15 Mart 2015 Pazar

CHARLES DARWIN (1809-1882)





Belki de daha çok düşünürleri ve sanatçıları ele aldığım Modern-Postmodern tartışmasında Darwin’in ne işi var? Diye soracaksınız. Bence Darwin 19. Yüzyıl düşünce yapısının (hatta günümüze uzanan tartışmaların) oluşması açısından çok önemli. Yeryüzünün evrenin merkezi olmadığı, güneşin çevresinde dönen gezegenlerden yalnızca biri olduğu veya okyanus ötesinde koskoca bir kıtanın varlığı ve her doğrunun yer aldığı kutsal metinlerde bundan hiç söz edilmediği anlaşılınca insanların düşünce yapısının ve inanç dünyasının nasıl alt-üst olduğunu hatırlayalım. İnsanın “gelişiminin” de diğer canlılardan farklı olmaması, onlarla aynı biyolojik kurallara tabi olması başlı başına çok sarsıcı ve devrimci bir kuram olarak karşımıza çıkar.

Charles Darwin’in evrim kuramı okuyucunun birçok kaynakta ve her ansiklopedide bulabileceği bir konudur. Burada üzerinde durmak istediğim yöntemin düşünsel kökleri ve modern dönemi oluşumunda yaptığı sarsıcı etkidir.

Darwin’i incelemeye kuramından önce temel yaklaşımından başlayabiliriz. Öncelikle doğada bir kriz ve çatışma gözler:

Doğanın sakin dış görünüşünün hemen altında tüyler ürpertici fakat sessiz bir savaş olduğuna inanmak zordur”. Charles Darwin, 1839. 

Diğer yandan Darwin bu sözüyle bir şeylerin görünür yüzünün önemsizliğini değil, tersine önemini vurgular. Birçok düşünür yüzeyin altına inilmesi gerektiğini, geçeğin derinde olduğunu söyler. Darwin böyle düşünmez. Yüzeyin, görünenin, ölçülebilenin ayrıntılı incelenmesini yeterli görür. 

Burada Charles Darwin’in İngiliz Aydınlanma geleneğinin izinden gittiğini görüyoruz. Bu da Fransız-Alman geleneğinden çok farklıdır. İngiliz Aydınlanması –örneğin Fransız Aydınlanmasına göre- daha az “çatışmacı” ve daha çok daha fazla “deneycidir”. Bu farklı gelişimi kolayca Şanlı Devrim (Glorious Revolution) günlerine (1688) dek geriye götürebiliriz. John Locke (1632-1704) bu devrimin düşünsel arka planındaki temel taştır. Toplumsal Anlaşma (social contract) ve bu anlaşmayı kabul etme (consent) temel kavramlardır. Locke’a göre yönetilenler kendi akılcı (rational) kararlarıyla daha fazla güvenlik elde etmek için özgürlüklerinin bir kısmından vaz geçerler. Yönetenler bu anlaşmaya uymadıkları zaman da yönetilenlerin karşı gelme, direnme, devrim yapma, yönetenleri değiştirme hakkı vardır. Kuşkusuz bu 17. Yüzyıl için çok radikal bir görüştü ve yukarıda değindiğim 1688 devriminin düşünsel alt yapısını oluşturdu. 

Locke “doğal hak” ve “tolerans” kavramlarının “toplumsal anlaşmayı” destekleyen kavramlar olduğunu savundu:

·         Doğal hak (natural rights-law of nature) terimini insanların yalnızca insan olarak doğarak kazandığı yaşam, özgürlük, mutluluk peşinde koşmak gibi haklar olarak tanımladı. İnsanların bu tür haklarla eşit olarak doğduğunu savundu. Bu kavramın özellikle Amerika Birleşik Devletlerinin kuruluşunda, Amerikan Bağımsızlık Bildirisinde çok vurgulandığını görüyoruz.

