17 Kasım 2016 Perşembe

"İNSAN" NE DEMEK?



Blogumun daha önceki bir bölümünde “Türk Ne Demek?” sorusunun cevabını bulmaya çalışmıştım. Bu sorunun hemen ardından gelen soru kuşkusuz “İnsan Ne Demek?”. Sizi bilmem ama bu konuda okuması bile zor olan Latince terimler bana hep çok karmaşık gelmiştir: Australopitheus bahrelgazali, Parathropus aethiopicus, Homo floresiensis… Ayrıca Hominidea, Hominidae, Homininae, Hominini, Homini, Hominina’nın farklı terimler olması şaka gibi gelir. Üstelik yeni fosiller bulundukça bu terimler giderek artıyor. Örneğin Darwin’in yaşadığı dönemde yalnızca iki insanımsı (homininae) fosili biliniyordu: 1840’larda Almanya Neander vadisinde ve Cebelitarık’ta bulunan iki Homo neanderthalensis kafatası. Günümüzde ise bilim adamları yüzlerce insanımsı fosilini inceliyor. Yalnızca Etyopya’nın Rift vadisinde 20’ye yakın insanımsı fosili bulunmuş. Son 30 yılda 11 tür ve 4 cins soy ağacımıza eklenmiş.  

Ek bir zorluk da bu çok dinamik konunun ayrıntılarında bilim insanlarının arasındaki görüş farklılıklarının henüz giderilememiş olması. Öyle ki 1,8 – 1,9 Milyon yıl öncesine tarihlenmiş bir fosilin Homo cinsine mi Australopithecus cinsine mi ait olduğu bilim insanları tarafından tartışılıyor (F. Kaya, “İnsanın Evriminde Çevresel Faktörlerin Etkisi”, Bilim ve Gelecek, Haziran 2016)

Biyolojik sınıflama sistemindeki terimleri gözden geçirerek başlayalım. Tür (species) organizmaların biyolojik sınıflamasının en alt basamağındadır ve en genel tanımlama ile birbiriyle çiftleşerek -kendileri de üreyebilen- yavrular elde edilebilen bireylerden oluşurlar. Türler, büyük harfle başlayan cins adı ve ardından gelen tür adı ile belirtilir ve İtalik yazılır: Homo sapiens, Tyrannosaurus rex gibi. Tür adları bazı durumlarda fosilin bulunduğu bölgeyi (Almanya Neander vadisi – neantharthalensis, Kenya Tugen tepesi – tugenensis, Almanya Heidelberg – heidelbergensis gibi) bazı durumlarda ise fosilin önemli özelliğini vurguluyor (kalkan - erectus, çalışan – ergaster gibi).

Çoğunlukla insan türü Homo sapiens olarak anılsa da aşağıda değineceğim gibi Arkaik Homo sapiens değil de Modern Homo sapiens özellikle vurgulanmak istendiğinde, Homo sapiens sapiens biçiminde üçlü bir adlandırma ile bir “alt tür” olarak kullanıldığını görüyoruz.

Bulunan en eski bakteri fosillerine bakınca (J. W. Schopf, Cradle of Life, 1999) yeryüzünde canlı yaşamın en az 3,5 Milyar yıl geriye uzandığı söylenebilir. DNA ve genler üzerinde yürütülen çalışmalar yaşayan tüm canlıların tek hücreli bakterilerden kaynaklandığını gösteriyor.

Hayır, konumuz insan ise çok eskilerden başladım. Evrim sürecinde büyük bir atlama yaparak konumuza, insana, biraz yaklaşalım. Homo Sapiense uzanan yol Memeli hayvanlar içinde Primatların oluşmasıyla yaklaşık 85 Milyon yıl önce başlıyor. Yol boyunca Şebek, Orangutan, Goril ve Şempanzeden ayrılan yol 7,5 – 5,6 Milyon Yıl önce Homininaeye (insanımsı) uzanıyor:

İnsanımsıları ayıran temel özellik iki ayak üzerinde yürümeleri. Bilinen en eski insanımsı fosili 6 – 7 Milyon yıl önceye uzanıyor. Bu kapsamda kabaca 4 cins tanımlanmış:

1) Erken insanımsı cinsleri 7 - 4 Milyon yıl önce Sahelanthropus, Orrorin, Arpithedithecus,
2) 4 – 1 Milyon yıl önce Australopichecus cinsi,
3) 2,5 – 1 Milyon yıl önce Paranthropus cinsi,
4) 2,5 – 1,2 Milyon yıl önce Homo rudolfensis ve Homo habilis türleri ile başlayan ve 2,1 Milyon yıl önce Homo ergaster, Homo erectus, Homo antecessor, Homo heidelbergensis, Homo neanderthalensis, Homo floresiensis ile sürüp Homo sapiens ile günümüze gelen Homo cinsi içendeki türler.

