitmek istediğini belirtti. Toprağın doğal yeri yerkürenin merkeziydi. Bu nedenle havaya bıraktığımız cisim yere düşüyordu. Suyun doğal yeri yeryüzünün yüzeyiydi. Bu nedenle su derinlerden yeryüzüne çıkıyor ve akarsuları oluşturuyordu. Ateşin doğal yeri gökyüzüydü. Bu nedenle ateş ve duman gökyüzüne doğru uzanıyordu. Katı cisimlerin doğal yerinin yerkürenin merkezi olması önemli bir sorununu da çözüyordu: Yeryüzünün “altındaki” cisimler boşluğa düşmüyor. Çünkü doğal yeri olan “kürenin merkezine” yöneliyor.

Ayrıca bir cisim içinde ne kadar toprak kök-eleman elemanı varsa bu çekim o kadar güçlü olacaktır. Bunun bir sonucu olarak Aristo ağır bir cismin hafif bir cisimden daha hızlı düşeceği sonucuna vardı.
Yeryüzü durduğuna göre bütün gök cisimlerinin dünyanın çevresinde dönmesi gerekiyor. Yeryüzünde çeşitli düzensizlikler, çürüme, bozulma gözleniyor. Oysa özellikle yıldızlar çok düzenli hareket ediyor. 

Ay, gezegenler ve kuyruklu yıldızlar ise daha düzensiz hareketler yapıyor. Demek ki gök cisimlerinde yukarıda andığımız dört kök-elemana ek olarak bir de “kusursuzluk” kök-elemanı olmalı. Evreni yeryüzünü çevreleyen kristal küreler biçiminde düşünmeliyiz. Bu “kusursuzluk” kök-elemanı en dış kürede yer alan yıldızlarda en fazla miktarda olmalı. Kuyruklu yıldızlar, ay ve gezegenler daha az “kusursuzluk” kök elemanı ile daha alt kürelerde hareket etmeli. Örneğin kuyruklu yıldızların hareketi ayın hareketlerine göre daha “düzensiz” olduğu için kuyruklu yıldızlar yeryüzüne daha yakın olmalı.

Aristo’nun dinamik konusunda da gözlemleri ve geliştirdiği bir kuram var. Bu kapsamda bir cismin hareket etmesi için “hareket etmeyen hareket ettiricinin” gerekli olduğunu vurguluyor [RONAN s.109].

Yukarıda Aristo’nun doğa gözlemleri yaptığını belirtmiştik.
       Kabuklu deniz hayvanları, ahtapot, denizanası gibi canlılar özellikle ilgilendiği bir alandı. Örneğin denizkestanesinin ağzındaki bölgeyi ayrıntıları ile betimlediği için bu bölge günümüzde de “Aristo Feneri – Aristotle Lantern” adıyla biliniyor.
       Yunusların “balık” olmadığını ve köpek balıklarının “doğurduğunu” gözledi.
       Geviş getiren hayvanlarının çoklu mide yapıları olduğunu belirtti.
       Civcivin embriyolojik büyümesini inceledi. Bu konuda yaptığı gözlem günümüzde dünyanın en önemli 20 deneyinden biri olarak niteleniyor [HARRE, s. 27].
       Arıların topluluk yaşantısını gözlemledi ve kovandaki ilginç iş bölümünü anlattı
Bu doğa incelemeleri sonucunda Aristo yaklaşık 500 hayvanı sınıfladı [RONAN s. 110]. O “kanlı – kansız” diye başladı sınıflamasına. Bugün biz “omurgalı – omurgasız” diye sınıflıyoruz. Ama yine de birçok yakınlık ve ilginç yönler var. Örneğin balinaların yumurtlamadıklarını ve “balık” olmadığını anlamış. Ama emzirildiklerini gözleyememiş ve “memeli” olarak niteleyememiş.



