30 Haziran 2024 Pazar

Melos Diyaloğundan Bu Yana

 

Haziran ayı oldukça sıcak geçti. Birçoğumuz zihin veya beden olarak tatilde. Bir yandan da Dünyanın dört bir köşesinden, Filistin’den ve Ukrayna’dan gelen korkunç haberler hepimizi derinden etkiliyor ve vicdanımızı sarsıyor. Rusya’nın Ukrayna’yı; İsrail'in Gazze’yi işgali ve çeşitli ülkelerdeki yöneticilerin / toplumların tepkileri / tepkisizlikleri çok düşündürücü. Bu vahşet suçunu neden işliyorlar, çünkü yapabiliyorlar!

Üniversitelerin Uluslararası İlişkiler Bölümlerinde bu konuda ele alınan klasik bir örnek var: Melos Diyaloğu. Atina ile Sparta çevrelerinde gruplanmış şehir devletleri, Peleponez savaşları adı verilen bir dizi savaş içindeler. MÖ. 426’da Atina, Ege denizindeki küçük Melos adasına büyük bir donanma ve çok sayıda asker göndererek adayı kuşatıyor. Melos, Dor olan etnik kökenleri nedeni ile Sparta’ya yakın ise de savaşta tarafsız kalan bir küçük ada - şehir devleti. Bu devletin yöneticileri ile Atinalı donanma komutanı arasındaki diyalog Thucydides’in History of the Peloponnesian War adlı kitabında anlatılıyor. Tarafların argümanları şöyle özetlenebilir:


1) Atinalılar Meloslulara bir ültimatom verir: teslim olup Atina'ya haraç ödeyecekler ya da yok olacaklardır. Atinalılar durumun ahlaki olup olmadığını tartışarak zaman kaybetmek istemezler çünkü pratikte güç haklıdır ya da kendi deyimleriyle "güçlüler yapabileceklerini yapar, zayıflar ise çekmeleri gerekeni çekerler".

2) Meloslular kendilerinin düşman değil tarafsız bir şehir olduklarını, dolayısıyla Atina'nın onları fethetmesine gerek olmadığını savunurlar. Atinalılar ise Melos'un tarafsızlığını ve bağımsızlığını kabul ederlerse zayıf görüneceklerini söylerler. (Adalet ve vicdan konu dışıdır.)

3) Meloslular bir istilanın diğer tarafsız Yunan devletlerini telaşlandıracağını ve kendilerinin de istila edileceği korkusuyla Atina'ya düşman olacaklarını savunurlar. Atinalılar ise diğer Yunan devletlerinin bu şekilde davranma ihtimalinin düşük olduğunu, Atina’ya karşı silahlanmak istemeyeceklerini söyler. Melos'u fethetmek Atina'nın gücünü gösterecek ve isyan etmeği düşünenleri caydıracaktır. (Saldırgan korku salmalıdır.)

3) Meloslular savaşmadan boyun eğmenin utanç verici ve korkakça bir davranış olacağını savunurlar. Atinalılar Meloslulara gururlarını bir kenara bırakmalarını tavsiye eder çünkü adil bir savaşla karşı karşıya değildirler ve yenilgi yok olmak anlamına gelecektir. (Utanç, gurur anlamsız kavramlardır ve saldırganın adil davranma kaygısı yoktur.)

4) Meloslular tanrıların yardımına sahip olacaklarını, çünkü konumlarının ahlaki açıdan adil olduğunu savunurlar. Atinalılar ise tanrıların müdahale etmeyeceğini, çünkü güçlülerin zayıflara hükmetmesinin doğal bir düzen olduğunu savunurlar. (Tanrılar da zayıfı korumaz.)

5) Meloslular Spartalı soydaşlarının kendilerini savunmaya geleceğini iddia ederler. Atinalılar, Spartalıların Melos'ta bir çatışmayı göze alacak kadar çıkarları olmadığını ve Atina'nın daha güçlü bir donanmaya sahip olduğunu belirtirler. (Kendileri açısından zorunlu olmadıkça, soydaşla ve dostlar da canlarını tehlikeye atmaz.)

6) Atinalılar Melosluların gerçekçilikten yoksun tavırları karşısında şaşkınlıklarını ifade ederler. Kendilerinden çok daha güçlü bir düşmana, özellikle de makul şartlar sunan bir düşmana boyun eğmenin utanılacak bir şey olmadığını yinelerler. (Acı gerçeklere boyun eğmek gerekir.)