Sahelanthropus tchandensis Çad bölgesinde yaklaşık 7 Milyon yıl öncesinde yaşayan ve iki ayak üzerinde yürüyen (bipetal) ilk bilinen atamız. Ardipithecus ramidus (4,4 Milyon yıl önce) ise hepçil (hem et hem ot ile beslenen) olması ile dikkatimizi çekiyor. 

Australopithecus cinsinin fosillerini sevimli isimlerinden tanıyoruz. Mrs. Ples (2,5 Milyon yıl önce), Dear Boy, Little Foot, Lucy (3,2 Milyon yıl önce). Bu fosil türlerinin bilimsel isimleri ise Australopithecus robustus, Australopithecus boisei, Australopithecus aethiopicus, Australopithecus aferencis.

Paranthopus cinsi daha yapılı ve otçul bir insanımsıdır. Bilim insanlarının değerlendirmelerine göre Paranthopus ve Homo cinsleri farklı iki strateji uygulayarak çevreye uyum sağlamaya çalıştı. Paranthopus otçul bir beslenmeyi ve hatta bitkisel besinlerde de oldukça seçmeci bir yaklaşımla adeta bu alanda “uzmanlaşmaya ve yetkinleşmeye” yöneldi. Homo cinsi ise hepçil bir beslenme yaklaşımıyla ve farklı coğrafyalara göçle yaşamını sürdürdü. 

Burada dikkatimizi çeken bir nokta çeşitli insanımsı cins ve türlerinin aynı zamanda (özellikle yaklaşık 1,8 -1,9 Milyon yıl önce) yaşıyor olması.  Homo cinsinin Afrika dışına ilk göçü de bu dönemde gerçekleşiyor. (Afrika dışına göç, birkaç kez yaşandı, bu tanımlanan ilk göç.) Beyin büyüklüğü konusuna aşağıda değineceğim. Ama beyin büyümesi ve giderek daha çok enerji harcaması hepçil olma, giderek daha çok hayvansal protein tüketme ve göçle ilişkili. 5 Milyon yıl boyunca Afrika’da yaşayan, burada kuraklık ve sulak dönemlerde yaşamlarını sürdüren, ağaçların azalıp otluk alanların artması ile ağaçlardan inip iki ayakları üzerinde yürüyen insanımsı türleri son 2 Milyon yılda dalgalar halinde göçmeye başlamış. Bu atalarımızın uzak mesafeleri iki ayak üzerinde yürüyerek yerküreye yayılmaları çok etkileyici.

BEYİN BÜYÜKLÜĞÜ

Homo cinsinin geleneksel olarak kabul edilen belirleyici özelliği alet kullanması. 2,5 milyon yıl önceye tarihlenen alet örnekleri bulunsa da bu aletleri kullanan Homo cinsi fosil buluntuları 1,8 – 1,9 Milyon yıl önceye uzanıyor. Bizim açımızdan ilginç olan bir konu bulunan fosillerin beyinlerinin boyutları. Çünkü Australopithecus cinsini, ardından gelen Homo cinsinden ayıran önemli morfolojik özelliği beyin boyutlarındaki fark.

Bu “beyin boyutu” kavramı biraz yakından incelemeye değer. Öncelikle büyük hayvanların beyinleri de kuşkusuz büyük. Bir farenin beyninin boyutunu filinki ile karşılaştırırken beyin hacmini (veya kütlesini), toplam kütleye oranlamayı düşünebiliriz. İkinci nokta olarak beynin birçok işlevi olduğunu biliyoruz. Yapıları çok farklı olan hayvanların beyin işlev ve görevlerinin, dolayısıyla hacimlerinin de çok farklı olacağını göz önüne almalıyız. Örneğin insanın beyin/toplam kütle oranı 1/50 iken küçük bir karıncanın beyin/toplam kütle oranı 1/7 dir. En doğru yöntem memeliler sınıfı (mamalia class) için bir indeks bulmak ve bir aile (bizim ilgi alanımızda hominidae ailesi) üyelerinin beyninin boyutunun zaman içinde değişimini bu indeksle karşılaştırmak olacaktır:

Yukarıdaki grafikte, düşey ekseni memeliler sınıfının beyin hacimlerinin logaritması, yatay ekseni kütlelerinin logaritması olan doğrunun eğimi (3/4), anılan indeks olarak kullanılmıştır.

Burada Homo sapiens sapiensin beyin büyüklüğünün memeli indeksinin 6 katı olduğunu görüyoruz.
Homo habilis Afrika’da bulunan en iyi bilinen kafatası fosili, KNM-ER 1470 olarak tanınıyor, 1,9 Milyon yıl önceye tarihlenmiş.  Beyin hacmi 750 cc. Bu sınırı geçiyor ve Homo oluyor.

