29 Mayıs 2024 Çarşamba

Sualtı Arkeolojisi

Önümüz yaz. Sanırım tatil planları yapıyorsunuz, belki de çoktan yaptınız. Bu güzel bahar günlerinde, yaz tatili öncesinde ağır düşünsel konulara girmeyeyim, sizlerle sualtı arkeolojisi konusunda bir şeyler paylaşayım dedim. Bazı dostlarım benim deniz – tekne - yelken sevgimi hatırlar. Dalış ve sualtı arkeolojisine duyduğum ilgi de buradan kaynaklanıyor.

Birkaç yüzyıl öncesine dek bir dizi uygarlığın Akdeniz çevresinde geliştiğini ve yurdumuzun Akdeniz ve Ege kıyılarının sualtı arkeolojisi açısından çok zengin olduğunu biliriz. Bu da tarih ve deniz sevenlere eşsiz güzellikler sunuyor. Su altında kalan arkeolojik eserler bir açıdan şanslı! Talan edilmeleri çok daha zor. Ayrıca su ve kum birçok durumda onları koruyor. Öyle ki eserlerin, su yüzüne çıkarıldığında özel yöntemlerle korunmaları gerekiyor. Yüzyıllarca, belki de ben yıllarca maruz kaldıkları basınç üzerlerinden kalkıyor, su yerine havadaki gazlarla karşılaşıyorlar,  ayrıca hemen tuzdan arındırılmaları gerekiyor çünkü sudan çıkınca tuz çabucak kristalleşiyor... Bazı durumlarda sualtı arkeologları ve konservatörler bir seramik vazo veya tabağı ancak, yıllarca çalıştıktan sonra müzeye verebiliyor. Oysa bizim bu güzellikleri su altında seyretmemiz oldukça kolay!

Deniz kazalarında batmış gemilere ve onların yüklerine ek olarak, suya gömülmüş koca kentler, limanlar da var. İklim değişimi, depremler, nehirlerin alüvyon taşıması gibi nedenlerle kıyı kenar çizgisi değişiyor. Son buzul çağının bitiminden (Jeoloji terimleri ile konuşursak, Holosen döneminin başlarında, günümüzden 11 000 – 12 000 yıl öncesinden) beri Dünyanın su seviyesi 100 - 200 m kadar yükselmiş. İngiltere-İskoçya-İrlanda, Avrupa kıtasından; İskandinav ülkeleri Danimarka’dan; Japonya Asya’dan ayrılmış. Akdeniz, Karadeniz’e bağlanıp İstanbul boğazı oluşmuş. Birçok antik kent de su altında kalmış. Örneğin İzmir - Urla’da İonya kenti Klazomenai ve Antalya - Kekova’daki Likya kenti Dolychiste. (Suların yükselmesi küresel bir eğilim. Bir de buna karşıt yerel gelişmeler var. Örneğin Küçük Menderes nehrinin taşıdığı alüvyonla kıyı çizgisi değişmiş ve antik liman kenti Ephesus, günümüzde denizden yaklaşık beş kilometre içeride kalmış.)

Batık gemilere gelince, sanırım Uluburun Batığından başlamalıyız. En azından yaşına duyduğumuz saygı bunu gerektiriyor. Kaş - Uluburun’da 1982’de bir batık gemi bulunmuştu. İncelemeler sonunda 15 metrelik bu geminin Geç Tunç çağında Kıbrıs veya Kenan’da (günümüz Filistin – Lübnan) inşa edildiği ve MÖ. 1300 dolayında Kaş - Uluburun’da battığı anlaşıldı. Bu niteliği ile Uluburun Batığı, Dünyanın bilinen en eski gemisidir. Günümüzde Bodrum Sualtı Arkeoloji Müzesinde bu gemi ve geminin kargosundan çıkarılan çok ilginç eserler sergilenmektedir.