Meloslular fikirlerini değiştirmez ve Atina elçilerini kibarca geri çevirirler. Atinalılar adayı kuşatırlar. Sonunda  Melos teslim olur, ama çok geç! Atinalılar büyük bir katliama girişir, askerlik çağındaki bütün erkekleri öldürürler, kadın ve çocukları esir alırlar.

Çok acı değil mi? 2500 yıl sonra bugün de hâlâ aynı noktadayız. Ama umudumuzu kaybetmeyelim, çünkü Gazze’deki vahşet karşısında (İsrail de dahil) çeşitli ülkelerde, ABD Üniversitelerinde birçok protestolar, gösteriler ve bazı uluslararası kurumlarda adalet çağrıları da görüyoruz. Oysa devlet yöneticilerinde benzer bir yakalaşımı hiç yok. Bu durumun bize izlenecek yolu gösterdiğini düşünüyorum. Bireylerdeki adalet, vicdan, erdem... gibi duygu ve düşünce ilkelerini geliştirmemiz ve bunları yönetimlere yansıtmak için demokrasi talebini yükseltmemiz gerekiyor. Daha çok yolumuz var!

 

 

 

 

29 Mayıs 2024 Çarşamba

Sualtı Arkeolojisi

Önümüz yaz. Sanırım tatil planları yapıyorsunuz, belki de çoktan yaptınız. Bu güzel bahar günlerinde, yaz tatili öncesinde ağır düşünsel konulara girmeyeyim, sizlerle sualtı arkeolojisi konusunda bir şeyler paylaşayım dedim. Bazı dostlarım benim deniz – tekne - yelken sevgimi hatırlar. Dalış ve sualtı arkeolojisine duyduğum ilgi de buradan kaynaklanıyor.

Birkaç yüzyıl öncesine dek bir dizi uygarlığın Akdeniz çevresinde geliştiğini ve yurdumuzun Akdeniz ve Ege kıyılarının sualtı arkeolojisi açısından çok zengin olduğunu biliriz. Bu da tarih ve deniz sevenlere eşsiz güzellikler sunuyor. Su altında kalan arkeolojik eserler bir açıdan şanslı! Talan edilmeleri çok daha zor. Ayrıca su ve kum birçok durumda onları koruyor. Öyle ki eserlerin, su yüzüne çıkarıldığında özel yöntemlerle korunmaları gerekiyor. Yüzyıllarca, belki de ben yıllarca maruz kaldıkları basınç üzerlerinden kalkıyor, su yerine havadaki gazlarla karşılaşıyorlar,  ayrıca hemen tuzdan arındırılmaları gerekiyor çünkü sudan çıkınca tuz çabucak kristalleşiyor... Bazı durumlarda sualtı arkeologları ve konservatörler bir seramik vazo veya tabağı ancak, yıllarca çalıştıktan sonra müzeye verebiliyor. Oysa bizim bu güzellikleri su altında seyretmemiz oldukça kolay!

Deniz kazalarında batmış gemilere ve onların yüklerine ek olarak, suya gömülmüş koca kentler, limanlar da var. İklim değişimi, depremler, nehirlerin alüvyon taşıması gibi nedenlerle kıyı kenar çizgisi değişiyor. Son buzul çağının bitiminden (Jeoloji terimleri ile konuşursak, Holosen döneminin başlarında, günümüzden 11 000 – 12 000 yıl öncesinden) beri Dünyanın su seviyesi 100 - 200 m kadar yükselmiş. İngiltere-İskoçya-İrlanda, Avrupa kıtasından; İskandinav ülkeleri Danimarka’dan; Japonya Asya’dan ayrılmış. Akdeniz, Karadeniz’e bağlanıp İstanbul boğazı oluşmuş. Birçok antik kent de su altında kalmış. Örneğin İzmir - Urla’da İonya kenti Klazomenai ve Antalya - Kekova’daki Likya kenti Dolychiste. (Suların yükselmesi küresel bir eğilim. Bir de buna karşıt yerel gelişmeler var. Örneğin Küçük Menderes nehrinin taşıdığı alüvyonla kıyı çizgisi değişmiş ve antik liman kenti Ephesus, günümüzde denizden yaklaşık beş kilometre içeride kalmış.)

