7 Mayıs 2016 Cumartesi

KÜTLEÇEKİM DALGALARI



Geçtiğimiz Eylül ayında fizik ve astronomi açısından çok ilginç bir gözlem yapıldı ve “kütleçekim dalgaları” gözlendi. Mart ayında bunu anlatan makale yayınlandı. Bu notta bu konuyu en kolay anlaşılır biçimde ilgili kavramların tarihsel gelişimi içinde özetlemeye çalışmak istiyorum.

Sanıyorum başlangıç noktamız Aristo (İ.Ö. 384-322) olmalı. Çünkü Aristo bugünkü bilimsel bilgi birikiminden ve teknolojik olanaklardan yoksundu. Ama büyük bir aşk ve adeta çocuksu bir merak ile doğayı inceleyip anlamaya çalıştı. Bizim konumuzla ilgili olan gözlemlerini şöyle değerlendirdi:


  • Yeryüzünde cisimlerin doğal durumları durağan. Bir cismi hareket ettirmek için ona değmemiz, onu itmemiz gerekiyor. “Uzaktan etkileme” gibi bir olanak yok.
  • Maddelerin bir de doğal konumları var. Oraya gitmek istiyorlar. Katı cisimler bu nedenle yeryüzünün -ve evrenin- merkezine gitmek -yani düşmek- istiyor.
  • Gökyüzündeki yasalar ise yeryüzündekilerden çok farklı. Göksel cisimler yeryüzüne düşmüyor ve kendilerini “iten” bir başka cinse gerek olmadan dünyanın çevresinde kusursuz daireler çiziyor.

Aristo’yu izleyen yüzyıllar boyu bu ilkeler kabul edilmiş, gök cisimlerinin yörüngeleri gözlenmiş ve özellikle gezegenlerin garip hareketleri yorumlanmaya çalışılmış. Yüzyıllar süren gözlemler sonucunda -kabul etmek çok zor olsa da- Kopernik (1473-1543) yeryüzünün ve gezegenlerin güneşin çevresinde döndüklerinin fısıldamış; Galileo (1564-1642) bunu yüksek sesle söylemiş, Kepler (1571-1630) dönüşün daire değil eliptik yörüngede olduğunu hesaplamış. Ama gerçek darbeyi Newton (1642-1726) vurmuş. 

Böylece 17. Yüzyılda fizik, yaşama ilişkin temel bir bakış açısı değişikliğine yol açtı. Fizikçiliğinin yanında çok iyi bir matematikçi olan Newton, cisimleri birbirine çeken kuvveti, kütleçekim yasası olarak bilinen bir formülle ifade etti. İki cisim kütlerinin çarpımı ile doğru orantılı ve aralarındaki uzaklığın karesi ile ters orantılı biçimde birbirini çeker. M1 ve M2 iki cismin kütlesi ve R ikisinin arasındaki uzaklık ise bunları birbirine çeken kuvvet aşağıdaki gibidir:

 Bizim açımızdan ilginç olan bu formülün ve hareket yasalarının:

  • Cisimlerin doğal durumları veya doğal konumları olmayıp hareketlerinin hareket yasalarına ve kütleçekim yasasına bağlı olması,
  • Cisimlerin değmeden birbirini uzaktan etkileyebilmesi,
  • Hareket yasalarının, kütleçekim yasasının hem yeryüzünde hem de gökyüzünde geçerli olması,

·         Kütleçekimde cisimler arasındaki uzayın niteliğinin veya geometrisinin önemli olmamasıdır.
Günümüzde büyük bir rahatlıkla kabul ettiğimiz, kitaplara yazıp çocuklarımıza öğrettiğimiz bu kavramları kabul etmek o günlerde hiç de kolay değildi. “Evrenin merkezi dünya, güneş ve yıldızlar çevremizde dönüyor” derken; “Hayır, evrende milyarlarca yıldız var, sizin çevresinde döndüğünüz güneşiniz de sadece bunlardan biri” demek oldukça zor.