·         Tolerans kavramı da uzun yıllar süren mezhep çatışmaları, ayaklanmalar ve iç savaşlar sonucunda gelişti. Özellikle farklı mezheplere, görüşlere karşı tolerans, “kavga etmeden anlaşmamak konusunda anlaşmak” (agree to disagree without fight) biçimine şekillendi.

Günümüzde bu kavramlar rahatça benimseyebildiğimiz kavramlar olarak görülebilir. Ama 17. Yüzyılda örneğin farklı mezheplerdeki insanların aynı ülkede birlikte yaşamalarının çok zor olduğunu düşünmeliyiz. Darwin ünlü Beagle gemisiyle yaptığı yolculuk hakkında yazdıklarında, kölelerin dayanılmaz yaşam koşullarını ve köle tacirlerinin uyguladığı inanılmaz işkenceleri nefretle anlatır.

Düşünce yapısı olarak ele alındığında Darwin bir aydınlanma figürüdür. Darwin’in düşünsel kökleri arasında Faydacılığı (Utilitarianism) ve Romantizmi anabiliriz. Yaşamında Faydacılığın yalnızca ölçülebilir şeylere değer vermesini ve Romantizmin coşkulu doğa sevgisini bulabiliriz. Akıl yürütme ve düşünme ile değil etkin bir yöntemle doğaya gidip her şeyi ayrıntıları ile inceleyerek gerçeklere ulaştı. Biyoloji dünyasında değişikliğin bir kriz sonucunda gerçekleştiğini gözledi ve bu krizin sonuçları üzerinde çalıştı. Tümüyle başka alanlarda çalışmalarına rağmen bu açıdan Marx’ın paralel çalışmalar yaptığı söylenebilir. 

Bir bilim adamı olarak temel niteliği, olağan üstü özenli, ayrıntılı, toplama-biriktirme-sınıflama özelliğine ve bulgular üzerinde yoğun bir düşünce gücüne sahip olmasıdır.

Charles Darwin doğal seçimle evrim (evolution by natural selection) üzerindeki bilimsel kuramını ayrıntıları ile anlattığı “Türlerin Kökeni – On the Origin of Species” adlı ünlü kitabını 20 yıllık bir çalışma sonunda 1859’da yayınladı. 

Evrim, uzun süredir doğa bilimcilerinin gündeminde olan bir konuydu. Çözülemeyen bilmeceler ise yeryüzünde neden bu kadar çok tür olduğu, neden bazı türlerin yok olduğu, yaşayan türler için evrimin neden ve nasıl geliştiği gibi konulardı. İşte Darwin bu neden ve nasılı açıkladı. Kuramın temelinde Doğal Seçim vardı:

Yararlı değişikliklerin korunması ve zararlı değişikliklerin reddedilmesine Doğal Seçim diyorum.
Charles Darwin, Türlerin Kökeni – Origin of Species  

Doğada yaşaması mümkün olandan fazla doğum-üreme vardır ve bu yukarıda değinildiği gibi bir kriz oluşturur. Türlerin nüfusu hakkında üç gerçek vurgulanır:

  • Bireyler arasında biçim (morphoogy), işlev (physiology) ve davranış (behaiviour) açılarından farklılıklar vardır. Darwin sonrasında yapılan çalışmalar çeşitliliğin kaynakları konusunda ek bulgular sağladı. Günümüzde kuşaktan kuşağa geçişte oluşan hatalar, virüsler, X ışınları, radyasyon, mor ötesi ışınlar, bazı kimyasallar, ani sıcaklık değişimleri gibi etkenler hakkında çok daha fazla şey biliyoruz.
  • Farklı özellikler yaşama ve üreme açısından farklı düzeylerde avantaj sağlar (farklı uyum – differential fitness). Türün bireyleri için yaşamsal önemde olan birçok kaynak (örneğin besin, yaşam alanı, çiftleşecek eş…) sınırlıdır. Türün bireylerinin üreme yeteneği genellikle bu kaynakların artışından daha büyük bir hızla artar (Thomas Robert Malthus, 1766-1834). Bu da türün bireyleri arasında rekabet oluşturur.
  • Özellikler kuşaktan kuşağa aktarılabilir (uyun kalıtımı – heritability of fitness). Kalıtım konusu da biyolojinin (ve tarım-hayvancılık gibi uygulamaların) oldukça geleneksel bir konusudur (Gregor Mendel, 1822-1884). Türün bireylerinin özellikleri iki gruba ayrılır. Soyyapı (genotype) kısaca kalıtım yoluyla gelecek kuşaklara aktarılabilen ve dışyapı (phenotype) kalıtım yoluyla aktarılamayan özellikler. 
 Böylece art arda gelen kuşaklarda nüfusun üyeleri, doğal seçimin gerçekleştiği biyolojik ve fiziksel çevreye daha iyi uyum sağlayan bireylerin torunlarından oluşur.

Burada Darwin’in evrim kuramı konusunda iki yanlış anlaşılmaya-yoruma değinmek istiyorum. 

Herbert Spencer’den (1820-1903) kaynaklanan “gelişmeci” düşünce, hem biyolojik evrimin hem de toplumsal evrimin “ilkel” yapılardan “gelişmiş” yapılara doğru evrimleştiğini öne sürer.  Canlı türleri veya toplumlar adeta bir merdivenin basamaklarını çıkar gibi “daha gelişmişe” doğru ilerler. Ne yazık ki bu çizgi insanın diğer canlılardan; Batı toplumlarının Batılı olmayan toplumlardan daha “gelişmiş” olduğu gibi “ırkçı” söylem ve uygulamalara yol açtı. 

Darwin’in kuramında ise “gelişme” kavramı yoktur. Kuşaktan kuşağa kalıtsal aktarımla daha iyi uyum sağlama yönünde özellikler kazanma sürecidir. Uyum sağlayamayan türler zaman içinde yok olurlar. Ama örneğin, çağımızda yaşayan insan türü karınca türünden daha “gelişmiş” değildir.

Köklerini Jean-Baptiste Lamarck’da (1744-1829) bulduğumuz çizgi ise yukarıda değindiğimiz soyyapı-dışyapı ayrımını yapmaz. Örneğin zürafaların ağaçların yüksek dallarındaki yaprakları yemek için boyunlarını uzattıklarını, bu çabanın kuşaktan kuşağa aktarılması ile zürafaların uzun boyunlu olduklarını savunur. Oysa kasların çalışması veya farelerin kuyruğunun kesilmesi (Weismann deneyi) bireyin dışyapı özellikleridir. Dolayısıyla kalıtım yoluyla gelecek kuşaklara aktarılabilen özellikler değildir.

Darwin kendi gözlemlerinin yoğunluğu yanında çağının bilimsel buluşlarından da çok yararlandı. Özellikle Malthus’un nüfus üzerinde söyledikleri ve jeolojinin yeryüzünün nasıl yavaş yavaş değiştiğini göstermesi Darwin için çok ilham verici oldu. 

Darwin’in 3 temel yapıtı vardır:

Beagle Gemisi ile Ziyaret Edilen Ülkelerin Doğa Tarihi ve Jeolojisine İlişkin Araştırma Güncesi - Journal of Reseaches into the Natural History and Geology of the Countries Visited by the H.M.S. Beagle (1845)’de Darwin yaklaşık 5 yıl süren dünya turunda yaptığı gözlemleri aktarır. Burada jeoloji anahtardır. Milyonlarca yıl geriye uzanan ve günümüzde de etken olan yeryüzünün ilginç değişimi onu çok etkiler. Doğada pek çok küçük değişimin birikip büyük değişiklilere yol açtığını gözler.