Batık gemilere gelince, sanırım Uluburun Batığından başlamalıyız. En azından yaşına duyduğumuz saygı bunu gerektiriyor. Kaş - Uluburun’da 1982’de bir batık gemi bulunmuştu. İncelemeler sonunda 15 metrelik bu geminin Geç Tunç çağında Kıbrıs veya Kenan’da (günümüz Filistin – Lübnan) inşa edildiği ve MÖ. 1300 dolayında Kaş - Uluburun’da battığı anlaşıldı. Bu niteliği ile Uluburun Batığı, Dünyanın bilinen en eski gemisidir. Günümüzde Bodrum Sualtı Arkeoloji Müzesinde bu gemi ve geminin kargosundan çıkarılan çok ilginç eserler sergilenmektedir.

360 Derece Tarih Araştırmaları Derneği (https://360derece.info/) İzmir – Urla’da bu geminin bir


canlandırmasını (reanimasyon-replica) inşa etti ve 2005’te “Uluburun” adıyla denize indirdi.  Amaç, rota, hız, navigasyon, yelken kullanımı, tekne yönlendirmesi gibi denizcilik tekniklerinin Tunç Çağındaki durumunu incelemekti. Uluburun, Türkiye ve Kıbrıs kıyılarında dolaştı. Günümüze kadar 3000 deniz mili yol yapan tekne, Urla İskele’de görülebilir.

İşin ilginç yanı 360 Derece Tarih Araştırmaları Derneği, bir “Uluburun” daha inşa etti ve bunu Kaş Hidayet koyunda Kaş Sualtı Arkeoparkında batırdı. Bir başka Arkeopark da İzmir – Mordoğan’da var. Burada deniz canlılarının yuva yapması için oluşturulan ortam yanında antik bir gemi canlandırması ve bir nakliye uçağı batırılmış. Bence ilginç bir dalış noktası.

360 Derede Tarih Araştırmaları Derneğinin bir başka ilginç projesi de “Kybele” adı verilen bir antik



tekne canlandırması ile Akdeniz’in öbür ucundaki Marsilya’ya uzanan bir yolcluk oldu. Bu kez canlandırılan tekne “Bireme” tipi 20 kürekli ve yelkenli tekneydi. Foça (antik çağdaki adıyla Phocaea) – Marsilya (antik çağdaki adıyla Massalia) rotası, Massalia’nın İonya kenti Phocaea’nın kolonilerinden biri olması nedeniyle belirlenmişti.  Haziran 2009’da yola çıkan Kybele, 54 günde Yunanistan, İtalya ve Fransa kıyıları boyunca 1700 deniz mili yol alıp Marsilya’ya ulaştı.

Yukarıdaki satırlarda Urla, Mordoğan, Kaş, Kekova gibi birkaç yer ismi andım. Bütün deniz - yüzme sevenlerin dalgıç brövesi almasını ve tüple dalışın zevkini tatmalarını içtenlikle öneririm. Böylece yalnız tarihi güzellikleri değil, çeşitli deniz canlılarının güzelliğini de inceleyebileceksiniz. Ama son olarak tüple dalmadan, su yüzeyinde ilerlerken maske ile antik çağdan kalan güzellikleri izleyebileceğiniz üç yer sıralayayım:

·         Muğla - Datça Knidos’ta mendireğin hemen dışında 5-6 m derindeki yüzlerce anfora var.

·         Fethiye'de Gemiler Adasında kıyıda yürünebilir, maskeyle yüzülebilir.

·         Antalya Demre – Kekova Adasına geçmenizi Simena antik kentini görmenizi önerebilirim.

 

 

 


30 Nisan 2024 Salı

Hakikat Sonrası - Komplo Teorileri

 

Aslında yalanın, yanlış bilgilerin, haberlerin, dedikoduların, komplo teorilerinin tarihi çok eskilere uzanıyor. Darwin doğadaki aldatma, kandırma düzenine dikkat çekiyor. İnsanlar birbirlerine güvenerek sosyalleşince “hakikat” önem kazanıyor ve aşağıda değineceğim gibi, ne yazık ki günümüzde bu önemi yitiriyoruz.