Şimdi 19. Yüzyıla ve kütleçekimden elektrik-manyetik çekime geçelim. Amperé (1775-1836)-Faraday (1791-1867)-Maxwell (1831-1879) bu konuda büyük atılımlar yaptı. 

Elektriğin özelliklerinin temelinde artı ve eksi yükler var. Farklı yükler yukarıda değinilen kütleçekim formülüne çok benzer bir yapıda birbirini çekiyor: Yüklerin çarpımı ile doğru orantılı ve aralarındaki uzaklığın karesiyle ters orantılı.  Bu kez Q1 ve Q2 iki elektrik yükleri ve R bunların arasındaki uzaklıksa, bu iki yük eğer aynı ise aşağıdaki kuvvetle birbirini iter, zıt ise birbirini çeker:
Kütleçekim formülündeki katsayı ile yukarıdaki katsayıyı karşılaştırırsak elektriksel çekimin çok daha büyük olduğunu görürüz. Ama bizim açımızdan ilginç olan büyüklükler değil, bu formüllerin yapısının benzemesi.

Belki de daha da ilginç olanı yükler hareket edince enerji dalgalar biçiminde yayılıyor (elektromanyetik dalga). Demek ki uzay niteliksiz değil, bir biçimde dalgalanıyor ve enerjiyi iletiyor. Bu bizi “alan” dediğimiz kavrama götürüyor. Radyo vericisi – alıcısı örneğinde gördüğümüz gibi hareketli yüklerle bir alan (elektromanyetik alan) oluşturuyoruz ve uzakta bu alanın etkisini gözlüyoruz. 

Artık cisimler arasındaki uzayın geometrisi ve niteliği önemli. Radyo alıcısı vericiyi “görüyor mu?”, “yağmur yağınca aldığımız işaret bozuluyor mu?” diye incelemeğe başlıyoruz.

Hemen elektromanyetik alanlara benzer biçimde kütleçekim alanı tanımlayabiliriz. “Cisimler çevrelerinde bir kütleçekim alanı oluşturuyor ve uzaktaki cisimleri bu alan aracılığı ile etkiliyor” diyebiliriz. Büyük patlama ile toz bulutları kütleçekimi ile gök cisimlerini oluşuyor, hızla yol alan “küçük” gök cisimleri “büyüklerin” kütleçekim alanlarına giriyor, merkezkaç kuvveti ile kütleçekim dengelenince “güneşler” çevresinde dönen “gezegenler” oluşuyor.  Dikkat edilirse kütleçekimini gözlüyoruz, ölçüyoruz, çekimin formülünü bulduk ama hâlâ nedenini açıklayamadık.

Ayrıca büyük bir sorun daha var. Maxwell denklemlerinde ışık hızı bir değişmez olarak yer alıyor (c=300 000 km/saniye) . Bu gündelik gözlemlerimize ve Newton dünyasına aykırı geliyor. Örneğin hızla giden bir tren ve bunun üzerinde tren yönünde koşan bir adam düşünelim. Bu manzarayı yerden seyreden bir adam için trende koşan adamın yere göre hızı, adamın tren üzerindeki koşma hızı ile trenin hızının toplamına eşittir. Oysa trende bir ışık yandığını düşünelim yerdeki ve trenin üzerindeki bir gözlemci için ışığın hızı değişmeyecek! 

20. Yüzyıl başında bu çelişkiyi çözen Einstein (1879-1955) oldu. “Uzunluk ve zaman (dolayısıyla bunların oranı olan hız) cisimleri hızına göre değişir” diyor. Zamanı dördüncü boyut olarak alalım ve uzay-zaman içinde uzunluk ve zaman boyutları için öyle formüller geliştirelim ki düşük hızlarda günlük hayatta gözlemlediğimiz gibi (Newton yasalarına göre) olsun; hızımız ışık hızına yaklaştıkça sonuçlar değişsin. Bunu formüllerle ifade etmek çok zor değil. Uzunluğun değişimini ele alalım. Cisim dururken uzunluğu L0 olsun. Işık hızı c ise cisim v hızıyla giderken uzunluğu L olacaktır:


Cisim, günlük yaşamımızda gördüğümüz gibi, ışık hızından çok yavaş hızlarla hareket ediyorsa bu yavaş hızın etkisi gözlenmeyecek, cismin hareket hızı ışıl hızına yaklaşırsa cismin uzunluğu azalacaktır.

