20 Eylül 2016 Salı

“TÜRK” NE DEMEK?



Kanı bozuk”, “Bileğimi kessen kanım sarı – lacivert akar”, “Türk – Rum – Ermeni… kanı” gibi bazı deyimler –bazen övünmek, bazen hakaret etmek için- günlük dilde oldukça yaygın kullanılır. Kuşkusuz biyolojik olarak kanda bu gibi nitelikler, farklılıklar yoktur. Pekiyi, kanda yoksa beynimizde veya genlerimizde durum nedir? 

KAFATASÇILIK

Beynin bazı davranışlarımızın kaynağı olduğu, adeta bir kumanda merkezi gibi çalıştığı çok eski çağlardan beri biliniyordu. Her ne kadar Aristoteles, aklın merkezinin kalp olduğunu, beynin işlevinin vücutta dolaşan kanı soğutmak olduğunu öne sürdüyse de kafatasının farklı bölgelerine darbe yiyen insanların konuşma yetisini kaybettiği; vücudunun bir kısmını hareket ettiremediği, aptallaştığı… gözlendi ve beynin kumanda merkezi olduğu konusunda görüş birliği sağlandı. Hata bu özellik kötü biçimde kullanıldı.

19. Yüzyılda kısaca “beyin yapısından yola çıkarak psikolojik öngörülerde bulunulmaya çalışmak” olarak tanımlanabilecek Phrenology gündeme geldi. Antik Yunanca akıl (phren) ve bilgi (logos) -sözcüklerinden türeyen phrenology, kafatası (ve dolaylı olarak beyin) yapısından kişilik özelliklerinin anlaşılacağını iddia ediyordu. Bu görüş Almanya’da Doktor Franz Joseph Gall  (1758-1828) tarafından geliştirildi ve bütün Avrupa’ya yayıldı. Örneğin Britanya’da Kraliçe Victoria döneminde kafatasının belirli boyutsal özelliklerini ölçerek insanların vahşi veya uygar, ahlaklı veya ahlaksız, dindar veya dinsiz olduğu… anlaşılmaya çalışıldı. Hapishaneler taranıp suçluların kafatasları incelendi. ABD’de kafatasları uygun boyut ve biçimde olanların çok çocuk sahibi olması için dernekler kuruldu. Belçikalılar Afrika yerlilerinin kafataslarını “ölçüp”, Tuti’lerin Hutu’lardan üstün olduklarını “belirlediler”.

Bu kafatası incelemeleri ne yazık ki 20. Yüzyılda ırkçılık kavramına katkı sağladı ve insanlar kafataslarının biçimi (cranial profile) yanında yüz biçimleri ve ten renkleri ile sınıflandı. Sosyal bir hareket olarak, insan soyunun iyileşmesi için olumlu özelliklere (trait) sahip bireylerin çokça üremesi; olumsuz özelliklere sahip bireylerin kısırlaştırılması, hatta yok edilmesini öneren Öjenik (Eugenic) hareket gelişti. Bildiğimiz gibi bu çizgi Nazi Almanya’sında seçkin Aryan ırkı ve aşağılık Yahudi ırkı tartışmalarına, soykırım ve gaz odalarına uzandı:


Günümüzde ırk kavramının bilimsel açıklaması Jonathan Marks tarafından şöyle özetleniyor: 

1970’lerde belirgin hale geldi ki:
(1) İnsan türünde gözlenen çoğu farklılık kültüreldir.
(2) Kültürel olmayan farklılıklar temelde göz rengi, kan grubu gibi polimorfik (polymorphic) farklılıklardır.
(3) Kültürel ve polimorfik olmayan farklılıklar temel olarak farklı coğrafyada yaşama sonucunda çevreye uyumdan kaynaklana ekoklin (ecocline) farlılıklardır. Zoolojideki ekoklin farklılaşmanın bir örneği olarak kaplanların çizgi örüntülerinin farklı coğrafyalarda farklı olmasını gösterebiliriz.
(4) İnsan türünde bunların dışında gözlenen farklılıklar ise ihmal edilecek kadar küçüktür.