Türlerin Kökeni - On the Origin of Species (1859) oldukça derin ve çok ayrıntılı bilimsel bir yapıttır. Ama diğer boyutu ile de çok uzman olmayanların da anlayabileceği bir dilde genel okuyucu kitlesi için yazılmıştır. Bu açıdan bu kadar bilimsel ihtirası olan son kitap olduğu söylenir. Kitapta savunulan türlerin doğal bir özü (natural essence) olmadığı, türlerin üreme ile oluştuğu savı çok devrimci bir savdır. İnsan türü evrimin amacı değil evrim sürecinin bir ürünüdür. Darwin bu durumun insan türünü alçaltmadığını, aksine bizi organik dünya ile bütünleştirdiğini savunur. Bir konuşmasında “çevresinde gördüğü bazı insanlardansa atasının tüylü bir maymun olmasını tercih ettiğini” söyler. Ama bu bilimsel kuram, özellikle dinsel düşünce için kabul edilmesi oldukça zor kavramlar getirir ve bildiğiniz gibi eleştiriler günümüze dek sürer.

İnsanın Türeyişi - The Descent of Man (1871) adlı yapıtında Darwin Türlerin Kökeni Üzerine’nin bazı temel bulgularını vurgular. Ardından dört temel gözlemi vurgular:

  • Zekâ evrimin itici gücü değil, sonuçlarından biridir.
  • Ahlak uyum gösteren bir değişimdir ve birlikte yaşamanın avantajlarının doğmuştur. Evrimi yönlendiren bir kavram değildir.
  • Cinsel seçim var olma kavgasından değil, dişiye sahip olmak için erkekler arasındaki mücadeleden kaynaklanır. Başarısız birey için sonuç ölüm değil, yavru sahibi olamamaktır. Doğada seçimi dişinin yapması  -tavus kuşu örneğinde olduğu gibi- erkeklerin daha çekici bir görünüşe sahip olmalarına yol açar.
  • İnsan diğer primatlardan farklı bir evrim çizgisi izledi. Ama onlarla ortak bir atası vardır.
Böylece anladık ki insan, Eski Çağlarda tüylü, kuyruklu, büyük olasılıkla ağaçta yaşayan bir dört ayaklıdan gelir.”
Charles Darwin, İnsanın Türeyişi - Descent of Men

Kuşkusuz bu cümle okuyucu için hiç de sürpriz değildir. Ama işte bu cümle ile Darwin öldürücü darbesini vurur. Nicolaus Copernicus’dan sonra dünya nasıl aynı dünya değilse, Charles Darwin’den sonra da insan aynı insan değildir.






 







30 Haziran 2014 Pazartesi

FRIEDRICH NIETZSCHE (1844-1900)

19.yüzyılın düşünce yaşamını şekillendiren iki düşünürden biri Marx ise diğeri de Nietzsche’dir. Nietzsche’de “Ahlak yerine gücün ve yoğunluğun-intensity” vurgulandığını görürüz. Özellikle batı kültüründe ahlak, politika, estetik gibi alanlarda önemli bir yer tutan hiyerarşiye karşı çıkıp yerleşik hiyerarşilerin dışında bir felsefe geliştirir. Bu yaklaşım İkinci Dünya Savaşı sonrasında gelişen Postmodernliğin temelini oluşturur.

Rousseau’nun Aydınlanma karşıtı bir Aydınlanmacı olması gibi Nietzsche de Modern karşıtı bir Modern’dir. Modern’in sakıncalarını kötü taraflarını görmüş ve göstermiş ama Modern öncesine dönülemeyeceğini de kabul etmiştir.

Felsefe konusunda çok az okumuş biri bile Friedrich Nietzsche’yi “tanrı öldü” sözü ile tanır. Bu slogan Nietzsche’nin Şen Bilim, Zerdüşt Böyle Dedi gibi yapıtlarında birkaç yerde geçer.