Dediğim gibi formül oldukça basit. Ama yeni kavramları kabul etmek çok zor. Uzay düz bir kâğıt olarak düşünülürse Euclid’in yüzyıllar önce geliştirdiği –ve bizim okullarda öğrendiğimiz- geometri geçerli. Üçgenin iç açılarının toplamı 1800, Pisagor’un dik üçgende dik kenarların uzunluklarının karelerinin toplamı karşı kenarın uzunluğunun karesini veriyor, iki nokta arasındaki uzaklık bu iki noktadan geçen doğrunun uzunluğu… Oysa şekiller küresel bir yüzey üzerinde çizilince –veya uzay bükülünce-  açılar ve kenar uzunlukları değişecek. Örneğin meridyen çizgileri ekvatora dik geliyor. Kutuplarda da bir açı var. Demek ki bu üçgenin iç açıları toplamı 1800’den büyük! İki noktayı bir eğri ile birleştirirsek bu iki nokta arasındaki uzaklık değişiyor. 

Artık dördüncü boyutu da ekleyelim ve “uzay-zaman” diyelim. Demek ki uzunluğun değişmesi için uzay-zamanın bükülmesi gerekecek!

Şöyle bir uzay-zaman düşünelim: Bir kumaş örtünün üzerinde ağır bir cisim olsun. Kumaşta bir çukur oluşacaktır. Şimdi küçük bir pinpon topunu hızla örtü üzerine savuralım. Top çukur çevresinde dönmeye başlayacaktır. Demek ki uzay-zamanın büküldüğünü kabul edersek gezegenlerin neden güneş çevresinde döndüğünü, yani kütlelerin neden birbirini çektiklerini hem de uzunlukların nasıl değiştiğini hayal edebiliriz. 

Bükülen bir uzay-zamanda da bizi bu bükülmelerin dalgalar biçiminde olabileceği düşüncesine götürüyor. Nasıl elektrik yükleri hareket edince elektromanyetik dalgalar oluşuyorsa, acaba büyük kütleler hareket edince kütleçekim dalgaları oluşur mu? Bu konuda önceleri Einstein de çok kararlı değil. Önce “kütleçekim dalgaları kuramsal olarak olmalı” diyor, sonra “sanırım yok” diyor ve ardından makalesini geri çekip “dalgalar olmalı” görüşünde karar kılıyor. Kesin olan, kütleçekim dalgaları olsa bile çok zayıf olacakları. Gözlem için çok büyük kütleler ve çok hassas ölçümler gerekli. 

İşte geçtiğimiz Eylül’de tam da bu oldu! 1,1 Milyar Dolar bütçe ile ABD’de Louisiana eyaletindeki Livingstone ve Washington eyaletlerindeki Hanford’da iki dev gözlemevinde (The Laser Interferometer Gravitational-Wave Observatory-LIGO) 40 yıldır uzayı izliyordu. Sürekli yeni teknolojik uygulamalarla hassasiyeti artırılan sistemler sonunda 1,3 Milyar ışıkyılı ötede iki kara deliğin birbiri üzerine düşmesinin oluşturduğu kütleçekim dalgaları gözlendi. Böylece 100 yıl sonra Einstein bir kez daha doğrulandı.

25 Ekim 2015 Pazar

TEZER ÖZLÜ ve YAŞAMIN UCUNA YOLCULUK




Tezer Özlü (1943-1986) edebiyatımızın belki çok ünlü olmayan ama çok özgün “gamlı prensesi”. Kendisini ilk kez okuyacaklara bir önerim olacak. Yaşama olumsuz baktığınız günlerde Özlü’nün kitaplarına başlamayın.