Ayrıca Aristo’nun bu bilimsel çalışmalarını, gözlemlerini, kuramlarını çok akıcı bir dille kaleme aldığını belirtmeliyiz. Örneğin yağmurun oluşumunu şu biçimde anlatıyor: “… güneş, bilinen biçimde hareket ederken, değişim, oluşum ve zayıflama süreçlerini oluşturur. Böylece en iyi ve tatlı su her gün yükselir, buhar içinde erir, üst katmanlara çıkar, oradaki soğuk nedeniyle tekrar yoğunlaşır ve yeryüzüne döner.” Yer yer adeta şiirsel bir anlatıma ulaşan bu dili Çicero “altın bir nehrin akışına” benzetir.

 

ARİSTO MANTIĞI

Aristo deyince hemen aklımıza Aristo Mantığı geliyor. Aristo’nun kurucusu olduğu “klasik mantık-biçimsel mantık” (formal logic) kuşkusuz çok geniş bir konu. Burada yalnızca Aristo’nun amacını: salt düşünce yolu ile “doğru” ya ulaşmak amacını vurgulamak istiyorum.
Öznel bilgiye salt düşünce yolu ile ulaşmak için Aristo’nun öncülük ettiği çıkarım (syllogism – istidlal) konusunu incelemek için önce terimterm’lerle başlayalım. Terimler olumlu veya olumsuz bir niteleme veya eylem içermeyen sözcük veya sözcük gruplarıdır: “insan” veya “ölümlü” gibi. Bunlardan ikisini, birini özne (subject) diğerini yüklem (predicate) olarak kullanarak bir önerme (preposition) geliştirebiliriz:
1)      İnsanlar ölümlüdür.
Şimdi birinci önermede özne olan terimi (insan) yüklem olarak kullanan ikinci önermeyi yazabiliriz:
2)      Sokrates insandır.  
Bu iki önermeyi kullanarak sonuca ulaşabiliriz:
3)      Sokrates ölümlüdür.
Kuşkusuz buradaki çıkarım aşırı basitleştirilmiş bir örnektir. Öznelerin tekil - çoğul veya yüklemlerin olumlu – olumsuz olduğu durumlar, daha karmaşık yapılar geliştirilebilir. Ama ben çıkarımın veya daha genel bir yöntemle tümdengelim yaklaşımının temel amacını vurgulamak istiyorum: eğer “tüm”ü bilirsek –örneğin gözlemler yaparak tümevarım ile “tümü” öğrenirsek ve çıkarım gibi bir yöntemle düşünce ile “doğruya”, öznel hakkındaki bilgiye ulaşabiliriz. Artık öznel hakkında deney yapmamıza gerek yok! Yukarıdaki örneğimize dönersek “gerçekten ölümlü mü?” diye Sokrates’i öldürmeye çalışmak veya ölünceye kadar beklemek zorunda değiliz!

PAPALIĞIN YAKLAŞIMI

Aristo’nun bazı fikirleri kilisenin çok hoşuna gitti. Bu fikirlerin değiştirilmesi ve geliştirilmesi yasaklandı. Aristo donduruldu. “Skolastik” olarak nitelediğimiz eğitimde Aristo incelendi, okundu, her kelimesi anlaşılmaya çalışıldı. Özellikle doğa ile ilgili konuların yorumlanması gerektiğinde binlerce yıl temel başvuru kaynağı bu fikirler oldu.

a)      “Hareket Etmeyen Hareket Ettirici” fikri çok iyiydi. Yıldızları, güneşi, gezegenleri dünyanın çevresinde sürekli çevirmekten başlayarak dünyadaki her şeyi “işleten” bir Tanrı kavramı kiliseye çok uygundu.

b)      Gökyüzündeki kristal küreler ve özellikle gökyüzünün üst katlarında “kusursuzluğun” artması da uygun bir kavramdı. Tanrının ve Cennetin bu üst katlara yerleştirilmesi Gök - Tanrı inancından beri yerleşmiş bir inanç biçimiydi.

c)       Belki de hepsinden önemlisi tümevarımın kilise için çok yararlı bir uygulama olmasıydı. “Tüm” kuşkusuz Tanrı, Tanrı sözü, Tanrı eylemiydi. Tümü en iyi bilen kilise tümdengelim ile her öznel olay hakkında hüküm verebilirdi.