Tanrı öldü. Tanrıdan geriye bir ölü kaldı. Ve onu öldüren biziz. Hâlâ gölgesi beliriyor uzaklarda. Kendimizi nasıl avutacağız, biz katillerin katilleri? Neydi bıçaklarımızın altında ölümüne kan döken, dünyanın sahip olmuş olduğu bu en kutsal ve en kudretli şey: bu kanı kim silecek üzerimizden? Hangi su var bizi temizleyecek? Hangi teselli şölenlerini, hangi kutsal oyunları icat etmek zorunda kalacağız? Fazla büyük değil mi bize bu davanın yüceliği? Buna layık olmak için birer tanrıya dönüşmeli değil miyiz?Şen Bilim - Die fröhliche Wissenschaft (1882–1887).

Nietzsche bunu söylerken Tanrı’nın yokluğunun çok ötesinde bir şey söyler. Ona göre düşünsel anlamda herhangi bir ideal yoktur. Standart yok, son nokta yok, kutsallık yok, temel yok, inanç evreni yok, Tarihin anlamı-yönü yok, meşru yok. Kendimizi, düşüncelerimizi, eylemlerimizi ölçüp değerlendireceğimiz herhangi bir ölçüt yok. Hiçbir zaman da olmadı.

Felsefe Platon’dan beri yanlış bir çizgide ilerledi. Platon içinde yaşadığımız “görünür” dünyanın bir yansıma olduğunu; “gerçek” dünyanın “ideallerden” oluştuğunu öne sürmüştü. Örneğin gerçek üçgen, üçgen kavramıdır, üç kenarı vardır, iç açılarının toplamı 1800’dir… Böyle bir üçgeni içinde yaşadığımız “görünür” dünyada bir taş üzerine kazıyabiliriz, tahtadan, demirden yapabiliriz. Ama bütün bunlar ideal değildir, üstelik zamanla aşınır, bozulur. Oyda “gerçek” üçgen kavramı ideal bir şekildir. (Böylece Nietzsche’nin nitelemesiyle felsefe tarihinin ‘en uzun yanlışı’ başladı!)

Platon’un “gerçek” dünyası, bilge insanın bilincindeki kavramlar olarak felsefe tarihinde yerini aldı. Musevi-Hristiyan-İslam inancında “cennet” kavramı geliştirildi; “bu dünyanın” önemi küçümsenirken “öbür dünya” yüceltildi. Dinsel kurallar pekiştirildi ve “günah” kavramı geliştirildi.

Blogumun “Düşünsel Öncüler” sayfasında değindiğim gibi Immanuel Kant olgusal (phenomenal) dünya ile inanç (noumenal) dünya ayrımı yaparak Akılcılığı ve Aydınlanmayı olgusal dünya üzerinde geliştirmeye çalıştı. İnanç dünyası ile pek uğraşmasa de özellikle Salt Aklın Eleştirisi (Kritik der reinen Vernunft, 1781) kitabında böyle ayrı bir evren olamayacağını gösterdi. Bunu kanıtlamak için uyguladığı düşünsel yöntem bir blog sayfalarına sığmayacak boyutta olsa da Bizim konumuz açısından Nietzsche’nin “Tanrı öldü” derken bu tür bir yaklaşım izlediğini söyleyebiliriz:

Eğer Tanrı öldüyse, Nietzsche belki cesedi üzerinde zıplayan adamdır; oysa cinayet silahının her yerinde Kant’ın izi vardır.” (Will Buchingam (Ed.) ve Diğerleri, The Philosphy Book, s. 220)

Rousseau doğal-ideal insandan uzaklaştığımızı vurguladı. Marx üretken-ideal insandan yabancılaşarak uzaklaştığımızı vurguladı… Oysa bütün bunlar Batı felsefesinin yanlış başlayan çizgisinin uzantılarıdır. Böylece Nietzsche gerçek ile ideal arasındaki ilişkiyi çeşitli biçimlerde kurmaya çalışan düşünce sistemlerine temelden saldırır.