Tezer Özlü adını ilk kez 1980’lerde duymuş ve sanırım Yeni Dergi ’de birkaç öyküsünü okumuştum. Kafka’da Camus ’de gördüğümüz karabasan havasını bu öykülerde de bulduğumu hatırlıyorum. 

ODTÜ Mezunları Derneği Edebiyat Kulübünün okuma listesinde “Yaşamın Ucuna Yolculuk” adlı anlatısını görünce biraz çekindiğimi itiraf edeyim. Kitabın önce “Auf dem Spur eines Selbsmords-Bir İntiharın İzinde” adıyla Almanca yayınlandığını okuyunca daha da korktum. Kitabı aldım ve okumaya başladım. Tanıtım paragrafında da belirtildiği gibi “hayata ender görülen acılıkta bir perspektiften tanıklık eden” kitabı okumayı ilk denemede sürdüremedim. Oysa ikinci ele alışımda adeta kitaba gömüldüm ve kendimi bu gamlı prenses ile birkaç günlük bir yolculuğa çıkmış gibi hissettim. Diyeceğim okuyucunun psikolojisi uygunsa bence kitap çok güzel ve etkileyici.

Tezer Özlü 10 Eylül 1943’te Kütahya Simav’da doğmuş. İlkokul yılları, öğretmen olan ana-babası ve iki kardeşi ile Anadolu’nun küçük ilçe ve bucaklarında (Simav, Ödemiş, Göreme) geçiyor. Bu küçük kasabalardaki yaşamın kısıtlılığını bir karabasan olarak hatırlıyor (Çocukluğun Soğuk Geceleri). Tezer on yaşındayken aile İstanbul’a taşınıyor ve Avusturya Lisesindeki yıllar başlıyor. Temelinde bir rahibe okulu olan bu okuldaki baskı da Tezer Özlü ’yü yıldırıyor.

“Almanca, İngilizce, Latince. Goethe. Shiller. Rus-Alman savaşları. Karlofça-Pasarofça antlaşmaları. Fen bilimleri. Sayıların kökleri, köklerin kareleri. Tüm dünya ülkeleri. Tüm dünya ülkelerinin savaşları. Ne alıp ne sattıkları…..Nasıl yurttaş olunabileceği. Askerlik görevleri. Savunma. Müslümanlığın koşulları. …Bulutların oluşması. Ezberlenen şiirler, ezberlenen sözcükler, ezberlenen formüller…Bütün öğrendiklerimi unutmak istiyorum.” (Çocukluğun Soğuk Geceleri).

“Nefret ettiğim okulları görmezden geliyorum.’ (Yaşamın Ucuna Yolculuk s. 112).

Öte yandan okulla gittiği bir Avrupa gezisinde (1961) gördüğü aile-okul-toplum baskısından uzak yaşam olanağını seviyor. Liseyi bırakıp uzun bir Avrupa turuna çıkıyor (1962-63)(Liseyi 1965’de dışarıdan tamamlayacak).  

Tezer Özlü iki kez evleniyor. İlk aşkı ve evliliği romanlardaki gibi başlıyor. Yağmurlu bir günde Paris Montparnasse ’da Cafe Select ’e sığınmışken içeriye Güner Sümer giriyor! 1964’de evleniyorlar. Evliliklerinin ilk yılları Ankara’da geçiyor. Güner, Ankara Sanat Tiyatrosunda yönetmen, oyuncu, yazar; Tezer de Ingmar Bergmann, Ossip Piatnizki, Heinrich Böll, Kafka, Hans Magnus Enzensberger gibi yazarlardan çeviriler yapıyor ve Kafka üzerinde çalışıyor. Büyük bir aşkla başlayan evlilik birkaç yıl içinde Tezer için bir karabasana dönüşüyor ve 1968’de sona eriyor.