Homo ergast (ergaster veya erectus) (çalışan adam - ayağa kalkan adam) Afrika’dan Ortadoğu ve Uzak Doğuya uzanan geniş bir coğrafyada 1,8 Milyon yıl önceden 250 Bin yıl önceye uzanan tarih aralığına yayılıyorlar. Java adamı, Pekin adamı gibi ünlü fosiller bu kapsamda. Beyinleri 900-1100 cc dolayında. İki ayak üzerinde yürüdüklerini, taş aletler yaptıklarını ve ateşi kullandıklarını biliyoruz. (İnsanın bilinçli olarak yaktığı ateşi doğal bir yangından nasıl ayırt ettiklerini hep merak ederdim. Yaban hayvanlarından korunmak için yakılan, çevresinde toplanılan, özellikle et pişirdikleri ateşin çevresinde yiyecek kalıntılarının bulunduğunu düşünürdüm.  Yangın ve bilinçli olarak yakılan ateşin toprakta farklı manyetik alanlar oluşturduğunu ve izlerinin Milyonlarca yıl kalabildiğini öğrendim.)
Arkaik Homo sapiens yaklaşık 900 Bin Yıl önce görülmeye başlıyor. Heidelberg adamı, Rodezya adamı, Çin’de Dali adamı gibi ünlü fosiller bu kapsamda. Beyin hacimleri 1200- 1300 cc. 160 Bin Yıl önce Etyopya, Herto buluntusu Modern Homo sapiense geçiş noktası olarak tanımlanıyor. Uzun süre Arkaik Homo sapiens ve Modern Homo sapiens aynı anda yaşıyor. Örneğin 100 Bin yıl önceye tarihlenen Arkaik ve Modern fosiller var.

Neanderthal de Arkaik Homo sapiensden 100 Bin - 200 Bin yıl önce türemiş. Son Buzul çağı 130 Bin yıl önce başlıyor ve Neanderthal Avrupa’nın bu soğuk dönemi boyunca özelikle hayvan kürkleri giyerek yaşamını sürdürebiliyor. Ayrıca ölülerini gömdüklerini de biliyoruz. Homo sapiens ile çiftleşip çiftleşmediği, üretken yavrularının olup olmadığı çok tartışılan bir konu. (Tür tanımını hatırlarsak çok da önemli bir konu!). Ama bildiğimiz başka bir şey 28 Bin yıl önce bu alt-türün yok olduğu.

Homo sapiens sapiens’te (Modern Homo sapiens) beyin hacmi 1400 cc boyutuna çıkıyor. Bu arada Arkaik Homo sapiens ve Homo Neanderthalde görülen geniş ve çıkıntılı kaş yapısı yok oluyor. 

Beynin büyümesi, el becerisinin gelişmesi, alet kullanımı, konuşma, düşünme vb. özelliklerin Homo sapiens sapiens için çok ilginç üstünlükler sağladığı kesin. Ama başka hayvanların daha kuvvetli veya hızlı oldukları –ve doğal bir denge içinde yaşadıkları- da gerçek. 

NEDEN BİZE BENZER BAŞKA TÜRLER VEYA ALT-TÜRLER YOK?

Richard Dawkins Homo Sapiens gelişiminde iki büyük dönüm noktası görüyor:

  • Yaklaşık 40 000 yıl önce alet yapımında, dil gelişiminde devrimsel değişimler, mağara duvarlarına resim yapılması gibi kültürel alanlarda büyük sıçrama (terim Jared Diamond’un, The Rise and Fall of the Third Chimpanzee, 1991);
  • Yaklaşık 10 000 yıl önce, son buz çağının bitimindeki tarım devrimi.

Yukarıda yaklaşık 1,8 – 1,9 Milyon yıl önce birkaç insanımsı cins ve türünün aynı dönemde yaşadığını belirtmiştim. Bunların arasından yalnızca Homo cinsinin yaşamını sürdürmesi çevresel koşullara uyumla açıklanabiliyor. Benzer biçimde yaklaşık 100 Bin yıl önce Homo sapiens sapiens, Arkaik Homo sapiens ve Homo neandarthelensis uzun süre birlikte yaşıyor. Ama Homo sapiens sapiensin egemenliği için böyle bir “çevresel koşul” açıklaması zor.

Çeşitli ilginç yorumlara yol açan Homo sapiens sapiensin yarışın tek galibi olması -veya başka bir anlatımla uzun süre birlikte yaşadıktan sonra diğer alt-türlerin yok olması. Öyle ya günlük hayatımızda gördüğümüz gibi birçok köpek alt-türü veya kedi alt-türü yaşıyorken bize paralel başka türler ve alt-türler yok. Bu durum çevresel koşullara uyum değil daha çok Homo sapiens sapiensin kültürel nitelikleriyle açıklanıyor. 

Hatta soruyu biraz daha genişletip sorabiliriz: İnsanoğlu kendi cinsinin diğer türleri ötesinde doğadaki egemenliğini nasıl sağladı? En kestirme cevap Homo sapiens sapiensin çok acımasız ve bencil olduğu. Yaşadığımız dünyaya bakınca bu görüşe hak vermemek olanaksız. Ama ahlaki değerlendirmeler bir yana Homo sapiens sapiens bu olanağa nasıl kavuştu?