Hatta bir adım daha atabiliriz. Bütün bu inanç dünyası, ölçütler, temeller, meşrulaştırma çabaları bizim yoğun biçimde, güçlü biçimde yaşamamıza engel olmak için oluşturuldu.

1887’de yayımlanan Ahlakın Soykütüğü’nden  (Zur Genealogie der Moral) alıntılar bu konudaki fikirlerini özetlemek için yararlı olacaktır.

Bu kitaptaki ilk makalede hırs, kin kavramı ele alınır. Bu kavram Nietzsche için çok önemlidir ve “tersine çevirmenin dinamiğini” gösterir. İyi-kötü zıtlığını ele alalım. Asiller, güçlüler, zenginlerin “iyi” durumda olması; asil olmayanların, fakirlerin, zayıfların ise “kötü” olmasıyla başlayalım.  Bu durum ikinci gruptaki büyük kitlenin hırslanması, kinlenmesi ve güçlülük, zenginlik gibi kavramları “kötü” olarak nitelemesi sonucunu doğurur. Zayıfın, fakirin kendini kötü hissetmesine yol açan şey zararlıdır, kötüdür, günahtır, ahlaksızdır… Zayıf, fakir ise iyidir, günahsızdır, iyi ahlaklıdır. Tersine çevirmenin dinamiği çalışmış ve “iyi”, “kötü”; “kötü” ise “iyi” olmuştur. Nietzsche’ye göre ahlakın temeline gücün yadsınması diyebileceğimiz bu kavram yerleşir. Bu, onun karşı çıktığı ve doğal olmadığını vurguladığı bir gelişmedir. Nietzsche gücün, yoğunluğun gelişmesini ister. Ahlak, zayıfların kendini teselli etmek için geliştirdiği bir kavramdır.

Kuzular yırtıcı kuşlara bakıp kendi aralarında ‘bunlar günahkâr, bir kuzu gibi, bu yırtıcılara hiç benzemeyen hayvanlar ise iyidir’ diye konuşsalar bu idealin oluşmasında ne yanlış var? Yalnızca yırtıcı kuşlar aşağıya bakıp bir küçümseme ile ‘bu küçük kuzular bizi hiç de rahatsız etmiyor. Hatta onları seviyoruz. Hiçbir şey küçük bir kuzudan daha lezzetli değildir’ diyebilirler.

Gücün kendini güç olarak ifade etmemesini, hükmetmemesini, düşmanlarını yenmemesini istemek, zayıfın kendini güçlü olarak ifade etmesini istemek kadar gerçek dışıdır.”

Kitaptaki ikinci makalede Nietzsche “çile çekme ve çile çekenler suçluluk duygusunu nasıl oluşturur ve bu suçluluk duygusu nasıl gücün, yoğunluğun yadsınmasına yol açar” konusunu ele alır.

Her sanat ve düşünce yapıtı yaşamı sürdürme ve büyütme çabasının hizmetinde bir yardım ve tedavi olarak görülebilir. Hepsi bir ön kabul olarak çile çekmeyi ve çile çekenleri var sayarlar.

Buradan bellek kavramına geliriz. Ahlak  -özellikle Nietzsche’nin eleştirdiği Hristiyan ahlakı- hatırlamaya, suçu günahı, ilk günahı hatırlamaya dayanır. Oysa Nietzsche unutmadan yanadır:

“Eğer unutma olmasaydı mutluluk, neşe, umut, övünç, bugün… olmazdı. Bu bastırma sistemi zarar görür ve doğru çalışmazsa insan hazmedemez ve biter.”

Ahlak değerleri bizim düşünsel yeteneklerimiz sonucu olarak oluşmaz, bize çevremiz tarafından kazınır:

“Bütün ‘güzel şeylerin’ temelinde ne kadar çok kan vardır?”