1967-72 arasındaki dönem Tezer Özlü için özellikle çok zorlu bir dönem. Birkaç kez psikiyatri kliniklerine girip çıkıyor. Elektroşoka dek uzanan tedaviler görüyor. İntihar girişimleri var. Hatta bunları çok büyük bir açık yüreklilikle yazıyor:

“Gece gündüz kendimi öldürmeyi düşünüyorum. Bunun belli bir nedeni yok. Yaşansa da olur yaşanmasa da. Bir kaygı yalnız. Beni, kendimi öldürmeye iten bir kaygı. Karanlık bir gecenin geç vaktinde kalkıyorum. Herkes her geceki uykusunu uyuyor. Ev soğuk. Çok sessiz davranmaya özen gösteriyorum. Günlerdir biriktirdiğim ilaçları avuç avuç yutuyorum. Kusmamak için üzerine reçelli ekmek yiyorum. Genç bir kızım. Ölü gövdemin güzel gözükmesi için gün boyu hazırlık yapıyorum. Sanki güzel ölü bir gövdeyle öç almak istediğim insanlar var.” (Çocukluğun Soğuk Geceleri).

Bu “depresif” dönemin ardından “manik” dönem geliyor:

“Sonraki günlerde yıldırım gibi hızlı bir gelişme oluyor. Dünya çok güzelleşiyor. Gerçek dışı bir güzellikte yaşadığımı algılıyor uykularımı kısaltıyorum. Sanki yeteneklerim gelişiyor. Her şeyi daha iyi anlıyorum. Kısa uykular beni daha diri daha canlı kılıyor. Yorulmadan çalışıyorum. İnsanları her zamankinden daha çok seviyorum. Sanki onlar da beni daha çok seviyor daha çok arıyor. Yaşamın doğal akışı hızlanıyor.” (Çocukluğun Soğuk Geceleri).

Bu tür bipolar kişiliklerde coşku içinde eserler verilen yaratıcı dönemin manik dönem olması beklenir. Oysa Tezer Özlü ’nün depresyonu ve yaşadığı bunalımı çok güzel aktardığını görüyoruz. En sorunlu dönemlerinde bile kendine dışarıdan bakıp değerlendirme, yazma, yaşama tutunma, yeni çıkış yolları arama isteği çok ilginç. 

Bu günler için yazdıklarını bir kızgınlık mı yoksa ironi ifadesi mi olduğuna karar veremiyorum:

“Ölmek istedim, dirilttiniz. Yazı yazmak istedim, aç kalırsın, dediniz. Aç kalmayı denedim, serum verdiniz. Delirdim, kafama elektrik verdiniz.” (Yaşamın Ucuna Yolculuk s. 58).
 
Tezer Özlü, 1968’de İstanbul’a taşındı ve yönetmen Erden Kıral ile evlendi. Türk-Alman Kültür Merkezi’nde çalışarak Alman radyoları için Türk öykücülerin öykülerini çevirmeye başladı. Yeni çevresi Ferit Edgü, Leyla Erbil, Onat Kutlar, Can Yücel gibi sanatçılarla doluydu. 1973’te bir kızları oldu. Deniz Gezmiş’e duyduğu sevgiden ötürü bebeğinin adını Deniz koydu.

Kendi “devrimciliğine” bakışı da çok samimi. Yukarıda değindiğim elektroşoklardan birinde bilincini yitirip sayıklamaya başlamış ve “Ölüyorum, devrimci mücadeleyi bensiz sürdürün” demiş. Bu olayı anılarında büyük bir açık yüreklilikle yorumluyor:

“Ne 12 Mart döneminde, ne öncesi ne de sonrası devrimci mücadele içinde kendime yer vermiş değilim. Düşünce ve davranışlarım küçük burjuva özgürlüklerinin sıkıcı sınırlarını yıkmaktan öte bir anlam taşımaz… Doğal bir istek. Benimle büyümüş, benimle gelişmiş, varoluşumun özü devrimci mücadelenin başarıya ulaşmasını istemek. Ölümle burun buruna gelince, kendiliğinden dışa yansımış bir dilek.”