Bu konuda birçok öneri ve yorum olmasına karşın bana çok ilginç gelen bir yorum Yuval Harari’nin yorumu. (Yuval Noah Harari, Sapiens: A Brief History of Humankind, 2014.) Harari, yaklaşık 70 Bin yıl önce Homo sapiens sapienslerin hem kalabalık hem de esnek topluluklar oluşturmaya başladığını vurguluyor ve bu noktaların önemine dikkat çekiyor. Arılar, karıncalar gibi birçok hayvan büyük topluluklar halinde ve çok katı bir düzen içinde yaşıyor. Kurtlar, yunus balıkları, şempanzeler gibi hayvanlar ise daha esnek sosyal bir düzende işbirliği yapıyor; ama onlar da daha küçük sürüler halinde yaşıyor. 

Homo sapiens sapiensin konuşmasının gelişimi ile iki birey konuşurken üçüncü birey hakkında bilgi aktarabiliyor. Üçüncü bireyin “iyi bir balık avcısı olduğu” gibi olumlu veya “avda korkup kaçtığı” gibi olumsuz özelliklerin, üçüncüyü hiç tanımayan ikinci birey tarafından öğrenilmesi, işbirliği yapan insan topluluğunun büyümesine ve iş bölümünün gelişmesine yol açıyor. (Hariri buna “dedikodu” demekten çekinmiyor.) Haberleşme gerektiğinde düşmanı kuşatmak,  tuzağa sürmek, korkutmak veya ondan kaçmak, saklanmak gibi esnek davranışlar gelişiyor.

Bu örneklerdeki avcılık ve korkaklık gibi özelliklerin doğru olduğu kabul edildi. Kuşkusuz aktarılan bilginin somut gerçeklere dayanmaması, örneğin “dağın arkasında bir devin yaşadığı”,  ovadaki büyük ağacın gizemli güçleri olduğu” veya “bereket tanrısının kurban beklediği” gibi söylencelerin aktarılması da düşünülebilir. Bu çizginin çok daha büyük toplulukları örgütleyebildiğini, yönetici, rahip köle gibi sınıfları oluşturduğunu gözlüyoruz. Diğer hayvanlardan farklı olarak insanlar normlar, değerler, gerçek üstü kurmacalar, gerçek dışı öykülere inanırlar. Dini inançlar, mitler, efsaneler, ülke sınırları, etnik-dini kimlikler, itibari değeri olan para, hisse senetleri… yaratırlar. Bunlardan destek alan devletler, kurumlar, şirketler… biçiminde örgütlenebilirler.

Sanırım bu kez de fazla yakına geldik. Yine Homo sapiens sapiensimize dönelim.

TÜRÜMÜZÜN EN YAKIN ORTAK ANNESİ İLE EN YAKIN ORTAK BABASI BİRBİRİNİ GÖRDÜ MÜ?

“Ortak anne” ve “ortak baba” dediğim zaman hepimizin aklına hemen Âdem ve Havva geliyor. Binlerce yıllık bir geçmişe uzanan ve çeşitli biçimlerle dini kitaplarda yer alan Âdem – Havva efsanesini –belki de efsanelerini demek daha doğru- çok severim ve insanoğlunun yaratıcı düş gücünü gösterdiğine inanırım. Hatta efsanenin farklı kutsal kitaplardaki anlatım farklılıkları bu Dinlerin anlayışları konusunda çok ilginç ipuçları veriyor. 

Diğer yandan “en yakın” diye vurguluyor ve bu yazıda konuya biyoloji - antropoloji -hatta matematik- bilgilerimiz ile göz atmaya çalışıyorum. (Terim bilimsel yazında en yakın ortak ata – most recent common ancestor – MRCA olarak geçiyor).

“Türk Ne Demek?” başlıklı yazımda baba soyuna (Y-DNA’lara) ve anne soyuna (mitokondrial DNA’ya) değinmiştim. Şimdi de çok basit bir örnek olarak ben ve amcamın oğlunu gösteren soy ağacını ele alalım. Baba çizgisini izleyerek en yakın ortak atamızı bulmak istersek çok yakında dedemizi bulacağız. Anne çizgisini izleyerek en yakın ortak atamızı bulmak için ise –soy ağacımız piramit biçiminde yükseldiğine göre- çok daha yukarılara yüzlerce, belki de binlerce yıl öncesine çıkmamız gerekecek.

Şimdi de benzer bir uygulamayı tüm Homo sapiensler için yaptığımızı düşünelim ve türümüzün en yakın ortak babasını ve en yakın ortak annesini düşünelim. Türümüzün en yakın ortak annesini ve en yakın ortak babasını çok farklı zamanlarda ve yerlerde bulacağız.