360 Derece Tarih Araştırmaları Derneği (https://360derece.info/) İzmir – Urla’da bu geminin bir


canlandırmasını (reanimasyon-replica) inşa etti ve 2005’te “Uluburun” adıyla denize indirdi.  Amaç, rota, hız, navigasyon, yelken kullanımı, tekne yönlendirmesi gibi denizcilik tekniklerinin Tunç Çağındaki durumunu incelemekti. Uluburun, Türkiye ve Kıbrıs kıyılarında dolaştı. Günümüze kadar 3000 deniz mili yol yapan tekne, Urla İskele’de görülebilir.

İşin ilginç yanı 360 Derece Tarih Araştırmaları Derneği, bir “Uluburun” daha inşa etti ve bunu Kaş Hidayet koyunda Kaş Sualtı Arkeoparkında batırdı. Bir başka Arkeopark da İzmir – Mordoğan’da var. Burada deniz canlılarının yuva yapması için oluşturulan ortam yanında antik bir gemi canlandırması ve bir nakliye uçağı batırılmış. Bence ilginç bir dalış noktası.

360 Derede Tarih Araştırmaları Derneğinin bir başka ilginç projesi de “Kybele” adı verilen bir antik



tekne canlandırması ile Akdeniz’in öbür ucundaki Marsilya’ya uzanan bir yolcluk oldu. Bu kez canlandırılan tekne “Bireme” tipi 20 kürekli ve yelkenli tekneydi. Foça (antik çağdaki adıyla Phocaea) – Marsilya (antik çağdaki adıyla Massalia) rotası, Massalia’nın İonya kenti Phocaea’nın kolonilerinden biri olması nedeniyle belirlenmişti.  Haziran 2009’da yola çıkan Kybele, 54 günde Yunanistan, İtalya ve Fransa kıyıları boyunca 1700 deniz mili yol alıp Marsilya’ya ulaştı.

Yukarıdaki satırlarda Urla, Mordoğan, Kaş, Kekova gibi birkaç yer ismi andım. Bütün deniz - yüzme sevenlerin dalgıç brövesi almasını ve tüple dalışın zevkini tatmalarını içtenlikle öneririm. Böylece yalnız tarihi güzellikleri değil, çeşitli deniz canlılarının güzelliğini de inceleyebileceksiniz. Ama son olarak tüple dalmadan, su yüzeyinde ilerlerken maske ile antik çağdan kalan güzellikleri izleyebileceğiniz üç yer sıralayayım:

·         Muğla - Datça Knidos’ta mendireğin hemen dışında 5-6 m derindeki yüzlerce anfora var.

·         Fethiye'de Gemiler Adasında kıyıda yürünebilir, maskeyle yüzülebilir.

·         Antalya Demre – Kekova Adasına geçmenizi Simena antik kentini görmenizi önerebilirim.

 

 

 


30 Nisan 2024 Salı

Hakikat Sonrası - Komplo Teorileri

 

Aslında yalanın, yanlış bilgilerin, haberlerin, dedikoduların, komplo teorilerinin tarihi çok eskilere uzanıyor. Darwin doğadaki aldatma, kandırma düzenine dikkat çekiyor. İnsanlar birbirlerine güvenerek sosyalleşince “hakikat” önem kazanıyor ve aşağıda değineceğim gibi, ne yazık ki günümüzde bu önemi yitiriyoruz.