1977 yılında 1 Mayıs katliamı yine bir yerlere gitmek isteğini alevlendirir, bir kez daha bu ülkeyi terk edeceğine yemin eder ve Leylâ Erbil’e “burası bizim yurdumuz değil ki, burası bizi öldürmek isteyenlerin yurdu!” der. 1980 darbesi ile ağabeyi yazar Demir Özlü ’nün vatandaşlıktan çıkarılması aile için ek bir darbe olur:

“Evimizin kapısı kırılabilir. Silahlar üzerimize dayanabilir. Bunlar günlük olay. Neresinden tutacağız bu ülke üzerine kâbus gibi çöken yaşamı.” (Eski Bahçe – Eski Sevgi).

Tezer Özlü ’nün ikinci evliliği de iyi gitmedi. Zaten evlilik kurumu sanırım Tezer Özlü için pek de uygun değil:

“Bir ilişkinin başlangıcı, sürekliliği aynı zamanda en derin sınırlandırılması değil mi. Belki ancak ayrılık bir açıklık, bir derinlik kazanmıyor mu. ….Tek bir kişide yoğunlaşan duygulardan her zaman kaçındım. Sonsuz sevmek isteğimi her zaman tüm insanlara, her insana dağıtma çabası gösterdim. Zaman zaman da herkesten nefret ettim. Kendi dışımda.” (Yaşamın Ucuna Yolculuk s. 43).

Sanatçı 1981’de kızını alıp Berlin’e taşındı, Erden Kıral ’dan ayrıldı. 1982 de Berlin’de tanıştığı İsviçreli ressam Hans Peter’e âşık oldu. İstanbul’a yerleşme çabaları da olumsuz sonuçlandı. Zürih’e yerleştiler.

Tezer Özlü henüz 43 yaşındayken meme kanseri sonucu 18 Şubat 1986’da Zürih’te yaşamını kaybetti. İstanbul’da Aşiyan mezarlığında yatıyor.

ODTÜ Mezunlar Derneği Kitap Kulübünde ele alınan “Yaşamın Ucuna Yolculuk” adlı yapıtı 125 sayfa. Bir roman değil, bir “Anlatı”. Olaylar, gözlemler, yorumlar yok. Kuşkusuz bir bunalım anlatımı. Zaten kaynak da bu:

Yazın kötümserlikten doğar.” (s. 104).

Yazar birkaç gün içinde Avrupa kentlerini turluyor. Berin-Hamburg-Prag-Viana-Zagreb-Belgrad-Niş-Trieste-Venedik-Torino-St. Stefano Balbo. Ama bu kentleri anlatmıyor. Her gece başka bir otelde kalarak, bazen farklı erkeklerle birlikte yalnızlığını yaşıyor. Zaten “gitmek-kaçmak” Tezer Özlü ’de çok önemli –belki de en önemli- öge. Gitme isteği çocukluğunda başlamış: 

“…..kesik burunlu otobüsler saat kulesi önündeki alanda duruyor. Seyahat eden, büyük kentlere gidip gelen bu insanlara özlemle bakıyorum. Bir gün uzak dünyaları ben de tanıyacağım diye geçiyor içimden….” (Çocukluğun Soğuk Geceleri).

“Pazar günleri… şimdilerde….Sokak aralarından geçerken… gözüme pijamalı aile babaları ilişirse ….odaların içine asılmış çamaşır görürsem… radyolardan naklen futbol maçları yayınlanıyorsa, tartışan insanların sesleri sokaklara dek yansıyorsa, gitmek, gitmek, gitmek, gitmek, gitmek………. isterim hep” (Çocukluğun Soğuk Geceleri).

Sürekli gitmek istemek de bir yerde, Hiçbir yerde olmak istememek değil mi.” (s. 53).

Benimseyeceğim, içimdeki kıpırdanışları dolduracak bir resim bulana dek gitmem gerek.” (s. 59).