Bu konuda birçok örnek verilebilir. Bir örnek vermek gerekirse evrenin yeryüzünün ne zaman yaratıldığını öğrenmek için jeolojik zamanları incelemek gerekmez. Cambridge öğretim üyelerinden John Ligtfoot 1644’de kutsal kitaplarda adı geçen bütün peygamberlerin yaşam öykülerini, onlardan sonra gelen sapkınlık dönemlerinin sürelerini ardı ardına ekleyince evrenin M.Ö. 3929 yılında yaratıldığı sonucuna vardı [“The Harmony of the Four Evangelists among themselves, and with the Old Testament, with an explanation of the chiefest difficulties both in Language and Sense (1644)]. 10 yıl sonra, 1654’de bu kez gerçek bir din adamı İrlanda’da James Ussher daha hassas bir hesap yaptı ve evrenin M.Ö. 4004 yılında 26 Ekimi 27 Ekime bağlayan gece yaratıldığını belirledi! [Annales vetiris testamenti, a prima mundi origine deducti; Annalium pars posterior” (1654)]. Bu çalışmaların 17. Yüzyılın ortalarında Galilei ve Newton çağında, Batı Avrupa’da yürütüldüğüne özellikle dikkatinizi çekmek isterim.

Aristo’nun kilise tarafından “dondurulmasının” üzerinden yüzyıllar geçti. Avrupa kültürünü derinden etkileyen olaylar gelişti. Rönesans, Reform ve Keşiflerin etkileri çok derin oldu. Kurulu düzen de çeşitli tepkiler verdi. Örneğin her şeyin kaynağı olan Kutsal Kitapta yenidünyalardan da söz edilmiyordu.

Katolik Kilisesi önce her türlü inançsızlığın yasaklaması yolunu seçti. İspanyol, Portekiz ve Roma engizisyon düzenlerinin kuruluş tarihlerinin sırasıyla 1478, 1536 ve 1542 olduğunu göz önüne aldığımızda ilk tepkinin yasaklama olduğunu görüyoruz. Ayrıca gelişmeleri tevil etmeye çalışanlar oldu örneğin İncil tarihçisi Benito Arias Montano “İncil’e göre Hazreti Süleyman’ın gemileri servetlerini Peruaim’den taşımıştı. Belli ki Peru isimli altın zengini ülkeye uğramıştı” (1572). Yada gelişmelerin sansasyon yaratacak ve kamuoyunu oyalayacak yönleri yaratılıp vurgulanmaya çalışıldı. Örneğin Amerika hakkında yazılar yazan gezginler Hans Staden, Jean de Léry ve André Thévet Amerika kıt'asındaki –tümüyle uydurma- yamyamlık olaylarını anlattılar. Ama sonunda acı gerçeğin itiraf edilmesi kaçınılmaz hale geldi: Cizvit gezgin José de Acosta: “Batı Hint adalarına vardığımda başıma gelenleri anlatacağım. Şair ve Filozofların “Sıcak Kuşak” ile ilgili yazılarını okumuş biri olarak Ekvator’a ulaştığımızda kavurucu sıcağa dayanamayacağıma kendimi inandırmıştım. … Aristo’nun Meteorologika’sına ve felsefesine gülmekten başka çarem yoktu; zira onun kurallarına göre bu yerde ve bu mevsimde her şeyin sıcaktan kavrulması gerekirken, ben ve arkadaşlarım üşüyorduk.” [GRAFTON].

BİLİMSEL DEVRİM

Bilimin tanımı, bilimsel yöntemin ne olduğu çok geniş boyutlu bir konudur ve günümüzde bile Bilim Felsefesi kapsamında tartışılmaktadır [YILDIRIM, 2008]. Diğer yandan Bilimsel Devrim olarak nitelenen büyük aşamanın kuramsal boyutunu özellikle Francis Bacon, “Novum Organum” (1620) ve Réne Descartes’a “Discours de la méthode pour bien conduire sa raison, et chercher la verité dans les sciences” (1637) borçlu olduğumuzu biliyoruz.