Hatta en yakın ortak annemizin en yakın ortak babamızdan çok daha önce bulunabileceğini söyleyebiliriz. Bildiğimiz gibi türümüzün erkekleri kadından çok daha fazla sayıda çocuk sahibi olabiliyor. Bu durumda kadının erkekle aynı genişlikte bir aile sahibi olması için çok daha fazla kuşak gerekli. Bunun sonucu olarak bilim insanları en yakın ortak annemizin yaklaşık 140 Bin yıl önce, en yakın ortak babamızın yaklaşık 60 bin yıl önce yaşadıklarını, kuşkusuz birbirini hiç tanımadıklarını, büyük bir olasılıkla birbirinden çok uzak coğrafyalarda yaşadıklarını tahmin ediyor (R. Dawkins, The Ancestor’s Tale, 2004). 

YAŞAYAN İNSANLARIN EN YAKIN ORTAK ATASI

Milyonlarca yıl öncesinde primatlara uzanan bir geçmiş sizi ürküttüyse günümüze yaklaşalım. Toplumlarda en yakın ortak ata bulma konusunda biraz da matematik ve matematiksel modelleme kullanarak oldukça ilginç sonuçlara varabiliyoruz. Toplumda günümüzde yaşayan tüm bireylerin soy ağaçlarını baba (Y-DNA) veya anne (mitokondrial-DNA) çizgisini izleyerek geçmişe doğru tarayalım. En yakın ortak atamız (most recent common ancestor) kaç yıl önce yaşamış olabilir? (Yukarıda türümüzün en yakın baba ve annesini bulmaya çalışıyorduk. Şimdi günümüzde yaşayan insanları ele aldığımızı bir daha vurgulayayım).

Soru üzerine düşünmeye basit bir örnekle başlayalım ve matematiksel bir sınır bulmaya çalışalım. Küçük bir topluluğun nüfusunun hiç değişmediğini, herkesin iki çocuğu olduğunu, dışarıdan hiç göç almadığını ve hiç göç vermediğini düşünelim. Şematik bir örnek olarak nüfusu 8 kişi olan bir topluluğu ele alalım:

Nüfus kuşaklar boyu değişmediğine göre her kuşakta 4 erkek (mavi kutu) ve 4 kadın (pembe kutu) ve her çiftin 2 çocuğu olsun. D kuşağındaki cinsiyetleri bu örnek için önemli olmayan 8 kişinin babaları C kuşağında kırmızı çerçeveli C1, C2, C3 ve C4’dir. Bu erkeklerin babaları da B kuşağındaki B1 ve B2’dir. B1 ve B2’nin babası ise A1’dir. Demek ki D kuşağındaki 8 kişinin en son ortak babası A1’dir.
Bu basit örnekle toplum nüfusunu n, kuşak sayısını k olarak tanımlarsak bunlar arasındaki matematiksel ilişkiyi n=2k olarak belirleyebiliyoruz. (Örneğimizde 8 kişinin ortak babasını bulmak için 3 kuşak önceye gitmeliyiz. 23=8).

Nüfusun sabit kalması, bir toplumun diğer toplumlardan yalıtılması gibi kavramlar günümüzde bize çok aykırı geliyor. Oysa sanayi devrimi öncesinde kaynakların sınırlılığı ve çeşitli toplumsal nedenlerle kitlesel göçün zorlukları sonucunda birçok ülkede nüfusun oldukça sabit olduğunu; daha doğrusu nüfusun “Malthus tuzağı” olarak bilinen küçük salınımlarla değiştiğini biliyoruz.
Çok ilginç bir tarihsel örnek olarak Tasmanya’yı ele alabiliriz. Tasmanya ile Avustralya arasındaki kara bağlantısının yaklaşık 13 000 yıl önce kopması ile Tasmanya’da yaşayan Aborijinlerin Avusturalya’dan ayrıldığı biliniyor. 

1700’lerde adaya Avrupalı denizcilerinin gelmesine kadar büyük kıta ile arasında 240 km olan Tasmanya Aborijinleri binlerce yıl tümüyle yalıtılmış bir biçimde yaşıyordu. Avrupalılar geldiğinde ada nüfusunun yaklaşık 5000 kişi olduğu tahmin ediliyor. Yukarıdaki formülü uygularsak (212=4096), yaklaşık 12 kuşak buluruz. Yüzyılda 4 kuşak olduğunu varsınca da 300 yıla ulaşırız. Demek ki Tasmanya’da 1800’de yaşayan yerlilerin en yakın ortak atasının 1500’de yaşadığını varsayabiliriz. Bu basit modelde okuyucuyu uyarmak istediğim önemli bir nokta var: 1500’de yaşayan bir en yakın ortak ata olabileceğini biliyoruz. Ama bu atanın dışındaki 5000 kişilik nüfusun diğer tüm bireylerinin soyunun çeşitli nedenlerle (Y-DNA izlediğimizi kabul edersek kız çocuklar, çocuksuz erken ölümler vb.) günümüze ulaşmadığını da üzüntüyle belirtmeliyim.  Kuşkusuz topluluğun bu şanslı bireyinin kim olduğunu da bilmiyoruz. 