Hatta yalanı çok yüksek sesle söylersek ve defalarca yinelersek doğru sanılacağını da öğrendik (Bkz. George Orwell, 1984). Kavramlar belirgin biçimler aldığında özel kelimeler, terimler geliştiriliyor. 2016 Yılında Oxford Sözlüğü, yılın kelimesini “hakikat sonrası” (post truth) olarak belirledi ve sözlüğe aldı. Ardından bu kavram çok daha fazla yaygınlaştı, yerleşti ve otoriter rejimlerin çok sık kullandığı bir yöntem oldu. Donald Trump, bu konuda çok iyi bir örnek. Seçim öncesinde ve sonrasında yalan haber (fake news) bombardımanına uğradık. Barack Obama’nın ABD’de doğmadığı, rakibinin babasının John F. Kennedy suikastına karıştığı, resmi sayılarla %5 olan işsizlik oranının aslında % 42 olduğu, NewYork gibi Demokrat Partinin çoğunlukta olduğu eyaletlerde yasaların, doğum sonrasında çocuğunuzu öldürmenize izin verdiği... gibi yalan ifadelerin seçimde işe yarayabileceği düşünülebilir. Ama bu gibi yalanlara alışınca, Trump’ın Manhattan’da oturduğu binanın yüksekliği, 11 Eylül 2001’de İkiz Kulelere yapılan saldırıda binadan atlayanları izlediği (aslında 6 km uzaktaydı), daha önce yazdığı bir kitapta İkiz Kulelere saldırılacağını öngördüğü (kitapta böyle bir şey yok)... gibi yanlışlanması çok kolay olan yalanlara uzanılıyor. İnternetin ve sosyal medyanın giderek yaygınlaşması ile “hakikat sonrası” da gidrek yaygınlaştı. “Hakikatın” değerli olduğu dönemde, yalan söyleyen, yalanı anlaşılınca –en azından- utanırdı, “hakikat sonrasında” bir eşik geçiliyor ve söylenenin “hakikat” olup olmadığına söyleyen ve dinleyen aldırmıyor!

Doğruluğu konusunda kanıt olmayan kapsamlı teorilere ise komplo teorisi diyoruz ve bunlarla mücadele etmek daha da zor. Çünkü siz bazı kanıtlar sıraladıkça onlar yeni komplolardan söz ediyorlar. Ünlü komplo teorileri, düz Dünya, uzaylılar, uçan daireler, birkaç ailenin Dünya’ya egemen olması... gibi sıralanabilir. Bu temel teoriler zaman-zaman Masonluk, İlluminati, Yahudilik  vb. pop – kültürün birçok unsuru ile zenginleşiyor. Düz Dünyacılara, uçakların, gemilerin rotalarını, milyonlarca bilim insanının görüşlerini, haritacıların, havacıların, denizcilerin deneyimini anlatırsanız, “İlluminati o kadar güçlüdür ki herkesi kandırır” diyebilirler. 

Sosyal psikolog Leon Festinger’in Bilişsel Uyumsuzluk (cognitive dissonance) kuramına göre kişi kendi inançların aykırı bir bilgi alınca veya bir eylemle karşılaşınca  tutarsızlığı fark eder, huzursuz olur ve kişisel inançları doğrultusunda bir eylem ve yol bulmak ister. Festinger’in ünlü gözlemi 1950’lerde ABD’de Kıyamet Günü (Doomsday) tarikatı ile ilgili. Tarikat lideri kıyametin kopacağı, sellerin depremlerin yeryüzünü alt – üst edeceği tarihi, saati duyuruyor ve tarikat yolunda olmayanların öleceğini belirtiyor. Müritler o gün ve saatte toplanıp bekliyorlar. Kıyamet kopmayınca, lider bir açıklama yapıp müritlerin gönderdiği pozitif enerji ile kıyameti önlediklerini ve dünyanın kurtarıldığını söylüyor. Kuşkusuz müritler gayet mutlu!

İnsanlar –doğruluğu çok kuşkulu olsa da- bir “sisteme” ve inandıkları sistemi destekleyen – yine doğru olmasa da- her türlü habere, bilgiye, teoriye “inanmak” isitiyorlar. Yani kitle de çok masum değil! Bu anlamda kandırılmaktan çok kanmak istediğimizi, bazı yalanları hoşgördüğümüzü söyleyebiliriz.

Bireyin gelişmesini engelleyen batıl inançların ve kör taassubun karşısında olanların; özgür düşünceye, aydınlanmaya, akıl ve bilime karşı olup dogmatik yaklaşımı sürdürenlerin olumsuz tepkilerini anlaması kolay. Ama geniş kitlelerin olumsuz tutumlarına karşı en doğrun yaklaşımın yine akıl ve bilim olduğuna inanıyorum. Hani Karl Popper bilimsel teorilerin “yanlışlanabilir” olması gerektiğini söyler ya (Logik der Forschung, 1934); hiçbir bilimsel temeli olmayan komplo teorileri hiçbir zaman yanlışlanamaz! Kandırılmaya karşı uyanık olmalı, akıl ve bilmin yol göstericiliğinden ayrılmamalıyız.