Hatta yalanı çok yüksek sesle söylersek ve defalarca yinelersek doğru sanılacağını da öğrendik (Bkz. George Orwell, 1984). Kavramlar belirgin biçimler aldığında özel kelimeler, terimler geliştiriliyor. 2016 Yılında Oxford Sözlüğü, yılın kelimesini “hakikat sonrası” (post truth) olarak belirledi ve sözlüğe aldı. Ardından bu kavram çok daha fazla yaygınlaştı, yerleşti ve otoriter rejimlerin çok sık kullandığı bir yöntem oldu. Donald Trump, bu konuda çok iyi bir örnek. Seçim öncesinde ve sonrasında yalan haber (fake news) bombardımanına uğradık. Barack Obama’nın ABD’de doğmadığı, rakibinin babasının John F. Kennedy suikastına karıştığı, resmi sayılarla %5 olan işsizlik oranının aslında % 42 olduğu, NewYork gibi Demokrat Partinin çoğunlukta olduğu eyaletlerde yasaların, doğum sonrasında çocuğunuzu öldürmenize izin verdiği... gibi yalan ifadelerin seçimde işe yarayabileceği düşünülebilir. Ama bu gibi yalanlara alışınca, Trump’ın Manhattan’da oturduğu binanın yüksekliği, 11 Eylül 2001’de İkiz Kulelere yapılan saldırıda binadan atlayanları izlediği (aslında 6 km uzaktaydı), daha önce yazdığı bir kitapta İkiz Kulelere saldırılacağını öngördüğü (kitapta böyle bir şey yok)... gibi yanlışlanması çok kolay olan yalanlara uzanılıyor. İnternetin ve sosyal medyanın giderek yaygınlaşması ile “hakikat sonrası” da gidrek yaygınlaştı. “Hakikatın” değerli olduğu dönemde, yalan söyleyen, yalanı anlaşılınca –en azından- utanırdı, “hakikat sonrasında” bir eşik geçiliyor ve söylenenin “hakikat” olup olmadığına söyleyen ve dinleyen aldırmıyor!

Doğruluğu konusunda kanıt olmayan kapsamlı teorilere ise komplo teorisi diyoruz ve bunlarla mücadele etmek daha da zor. Çünkü siz bazı kanıtlar sıraladıkça onlar yeni komplolardan söz ediyorlar. Ünlü komplo teorileri, düz Dünya, uzaylılar, uçan daireler, birkaç ailenin Dünya’ya egemen olması... gibi sıralanabilir. Bu temel teoriler zaman-zaman Masonluk, İlluminati, Yahudilik  vb. pop – kültürün birçok unsuru ile zenginleşiyor. Düz Dünyacılara, uçakların, gemilerin rotalarını, milyonlarca bilim insanının görüşlerini, haritacıların, havacıların, denizcilerin deneyimini anlatırsanız, “İlluminati o kadar güçlüdür ki herkesi kandırır” diyebilirler. 

Sosyal psikolog Leon Festinger’in Bilişsel Uyumsuzluk (cognitive dissonance) kuramına göre kişi kendi inançların aykırı bir bilgi alınca veya bir eylemle karşılaşınca  tutarsızlığı fark eder, huzursuz olur ve kişisel inançları doğrultusunda bir eylem ve yol bulmak ister. Festinger’in ünlü gözlemi 1950’lerde ABD’de Kıyamet Günü (Doomsday) tarikatı ile ilgili. Tarikat lideri kıyametin kopacağı, sellerin depremlerin yeryüzünü alt – üst edeceği tarihi, saati duyuruyor ve tarikat yolunda olmayanların öleceğini belirtiyor. Müritler o gün ve saatte toplanıp bekliyorlar. Kıyamet kopmayınca, lider bir açıklama yapıp müritlerin gönderdiği pozitif enerji ile kıyameti önlediklerini ve dünyanın kurtarıldığını söylüyor. Kuşkusuz müritler gayet mutlu!

İnsanlar –doğruluğu çok kuşkulu olsa da- bir “sisteme” ve inandıkları sistemi destekleyen – yine doğru olmasa da- her türlü habere, bilgiye, teoriye “inanmak” isitiyorlar. Yani kitle de çok masum değil! Bu anlamda kandırılmaktan çok kanmak istediğimizi, bazı yalanları hoşgördüğümüzü söyleyebiliriz.