“Gitmekten yılmayacağım. Kentlere gitmek, kocalara gitmek, geri dönmek, ülkelere gitmek, tımarhaneye gitmek, gene gitmek, gene gelmek, hiçbir şey yıldırmayacak beni. Yaşamı GİTMEK olarak algılıyorum” (s. 52).
‘’Tren raylarını severim. Bağımsızlığı, gidebilmeyi, kalmak zorunda olmamayı, uymak zorunda olmamayı anımsatır. Tren rayları bir tür bağımsızlıktır benim için’’ (s. 19).

Durağan yaşamı, evleri, hatta birkaç gece kalınan otelleri bile sevmiyor:

“Aslında hiçbir evi sevmem. Bir kez girilen, sonra çıkılan ve bir daha ayak basılmayan evler benim için en rahatlatıcı yerler.” (s. 85).

 “Trieste ’de kaldığım üçüncü gece, taşındığım üçüncü otelin odasındayım. Kentten ya da ülkeden ayrılmadığım günlerde oteli değiştiriyorum. Kendi kendimden böyle bir rahatlıkla, çıkıp gitmeyi nasıl da isterdim.” (s. 91).
Pavase’nin bir kahramanının dediği gibi “Biz kendimizi kendi köyümüz dışında her yerde rahat sayan huzursuz insanlarız.(s. 55).

Kuşkusuz bu “gitmek-kaçmak” kavramının en büyük düşmanı da “duvarlar”. Çocukluğundaki evin duvarları ile başlayıp Berlin duvarının simgelediği özgürlük karşıtlığına uzanan duvarlar:

“Bu kentin her yerine daha önceki duvarlarımla birlikte gidiyorum. Ana babamın evinin dar duvarlarıyla.” (s. 15).

Genel olarak “yolculuk-gitme” ögesinin yanında özellikle bu kitapta anlatılan yolculuk, edebiyat dünyasında yapılan bir yolculuk. Prag’da Kafka’nın, Trieste ’de Italo Svevo ’nun mezarlarını ziyaret ediyor; çok sevdiği bu yazarların soluduğu havayı soluyor; akrabaları ve dostları ile konuşuyor; Pavase’nin intihar ettiği otel odasına gidiyor.

“Bu yolculuğum süresince, yazarlarımın çevrelerinde, sokaklarında, kahvelerinde, bulvarlarında, mezarlarında, evlerinde, dünyaya baktıkları yörelerde çıktığım bu yolculukta, içimde sürekli çakışan ikili kişiliğin, tek bir bende birleştiğini sezinliyorum. İçinde var olduğum zamansızlığın tüm sonsuzluğunu, tüm sınırsızlığını hem ardımda hem önümde kavrıyorum.” (s. 121).

Ayrıca yolculuğun ilginç bir diğer yönü var. Eğer yolun sonunda Trieste-Torino yönüne gitmek istiyorsa neden Niş ’e kadar iniyor? Üstelik bunun da farkında! Zagreb’den Belgrad’a giderken “Gideceğim yönün tam aksine yol alacağım bütün gün. Ne değişir. (s. 54) diyor. 

Kitap yazarın Cesare Pavase ’nin “Acının Durgunluğu” nu okuması ile başlıyor. Bu yazarın intiharı adeta müzikteki ana tema gibi kitap boyunca gündeme geliyor. Birkaç sayfada bir ondan alıntılar var.

“Niçin burada hep Pavase okuyorum… Nedir. Benliğimi onunla bu denli özdeşleştirmemin nedeni nedir.” (s. 7). 

Yolculuğunun hedefi Pavase ’ye ulaşmak:

“Gitmem gerek. Yeni resimler görmem gerek. Benimseyeceğim, içimdeki kıpırdanışları dolduracak bir resim bulana dek gitmem gerek. Bu kez S. Stephano Belbo’ya dek. Otuz iki yıl önce intihar eden bu yazar, sanki orada beni bekliyor. Onun tepelerini, onun evlerini, onun caddelerini görmek, onu koşullandıran doğa parçasını yaşamak, biraz da onu yaşamak olmayacak mı.’’ (s. 59).