“Başkalarının çile çektiğini görmek bir işe yarar. Diğerlerinin daha çok çile çekmesini sağlar. Kabul etmesi zor ama eski, yüce, insani, hatta maymunda bile olduğu söylenebilecek kadar insani bir söylem: Zalimlik olmadan kutlama olmaz.”

Nietzsche’nin bu bakış açısını bir kötümserlik olarak değil, bir gerçekçilik olarak değerlendirdiğini belirtmeliyiz. Ahlaki değerlerin bu biçimde gelişmesi, güçlülüğümüz ve yoğunluğumuzdan utanç duymamıza yol açtı.

Çile çekmeye karşı nefretin yükselmesi çile çekmenin kendisine değil, çile çekmenin anlamsızlığınadır.”

Ahlak ilkelerinin bilincimize kazınması sonucunda suçluluk duygusu içinde topluma borçlu olduğumuzu düşünerek hep borçluluk hissederek yaşarız. Bu bizim bir hizada davranmamıza, sıradanlaşmamıza yol açar.

“‘Haklı’ veya ‘haksız’ kavramlarının hiçbir anlamı yoktur. Zarar vermenin, bastırmanın, kullanmanın, tahrip etmenin kendileri ‘haksız’ olamaz. Çünkü yaşamın temelinde bunlar vardır. Yaşam temel işlevlerinde zarar verir, bastırır, kullanır ve tahrip eder. Bu özellikleri yok sayılamaz.” 

Kendiliğinden oluşan “değer” yoktur. Değerler insanları denetlemek için, güçlerini göstermelerine engel olmak için geliştirdiğimiz toplumsal yapılardır. Değer olmayınca kuşkusuz ‘suç’ da ‘ceza’ da olmaz:

“Bugün neden ‘ceza’ olduğunu söylemek zordur. Göstergebilim (semiotics) kapsamında sürecin tümünü özetleyen fikirler tanımdan kaçarlar. Yalnızca tarihi olmayan şeyler tanımlanabilir.”

(Bu anlatımda Post Modernizm’de “yıkmak-sökmek” (deconstruction) olarak belirtilen kavramın temelini gördüğümüzü belirtmeliyim.)

Ceza gelecek davranışlarımız için bir “bellek” oluşturur, ‘vahşiliğimizi’ siler. Bizi daha iyi insanla yapmaz, evcil hayvan yapar. Doğal bulduğumuz, ‘tanrı vergisi’ birçok kavram ve uygulama, aslında denetim amacıyla tarihsel olarak bir araya getirilmiştir.

Hatta bu bir hastalıktır.

“Kötü bilincin bir hastalık olduğunu düşünüyorum. İnsanın şimdiye kadar karşılaştığı en temel değişimin –sonunda kendini toplumun ve barışın duvarları arasında bulmasının- baskısı altında yakalandığı ciddi bir hastalık.”

Ahlak, Nietzsche’ye göre bir tür kendine işkence etmeye dönüşür. Oysa bazı içgüdülerimiz hala vardır:

“Bütün içgüdülerimiz dışa vurulmaz. Bazıları içe döner. Ben buna insanın içedönüşü diyorum. İnsan ilk olarak bunu gelişirdi, sonradan buna ‘ruh’ dedi.”

(Burada yüzyılın sonunda Freud’un geliştireceği içgüdü –onun vurguladığı boyutta cinsel içgüdü- kavramını buluyoruz.)

Yine Tanrı’ya dönersek:

“İnsan, Tanrı’da kendi engellenemez hayvani içgüdülerinin kusursuz bir anti-tezini görür. Bu hayvani içgüdülerini Tanrı’ya karşı suç olarak yorumlar. Bu düşünce onun için bir işkence halini alır.”

“Dünyada her bir idealin oluşumunun bize ne kadara mal olduğunu hiç düşündünüz mü?... Biz modern insan bilinç-denekleri ve binyıllarca kendine işkence edenlerin mirasçısıyız.”