Devrimin uygulamasına gelince XVI, XVII ve XVIII. yüzyıllarda yaşayan birkaç ismi anarsak sanıyorum devrimin büyüklüğü için başka bir açıklama gerekmeyecektir:

  • ·         Nicolaus Copernikus’un - Mikołaj Kopernik (1473-1543)
  • ·         Galileo Galilei’nin (1564 – 1642)
  • ·         Tycho Brahe (1546 – 1601)
  • ·         Johannes Kepler (1571 – 1630)
  • ·         Isaac Newton (1643 – 1727)
XVIII. yüzyıl ortalarına geldiğimizde Galileo’nun deyimiyle bilim buyruk tanımaz hale gelmiş [BOLLES] ve Aristo’nun dokunulmaz kuramlarından pek bir şey kalmamıştı.

Şimdi dikkatimizi bilime, bilimsel yönteme ve Aristo’da neyin eksik olduğuna yöneltebiliriz. Bilimin kapsamının ne olduğu konusunda çeşitli tanımlar yapıldığı gibi bilimsel yöntemin hangi adımları izlediği konusunda da çeşitli farklı görüşler vardır [YILDIRIM 2001]. Örneğin Einstein: “Bilim her türlü düzenden yoksun duyu verileri ile mantıksal olarak düzenli düşünme arasında uyumluluk sağlama düşüncesidir” [EINSTEIN, s. 91] derken gözlemlerin sonuçlarının “düzensiz” gördüğünü belirtir. Oysa Russell “Bilim, gözlem ve gözleme dayalı akıl yürütme yoluyla önce dünyaya ilişkin olguları, sonra bu olguları birbirine bağlayan yasaları bulma çabasıdır” RUSSELL, s. 8] diyerek bu olguları düzenli bulduğunu ve bu düzeni ortaya çıkartmak istediğini vurgular.

Konumuz açısından bilim felsefesinin derinliklerine girmeden bilimsel yöntemin ne olduğuna bakabiliriz. Ne de olsa “Bilim dediğimiz etkinliğin asıl özelliğini ürettiği bilgiden çok bilgi üretme yönteminde aramalıyız” [YILDIRIM, 1995 s.3]. Bilimsel yöntemin çok basit olarak aşağıdaki adımlardan veya onların çeşitli türevlerinden oluştuğunu söyleyebiliriz:

       Gözlem yapılacak – Sorun dikkat çekecek
       Hipotez geliştirilecek
       Hipotezi doğrulayan deney yapılacak
       Sonuç matematiksel biçimde ifade edilecek
       Yayınlanacak
       İnceleme, eleştiri ve geliştirme yapılacak

Aristo’nun çok fazla gözlem yaptığına değinmiştik. Özellikle gözlem için teknolojik araçların çok yetersiz olduğu bir çağda bu konuda bir çığır açtığından kuşku duyamayız. Bu gözlemlere dayanarak çeşitli hipotezler de geliştirdi.

İşte bilimsel yöntemden sapma burada belirgin. Çünkü daha önce değindiğimiz gibi Aristo geliştirdiği hipotezleri “tüm” olarak kabul ediyor ve “doğru düşünme” yöntemini kullanarak öznel olaylar hakkında karar verebiliyordu! Deney yapmaya gerek yoktu! Hepimizin bildiği gibi Galileo farklı ağırlıkta iki cismi yüksek bir yerden aşağı bırakarak düşme zamanlarını gözledi. Deney bu kadar basitti. Oysa Aristo ağır cisimlerin (daha fazla toprak kök elemanına sahip olduklarına göre) hafif cisimlerden daha hızlı yere düşeceklerini öngörmüştü. Bu konuda çok basit bir deney yapmayı bile gerekli görmemişti. Belki de daha çarpıcı olarak erkek-kadın dişleri belirtilebilir. Aristo’ya göre: Erkekler daha güçlü kuvvetli. Daha çok yemek yiyorlar. Demek ki erkeklerin daha fazla dişleri var! Aristo, çevresindeki erkek ve kadınların dişlerini saymak gibi çok kolay bir deneye bile başvurmadan sonuca varabiliyordu.