Bence anlatının en ilginç yönü yazarın içinde olduğu bunalım havasını, yaşamın ucuna yapılan yolculuğu okuyucuya yaşatması. Günlük yaşamımızda böyle bir durumla karşılaştığımızda çoğunlukla basmakalıp nedenler ararız. “Sevgilisi terk etmiş”, “ölümcül bir hastalığa tutulduğunu anlamış”… gibi nedenlere ulaşınca da adeta rahatlarız. Hayır! Tezer Özlü ’nün anlattığı bunalımın böyle bilindik bir nedeni yok. İçindeki sınırsız özgürlük özlemini, yalnızlık, bağımsızlık duygusunu, ölüm düşüncesini çözümlemeye çalışıyor.

Yazın açısından da kitabın ilginç yönleri var. Ana yapıda “Ve bana geceler yetmiyor. Günler yetmiyor. İnsan olmak yetmiyor. Sözcükler, diller yetmiyor” (s. 9) gibi birinci tekil şahıs kullanılmış. 

Bazen kendi ile sohbet ediyor ve ikinci tekil şahsa sesleniyor:

“Tanımadığın bir kentte ne denli isterdin yitip gitmeyi…ama öyle kolay değil. Henüz rüzgarlara doydun mu. Yeterince haykırabildin mi henüz” (s. 62).

Hatta zaman zaman biriyle dertleşir gibi kendinden üçüncü tekil şahıs olarak söz ediyor:

“Böylesi bir kişiyi ne kadar süre taşıyabileceksin. Hiç doyumsuz. Seni yoruyor. Karşılıklı yoruyorsunuz birbirinizi. Ben onu tüm kentlerde dolaştırdım. Gölcük’ün Bozdağlarından, mavi küçük gölünden, dağlar gerisinde kendisini kaybetmek isteyen sinirli ninesinin yanından aldım, yaşamın en derin gecelerine, en uzak kentlerine, en genç insanların sevgilerine, en erken sabahlarına getirdim. Gene de doyumsuz” (s. 13).

Yine ilginç bir yazın özelliği –yukarıdaki bazı alıntılarda görüldüğü gibi- kitapta hiç soru işareti kullanılmaması. Acaba bunlar gerçek sorular değil gözlemler mi?  Yanıtlarının nasıl olsa bulunamayacağına emin olduğu için yazar bir ümitsizliği mi yansıtıyor?

Kitabın genel yapısı ile bunalımı yansıttığını vurguladım. Diğer yandan Tezer Özlü ’nün büyük bir çaba içinde olduğunu, yaşadığı birliktelikler, edebiyat ve meslek yaşamını sürdürme yönünde gösterdiği çaba, en bunalımlı anlarını yapıtlarına hem içeriden, hem de dışarıdan bakan bir gözle yansıtmaya çalışması dikkat çekici:

Aranızda dolaşmak için giyiniyorum. Hem de iyi giyiniyorum. İyi giyinene iyi yer verdiğiniz için. Aranızda dolaşmak için çalışıyorum. (s. 57).

Hatta umut veren tümceler bile var:

 “Değişecek. Dünya küresinin dağları, denizleri, okyanusları, gölleri, ovaları, bozkır ve çölleri, nehir yatakları, buzulları, kent ve köyleri nasıl değişiyorsa, insan ilişkileri de değişecek. İnsandan, içgüdüleri ile bağdaşmayan uğraşların beklenmediği bir dönem de olacak.” (s. 59).

Yukarıda kitabın Pavase ile başlayıp sürdüğüne değinmiştim. Kitap, onun yaşadığı kentte, intihar ettiği otelde sona eriyor: “Ve yaşam yalnız rüzgâr, yalnız gökyüzü, yalnız yapraklar ve yalnız hiç değil mi.”