Bireyin gelişmesini engelleyen batıl inançların ve kör taassubun karşısında olanların; özgür düşünceye, aydınlanmaya, akıl ve bilime karşı olup dogmatik yaklaşımı sürdürenlerin olumsuz tepkilerini anlaması kolay. Ama geniş kitlelerin olumsuz tutumlarına karşı en doğrun yaklaşımın yine akıl ve bilim olduğuna inanıyorum. Hani Karl Popper bilimsel teorilerin “yanlışlanabilir” olması gerektiğini söyler ya (Logik der Forschung, 1934); hiçbir bilimsel temeli olmayan komplo teorileri hiçbir zaman yanlışlanamaz! Kandırılmaya karşı uyanık olmalı, akıl ve bilmin yol göstericiliğinden ayrılmamalıyız.  

31 Mart 2024 Pazar

BAHAR VE MİTOLOJİ

 


Mart geldi, ardında Nisan ve Mayıs var. Günler uzamaya devam ediyor. Baharın gelişi Kuzey yarımküredeki tüm kültürlerde kutlanmaya başladı. Yeraltı tanrısı Hades izin verdi ve bereket tanrıçası Demeter’in güzel kızı Persephone yeraltından çıktı. 

Sümer'de İnanna, Akad’da İştar, Kenan’da Astarte, Tengrizim’de Umay, Antik Yunan’da Afrodit, Roma’da Venüs aşk, üreme, bereket tanrıçaları. Hepsi baharımıza, yazımıza bereket getirsin (bu arada kadın olduklarına da değineyim). Hatta Athena örneğinde gördüğümüz gibi bazıları ayrıca (sanırım kışı yendikleri için) savaş tanrıçaları (ne kadar güzel bir “savaş” anlayışı!)

Mitoloji ve mitler çok ilginç bir konu. Mitler kaynağı bilinmeze uzanan, bin yılların süzgecinden geçmiş, insan ve doğa hakkında çok ilginç ipuçları veren metinler. Hani masallar “deve tellal iken, pire berber iken, ben ninemin beşiğini tıngır-mıngır sallar iken” diye başlar ve dinleyiciyi çevresinde görüp yaşadığı dünyadan uzaklaştırır ya; mitler de bizi hiç de “gerçekçi” olmayan öyküler anlatarak, insanlığın temel sorunlarına ve insanın doğa yorumuna yönlendiriyor.

Gılgamış Destanı, Sümerler (MÖ. 4 bin) döneminde yazıya geçmiş – her halde önce sözlü olarak aktarılan- ilk edebi metin.  Tabletlere yazılmış, bir kitap oluşturacak kadar uzun, evrensel bir metin, bir mit.

Batı uygarlığı için çok önemli bir kaynak Homeros’un (MÖ. 8. yy) İlyada ve Odysseia epik şiirlerinde  anlattığı Antik Yunan mitolojisi.

Türk mitolojisi de Gökbörü, Ergenekon, Oğuz, Manas, Alp Ertunga gibi destanlara uzanıyor. Bu Orta Asya efsanelerinin izlerini MS. 6-7 yy. Çin  yazılı kaynaklarında buluyoruz. Çok önemli bir başka destanımız da, MS. 14-15 yy.’da yazıya geçse de kökleri çok eskilere uzanan Dede Korkut öyküleri.

Mitolojide ilgimizi çeken bir özellik, binlerce yıla uzanan geçmişleri. Örneğin Utna Pişte’nin Gılgamış’a anlattığı tufan öyküsü, binlerce yıl sonra kutsal kitaplarda Nuh Tufanı olarak yer alıyor. Ayrıca Utna Pişte, ölüm sonrasını niteleyen yeraltı dünyasına, “öbür dünyaya”, bir denizi (veya nehri) kayık (veya yelkenli) ile aşarak ulaşılıyor. Tıpkı binlerce yıl sonra Michelagelo’nun Cappella Sistina tavanına çizdiği  gibi. Sırat köprüsü, bilgi ağacı, cennetten kovulma gibi kavramlar da çok eski mitlerde yer alıyor.