Burada küçük bir parantez açarak Tasmanya’nın Avrupalılar tarafından “keşif ve fethinin” yerliler için nasıl bir felaket olduğuna değinmeden geçemeyeceğim. 1800’lerin başında başlayan, 1830’lada “Kara Savaş” olarak tarihe geçen baskı, kıyım ve zoraki göç ile Tasmanya Aborijinlerinin soyu tümüyle tüketildi. Bu kıyım o kadar kesin belgeleniyor ki 1876’da ölen son Tasmanya Aborijininin adı bile biliniyor: Truganini.

Tasmanya örneği antropologların çok çalıştığı özel bir örnek.  Eşlerin seçiminin rasgele olduğu veya eş seçiminde coğrafi yakınlık avantajının göz önüne alındığı matematiksel modeller geliştirilmiş. Bu karmaşık modellerin sonuçlar –en azından benim bu basit yazım için- yukarıdaki basit formülümüze yakın sonuçlar veriyor.

Nüfus hareketleri, göçler, savaşlar, işgaller gibi olaylar daha karmaşık matematiksel modelleri kullanmamızı gerekli kılıyor. R. Dawkins yukarıdaki basit formülü kullanarak Britanya için bir hesap yaparken “modelin varsayımlarının doğru olmadığını” vurguluyor. Ama Britanya’da günümüzde yaşayan 60 Milyon kişinin, Viking saldırılarına karşı savaşlarıyla ün kazanan Kral Büyük Alfred’in  (849 – 899) torunu olabileceği şakasını yapmaktan da geri kalmıyor! (R. Dawkins, The Ancestor’s Tale, 2004, s.44)

Kuşkusuz bu tür çözümlemeler Türkiye gibi göç yolları üzerinde olan, binlerce yıl sayısız savaş, kıtlık, işgal, sürgün yaşamış bir bölgede, çok dinamik bir demografik yapıya sahip bir ülke için geçerli değil. Bu nedenle ben de benzer bir hesaplama yapmıyorum. Düşünür müsünüz, hiç de sevmediğim birileri ile birkaç yüzyıl öncesinde ortak bir ataya sahip olduğum sonucuna varabilirim!

19 Ekim 2016 Çarşamba

OSMANLI KÜLTÜRÜNÜN GÜNÜMÜZE TAŞINMASI




Geçen gün Osmanlı Mimarisinin kötü kopyaları olarak son yıllarda yapılan camilerden yakınıyordum. Bir dostum “Yoksa sen Osmanlı kültürünü sevmiyor musun?” dedi. Bu soru üzerinde biraz durup kendimi sorguladım. 
 
Özgün Osmanlı kültürünü çok sevdiğime karar verdim. Klasik Türk müziğinin birçok şarkısını büyük bir beğeni içinde mırıldanarak dinliyorum. İstanbul’da bir Osmanlı camiine girdiğimde gönlümün gerçek bir sevgi ve saygı ile doluyor. Aruz vezni ile yazılmış dizilerin melodisi belleğime kazılmış. Safranbolu, Beypazarı gibi eski yerleşim yerlerine gittiğimde geleneksel evlerin fotoğraflarını çekmeden duramıyorum. 

Bireyler olarak bu tür kültürel kazanımlarımızı değerlendirmemiz gerekli. Merkezi veya yerel kurumlar da geçmiş uygarlıkların kültürel mirasını korumalı ve tanıtmalı. Benim karşı olduğum bunun ötesine geçip günümüzde Selçuklu veya Osmanlı stilini taklit eden cami, kamu binası, taksi durağı ısmarlamaları. Hatta bence İstanbul’da Osmanlı sarayları ve köşkleri kamu kurumlarınca işgal edilmemeli. Buraları müze, sergi salonu, kültür kurumu gibi halkın girebileceği, gezebileceği yerler olmalı.

Osmanlı kültürü üzerinde düşünürken birkaç noktaya değinmeden geçemeyeceğim. Son zamanlarda Osmanlı’nın büyük bir özenti içinde uzak, görkemli ve gizemli bir dönemmiş gibi sunulmasını yadırgıyorum. Sanki Osmanlı değil de Polinezya kültürünü konuşuyoruz. Benim annem- babam Cumhuriyet’in genç kuşağıydı. Ama diğer yandan babam 1916 doğumluydu. Cumhuriyet 1923’da kurulduğuna göre yaşamının ilk 7 yılında “Osmanlı Tebaasıydı”. Bilindiği gibi harf devrimi 1928’de yapıldı. Babam eski harflerle de rahatça okur ve yazardı. Dedelerimin Balkan Savaşı, Birinci Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı anılarını dinleyerek büyüdüm. Piza, cheescake, hambuger gibi birkaç yiyeceği ayırırsak günümüzde yediğimiz yemekler  –Osmanlı’nın saray mutfağı değil ama- büyük annelerimizin yaptıkları yemeklerdi. Yani Osmanlı mutfağıydı. 