Yine Bilimsel Yöntemimizin adımlarına dönersek Aristo’nun gözlemlerini ve tezlerini geniş bir biçimde ama matematik kullanmadan edebi bir dille yazdığını biliyoruz. Günümüzde ise bilimin vardığı sonuçlar elden geldiğince basit formüllerle, eğer bu olanaksızsa temel ilkeler ve modeller biçiminde sunulur. Çünkü “matematik dilinde denklemler şiire benzer. Eşsiz bir doğrulukla gerçekleri dile getirir ve oldukça kısa ifadelerle ciltler dolusu bilgiyi aktarırlar” [GUILLEN s. 3].

Son olarak -ama bence Aristo konusunda en önemli sorun olarak- onun fikirlerinin dondurulduğunu, 2000 yıl boyunca tartışılıp geliştirilmediğini görüyoruz.

Yine hareket fiziğinden bir örnek alırsak Newton hareket yasalarını kütlenin değişmezliği üzerine kurmuş ve

diyerek büyük bir kuvvetle büyük bir ivmeye ulaşılacağını kanıtlamıştı. Yaklaşık 200 yıl sonra Einstein ise ışık hızının sabit olduğunu, kütlenin değişebileceğini öne sürdü:


Einstein, Newton’u yalanlamadı. Newton devrinde düşünülemeyecek hızlara ulaşılması durumunda gözlenebilecek bir eksiğini düzeltip geliştirdi.

Kuşkusuz bilgi birikimi, bilimsel gelişme ve buluşlar çok eski çağlara ve çok farklı coğrafyalara uzanır. Çin uygarlığında kağıt, basım, pusula, barut, ipek…gibi çok önemli buluşların yapıldığını biliyoruz. İslam uygarlığında ise balistik silahlar, petrol - kerosen lamba,  renkli cam, dışbükey / içbükey ayna, su arıtma – alkol damıtma, çeşitli kimyasallar bulundu.

Diğer yandan Batı ve Orta Avrupa’da XVI. yüzyılda başlayıp XVIII. yüzyılın sonlarına dek süren Bilimsel Devrim ile bilgi üretmenin yöntemi bulundu. Ardından gelen dönemde bilim ve teknolojideki büyük atılımları bu yönteme borçluyuz.

SONUÇ ve DEĞERLENDİRME

Aristo’nun çok kötüye kullanıldığını ve bu anlamda bir “kötü örnek” oluştuğunu düşünüyorum. Öncelikle Aristo –Rafael’in freskinde görüldüğü gibi- dikkatimizi bir parçası olduğumuz doğaya yöneltti. Belki birçok yanlış yaptı. Ama ardından gelenler onu 2000 yıl dondurarak çok daha büyük bir yanlış yaptılar. Bir anlamda hiçbir dogmanın sonsuza kadar yaşayamayacağını kanıtlanmış oldu.

 

KAYNAKÇA

BOLLES, Edmund Blair, TÜBİTAK Yayınları, 2000.
EINSTEIN, Albert; “The Fundemantals of Teoretical Physics”, Science, 1940.
GRAFTON, Anthony; “Yeni Dünyalar – Eski Metinler”, Kitap Yayınevi, 2004.
GUILLEN, Michael; “Dünyayı Değiştiren Beş Denklem”, TÜBİTAK Yayınları, 2001.
HARRE, Rom; “Büyük Bilimsel Deneyler”, TÜBİTAK Yayınları, 1994.
OSSERMAN, Robert, “Evrenin Şiiri”, TÜBİTAK Yayınları, 2000.
RONAN, Colin, A.; “Bilim Tarihi”, TÜBİTAK Yayınları, 2003.
RUSSEL, Bertrand; “History of Western Philosophy”, Unvin Universal Books, 1967.
RUSSEL, Bertrand, “Religion and Science
YILDIRIM, Cemal, “Bilimin Öncüleri”, TÜBİTAK Yayınları, 1995.

YILDIRIM, Cemal, “Bilim Felsefesi”, Remzi Kitabevi, 2008.