Homo sapiens-sapiens, ölümlü olduğunu biliyor. Ölümden sonraki, ölümsüz dünya inancını, 10-15 000 yıl önceye uzanan bütün Neolitik kültürlerde, gömme törenlerinde, mezar yapılarında, mezarlarda bulunan eşyalarda görüyoruz. Ölümsüzlüğe kavuşmak bütün mitlerde temel bir konu. Antik Yunan mitlerinde tanrıları insanlardan ayıran temel özellik ölümsüz olmaları. Yoksa fizyolojileri, hırsları, zayıflıkları... insanlara benziyor. Ama burada yaman bir çelişki var: ölümsüz olmak, “ölümün ötesine geçmek” için önce ölmek gerekli!

Bir diğer ortak tema da “yolculuk”. Gılgamış-Enkidu, Odisseus, Orpheus, Jason, Deli Dumrul gibi kahramanlar zorluklarla dolu uzun yolculuklar yapıyor ve canavarları yeniyor.  Bence bu da yaşamın zorlukları, insanoğlunun gelişmesi, dışsal veya içsel yolculuklarımız, nefis mücadelesinin zorlukları gibi kavramlara işaret ediyor.

Birçok mitolojik kahramanın ve onların savaştıkları canavarların üstün nitelikleri var, ama Achilleus’un topuğu, Samson’un saçları gibi, bir de zayıf yönleri var. Bütün konu bu zayıf yönü bilmek.

Mitolojide, çeşitli inanç sistemlerinde ve günümüzde kullandığımız dile yansıyan ifadelerde 3, 7, 40 gibi bazı sayılara özel bir önem verildiğini görüyoruz. Sanırım en belirgin olanı “üç”:

Yunan mitolojisinin temelinde üç kardeş: Zeus (karalar), Poseidon (denizler) ve Hades (yeraltı) tanrıları var. Truva efsanesi üç güzelden ( Hera, Athena ve Aphrodite) hangisinin en güzel olduğunun seçilmesi ile başlıyor. Yolculuklar, sınavlar, periler...hep üç tane. Bu güzel sayıya tek tanrılı dinlede ve gündelik yaşamıızda da sıklıkla raslıyoruz.

“Kırk” da bu özel sayılardan biri:

·         Dede Korkut efsanelerinde anılan cengaver Burla Hatun’un yanında kırk savaşçı kadın var.

·         Birçok inancın (örneğin Hinduların Chaturmas) festivali kırk gün sürüyor.

·         Musevi inancına göre, Hz. Musa'nın tanrı ile buluşmak için Sina dağına çıkması (ve 10 emirle geri dönmesi) kırk gün sürüyor. 

·         Hristiyan inancına göre, Hz. İsa dirilişinden (resurrection) sonra kırk gün Kudüs’te dolaşıyor ve çeşitli kişilere görünüyor ve ardından göğe yükseliyor (ascension).

·         İslam inancına göre, Hz. Muhammed kırk gün oruç tuttuktan sonra, Cebrail gelip Kur’anı Kerimi söylemeye başlıyor.

·         Tasavvuf geleneğinde kırk günü çilehanede geçirmek özellikle önemli

·         Osmanlı Sarayında Has Odada kırk ağa var.

·         Bir fincan kahvenin kırk yıllık hatrı var.

·         Ali Baba’nın kırk haramisi var...

Liste uzar gider. Bence bu gibi örneklerde “kırk”, bir yandan “çok” anlamında, bir yandan da “olgunlaşma-erginleşme süresi” anlamında kullanılmış.

Binlerce yıldan günümüze ulaşan, sözlü gelenekten başlayarak, edebiyatın, tarihin, arkeolojinin sosyolojinin temel netinleri olarak kitaplaşan mitolojinin bize anlattığı ve anlatacağı çok şey var.