Bu konuda dikkatinizi çekmek istediğim ikinci nokta da “Osmanlı” konusunda genelleme yapmanın zorluğu hatta olanaksızlığı. Osmanlı’yı 600 yıla yayılan ve Balkanlar’dan Arap çöllerine; Kuzey Afrika’dan İran’a uzanan bir coğrafyada ele alınca genelleme yapamıyoruz. “Osmanlı merkezi bir imparatorluktu” desek, küçük bir boy olarak başladığı günleri, Balkanlar’daki oldukça özerk yönetimleri, fetret devrini, Mısır Hidivliğinin öyküsünü vb. ne yapacağız?  Avrupalıların korkulu rüyasıydı” desek, kuruluş yıllarında Bizans ile işbirliğine, yarı-sömürge olarak yürüttüğü denge politikasına, Yeşilköy’e gelen Rus Ordusunun durdurulmasına, Kırım Savaşına vb. ne diyeceğiz? Bence cümlelerin “18. Yüzyılda Balkanlarda” gibi başlaması ve çok daha dar bir çerçeve içine oturtulması gerekiyor.

Sanırım “Osmanlı” derken, Osmanlı’nın son yüzyıllarını değil yükseliş dönemi kastediliyor. Coğrafya olarak da İstanbul, saray ve çevresi düşünülüyor. Bu yaklaşım kuşkusuz çok büyük bir kısıtlama. Cami mimarisi Sinan’a, kılık-kıyafet-mobilya sultanlara köşklere indirgeniyor. Ayrıca bu durumda başka bir zorluk çıkıyor karşımıza. Evet, bu dönem ve yaşam günümüz Türkiye’sinden çok daha şaşalı, ama bir o denli de uzak, farklı, bilinmezlerle dolu. Hatta batılı oryantalistlerin bakış açısından birçok çizgi taşıyor. Bu bloğun diğer sayfalarında oryantalizme çok değindiğim için bu konuya hiç girmeyeceğim. Sanırım Osmanlı’yı dönem ve saray çevresi olarak kısıtlama yukarıda değindiğim gibi Osmanlı’yı uzak, gizemli, görkemli yapıyor.

16. ve 17. Yüzyılı Nef’-i, Bakî, Fuzulî, Nedim ve Şeyh Galip gibi şairler, Itrî gibi besteciler taçlandırmış. Ne yazık ki birçok sanatçının yapıtları günümüze ulaşamamış. Ayrıca Divan şiirinin ağdalı dili, bugün kullanmadığımız birçok sözcük onları anlamamızı ve gerçek değerlerini kavramamızı zorlaştırıyor.

Diğer yandan Osmanlı Döneminin genel olarak İslam uygarlığının zayıfladığı –veya başka bir deyişle Avrupa’da yeni bir uygarlığının yükseldiği- dönemine denk geldiği çok üzücü bir gözlem. Evet, Osmanlı’nın İslam dünyasının yanında Avrupa içlerine yönelen askeri başarıları var. Ama Osmanlı’nın son yüzyıllarındaki zayıflama da çok belirgin. Genel olarak “Doğunun”, özel olarak Osmanlı’nın bu yarışta geri kalmasının nedenleri tümüyle başka ve çok daha geniş bir konu. Eğer kültürün, yaşam biçiminin odağında “düşünce-felsefe” varsa, yalnızca İslam dünyasının önde gelen düşünürlerinin yaşadıkları yıllara bakmak bile önemli ipuçları verecektir:

  • El-Kindî (801-873),
  • Muhammed el-Buhârî (810-869),
  • Farabi (872-951),
  • İbn-i Sina (980-1037),
  • İmam Gazali (1058-1111),
  • Abdülkadir Geylanî (1077-1166),
  • İbn-i Rüşt (1126-1198),
  • İbn-ül Arabî (1165-1239),
  • Mevlânâ Celâleddîn-i-Rûmî (1207-1273),
  • İbn-i Haldun (1332-1406).

Horasan’dan Anadolu’ya uzanarak büyük halk kitlelerini etkileyen “Anadolu erenleri” çizgisini düşünürsek:

  • Ahmet Yesevî (1093-1166),
  • Ahi Evran (1171-1261),
  • Hacı Bektaş-ı Veli (1209-1271),
  • Taptuk Emre (1210-1280?)
  • Sultan Veled (1226-1312),
  • Yunus Emre (1238-1321)
  • Şeyh Bedrettin (1359-1420),
  • Hacı Bayram-ı Veli (1352-1428).

Yukarıdaki tarihlere bakınca 12-13. Yüzyıllardaki verimli dönemlerin ardından bir düşüş yaşadığımız belirgin.