Bütün bu analizlerden, otopsiden sonra ikinci makalenin sonunda “değişim olanaklı mı? İnsanlar gerçekten bu zincirleri kırabilirler mi?” Diye sorar. “Bilmiyorum, belki büyük bir kişi gelir ve bizi kurtarır” diye yanıtlar. Ama belirgin olan bu değişim için bir yöntem önermediğidir. Burada çağdaşı Marx’tan farklı bir yaklaşımını daha görüyoruz. Tümüyle farklı analizler yapsalar da Nietzsche ve Marx modern toplumun bazı hastalıklarına dikkat çektiler. Marx, gördüğü hastalıklardan kurtulmak ve değişmek için bir yol önerdi; Nietzsche ise bir öneri geliştirmedi.

Nietzsche’nin temellere, değerlere yaptığı bu saldırı, onların aslında yalnızca denetim amaçlı birer alışkanlık olduğunu belirtmesi Modern ve Postmodern düşünce için çok önemlidir. Blogumun başka sayfalarında değindiğim gibi dönemin birçok sanatçı ve düşünürünün toplumdaki yanlışları ve aptallıkları gördüğünü söyleyebiliriz. Flaubert’in büyük düşmanı kentsoylu alışkanlıklarıydı. Kendini günlük yaşamın, politikanın üzerine çıkartıp bunlarla alay etti. Fildişi kulesinde sanata, kusursuz cümleler yazmaya yöneldi. Baudelaire de bu kötülükleri, aptallıkları gördü. Ama o yaşamın içine battı, modern kent yaşamının çeşitli yönlerini yarattığı düzyazı-şiir gibi yeni formlarla anlattı.

Kurallar, sınırlar, Tanrı buyrukları kalmayınca insan kendi yaşamını oluşturmak sorumluluğu ile karşı karşıya gelir. Burada Nietzsche’nin sustuğunu görüyoruz. Bu düşünce çizgisinin devamını 20. Yüzyılda J. P. Sartre’ın Varoluşçuluğunda (existentialisme) izleyeceğiz.

Kuşkusuz tarihsel olarak Nietzsche’nin yaşadığı dönem bu görüşlerin oluşmasında ve yayılmasında çok önemli olmuştur. 1871’de Alman birliği oluştu Alman İmparatorluğu (Deutsches Kaiserreich) kuruldu. Almanca konuşan Avrupa’da milliyetçilik rüzgârları esmeye başladı. Artık onlar da güçlü ve gelişmiş ülkeler arasında olduklarını kanıtlayabilirdi. Bu atmosfer içinde Nietzsche’nin de bu akıma kapılması ve güçlenen Almanya’yı sevinçle karşılaması beklenebilirdi. Oysa Nietzsche bunun tersini düşünüyordu. Yeni bir Alman ulusal devletinin, ekonomisinin, kentsoylu sınıfının, ahlak sisteminin gelişimini kaygı verici buluyordu. Bu yeni devletle Almanca konuşan orta Avrupa’da da kentsoylu ahlakı gelişecek ve suçluluk bilinci yayılacaktı.


Marx gibi Nietzsche de ölümünden sonra da düşünceleriyle çok etkili olmuş bir düşünürdür. Hitler ve Nazi düşünce biçimi onun üstün insan, gücünü sınırsızca kullanan insan, Musevi-Hristiyan ahlakının sınırları dışına çıkabilen insan gibi kavramlarını çok kullandılar. Diğer yandan Nietzsche’nin güçlü bir devlete ve Milliyetçi fikirlerin getirdiği sınırlamalara, dayatmalara da karşı olduğu çok belirgindir (Zerdüşt Böyle Dedi). Ayrıca genç yaşta akli dengesi bozulunca çalışmalarını derleyen ablasının da Yahudi karşıtı bir kişiliği olduğu ve bu “derleme” sırasında Nietzsce’nin fikirlerinin çarpıtıldığı da savunulan tezlerden biridir.