“Yeni” Osmanlıcılık kuşkusuz bir mimari, giyim-kuşam, mobilya vb. modası olmakla kalmıyor. Bir yaşam, anlayış, yönetim biçimi olması; eğitilen kuşakların bu yönde bilinçlendirilmesi için de çalışmalar yapılıyor. Örneğin Lise sınıflarında Osmanlıca bir seçmeli ders olarak eğitim programlarına girdi. Programın giriş bölümünde gerekçe şöyle tanımlanıyor:

Osmanlı Türkçesi, ecdadımızın bin yıla yakın bir süre kullandığı bir yazı dilidir. Bu yazı dili ile ecdadımız, milli kültürümüzü şekillendiren sayısız eser ortaya koymuştur. Osmanlı Türkçesi Öğretim Programı, bahsedilen büyük kültür birikimini, yazıldığı alfabeyle inceleyip,  değerlendirmenin yolunu açmayı hedeflemektedir.”

Bu laf kalabalığındaki “ecdadımızın” kısa bir tarih penceresindeki son derece küçük bir topluluk olduğunu biliyoruz. “Kültür birikimini aktaran sayısız eser” konusu da olduça büyük bir iddia. Matbaanın Osmanlı’ya geç gelmesi konusu çok tartışılan bir konu. Ben konunun başka bir yönüne değinmek istiyorum. Matbaa geç geldi, tamam; ama ne basıldı? Kaç adet basıldı? Mehmet Ali Yılmaz Hürriyet gazetesindeki 29 Aralık 2014 tarihli yazısında Şevket Rado’nun arşivine dayanarak İbrahim Müteferrika’nın bastığı kitap sayısının yalnızca 17 adet olduğunu belirtiyor. Ardından matbaa el değiştiriyor ve 6 kitap daha basılıyor. Kitapların çoğu sözlük, harita ve anı. Baskı sayıları da 300-1000. Aynı yazar 3 Eylül 2016 tarihli yazısında ise eski harflerle basılan tüm kitapların yaklaşık 40 000 adet olduğunu belirtiyor. Bunların 20 000’i aynı eserin tekrar baskıları. Kalan 20 000’in 15 000’i yabancı yazarlardan çeviri veya özetleme-derleme. Bu durumda özgün yapıtların sayısı en fazla 5 000. Bunların da çoğu yeni harflerle basılmış. (Burada bir parantez açıp kitaplaşmamış belgelerden, arşivlerden söz etmediğimi belirtmeliyim. Bu nitelikli belgelerin değerlendirilmesi kuşkusuz çok önemli. Ama bu da Lise öğrencilerinin değil uzman tarihçilerin işi!) 

Okuryazar oranı da oldukça tartışmalı bir konu. Devletin resmi istatistikleri, harf devrimi öncesinde 1927’de, toplam nüfusu 13 650 000, okuryazar oranını % 8,1 olarak veriyor. Bunda bir yanılma payı olsa bile her halde Osmanlı’nın son dönemlerinde oran %10’un altında.

Kısacası yazılı değil sözlü kültürün egemen olduğu bir coğrafyada bugün yaşamayan bir “yazı dilinin“sayısız eserle” “kültür birikimini aktarmasını” beklemek hiç de gerçekçi değil.
Dünyanın yarısının konuştuğu-yazdığı, hele İnternet ile giderek daha yaygınlaşan İngilizceyi okullarımızda çok daha geniş programlarla öğretme –veya öğretememe- becerimiz aklıma geliyor. Korkarım ki birkaç yıl sonra “Okulda yıllarca Osmanlıca öğrettiler; ama şimdi hiçbir şey hatırlamıyorum. Ne okuyacak bir kitap-dergi buldum, ne konuşacak insan” diyen kızgın ve kırgın gençler göreceğiz.

Bunları geçmiş kültürümüzü küçümsemek veya yok saymak amacı ile yazmıyorum. Aksine, bu eserleri bilimsel yöntemlerle incelemek, korumak ve tanıtmaktan yanayım. Alman ulusal birliğinin ve kültürünün oluşması sırasında Grimm Kardeşler halk masallarını derlemişti. Ama Goethe, Schiller dönemlerinin konularını ele alan yapıtlar vermişti. Müzelerde hayranlıkla resimler, heykeller izliyoruz. İtalya’da Leonardo stilinde resim, Michelangelo stilinde heykel yapılıyor mu? Mozart’ın, Beethoven’in eserleri bizi bugün de büyülüyor. Ama Viyana’da günümüzde çok farklı eserler besteleniyor.

Bence gerçek sanatçılar bütün –kendi ülkelerinin ve evrensel düzeye yükselmiş bütün!- kültür mirası içinde yaşıyor, bu yapıtları inceliyor; kendi dönemlerinin yaşamının, güncel fikirlerinin, olanaklarının ve sorunlarının süzgecinden geçirerek yapıtlar oluşturuyor. Günümüzde her mimarımızın Sinan’ın camilerini incelediğine, her şairimizin divan edebiyatının örneklerini okuduğuna, müzik alanında bir şeyler yapmak isteyen herkesin klasik bestelerimizi dinlediğine inanıyorum. Zorlamalar, özentiler yapay kısıtlamalar olmazsa çağdaş ve yaratıcı sanatçılarımız kentlerimizi güzel camilerle, kamu binalarıyla, parklarla, meydanlarla, heykellerle süsleyecekler.