Sonuç olarak antropologlar ve genetikçiler daha önceki kuşakların inandığı gibi coğrafi olarak farklı bölgelerde birbirinden büyük ölçüde ayrı gen havuzlarının olmadığı, homo sapiens’lerin çeşitli göç dalgalarıyla yeryüzüne dağıldığı konusunda görüş birliğine vardılar.
 [Marks, Jonathan (2008). "Race: Past, present and future. Chapter 1". In Koenig, Barbara; Soo-Jin Lee, Sandra; Richardson, Sarah S. “Revisiting Race in a Genomic Age”. Rutgers University Press. (s.28)] 

Konunun yasal yönü ise İkinci Dünya savaşının ardından bir dizi ulusal ve uluslararası kurumda ele alındı. En kısa ve açık biçimde Avrupa Konseyinin 2000/43/EC[137] sayılı yönergesinde ifadesini buldu: “Avrupa Birliği ayrı insan ırklarının varlığını destekleyen kuramları reddeder.”

GENETİĞİN ZEKÂYA ETKİSİ

Zekâ üzerine genetiğin etkisi ise “beyin – kafatası” konusundan çok farklı biçimde ele alınıyor. Psikolojide genetik konusunu inceleyerek başlayan ve özellikle hayvanlarda genetiğin çeşitli psikolojik eğilimler üzerindeki etkisini inceleyen çalışmalar zaman içinde insanlar ve zekâ üzerine yoğunlaşıyor. Bu alanda istatistiksel açıdan geniş bir veri tabanına dayanan belirgin sonuçlar gözleniyor. Prof. Robert Plomin, İngiltere’de 10 000’den fazla öğrenci ile yapılan genel sınav sonuçlarının değerlendirilmesine göre, kalıtımın okul başarısına etkisinin %50-65 dolayında olduğunu belirtiyor (http://www.bbc.co.uk/programmes/b06j1qts). Okulda verilen eğitimin farklılaştırması ise sadece %20’de kalıyor. 

Prof. Plomin yürüttüğü “ikiz” ve “evlat edinme” çalışmaları de çok dikkat çekici. Bu çalışmalarında da Birleşik Krallık İstatistik Bürosu ve GCSE (General Certificate of Secondary Education) sonuçlarını kapsayan büyük bir veri tabanını kullanıyor. İstatistik Bürosunda doğumların, tek ve çift yumurta ikizlerinin kayıtları, GCSE verilerinde ise bu çocukların sınav sonuçları yer alıyor.
Bilindiği gibi bir spermin döllediği bir yumurtanın ikiye bölünüp iki bebeğin büyümesi ile genleri aynı olan iki birey, tek yumurta ikizleri, oluşuyor. Çift yumurta ikizlerinde ise iki ayrı sperm, iki ayrı yumurtayı döllüyor ve iki birey farklı genetik özelliklere sahip olarak doğuyorlar.
Tek yumurta ikizlerinin GCSE sınavlarındaki başarıları, çift yumurta ikizlerinin sonuçlarına göre büyük bir benzerlik oluşturuyor. (İstatistik dili ile konuşursak çok daha küçük bir dağılım – variance gösteriyor.) Tek yumurta veya çift yumurta olsun ikizlerin birbirine benzer çevrede büyütüldükleri, benzer biçimde eğitildiklerini varsayabiliriz. Bu durumda zekâlarında gözlenen dağılımların farkı ancak genetik farklılıkla açıklanabilir. 

Farklı aileler tarafından evlat edinilen ve farklı çevre koşullarında yetişen tek yumurta ikizlerinin zekâ düzeylerinin benzer olması ayrıca kalıtımın zekâ üzerindeki etkisini kanıtlıyor.
Bu konudaki son nokta zekâyı belirleyen genlerin belirlenmesi ile konacak. “Genler” diyorum çünkü bu gibi eğilimlerin bir veya birkaç genle sınırlı olmadığını, çok sayıda genin işe karıştığını biliyoruz.
Zekânın genetik özelliğinin eğitim politikası açısından nasıl yorumlanacağı ve nasıl uygulamalar yürütüleceği politik bir seçim konusu olacaktır. Faydacı bir yaklaşımla “Genleri uygun olan grubu eğitelim. Diğerleri için masraf yapmayalım” diyenler çıkacaktır. Diğer yandan toplumcu bir yaklaşımla “Yetenekli olmayanları eğitmek ve topluma kazandırmak için yeni yöntemler geliştirelim” diye hareket etmek de mümkündür. Unutulmamalı ki toplumlar kazandıkları genel yetenek düzeyleri ile gelişirler; yoksa çok yetenekli az sayıda birey yetiştiği ortamı kolaylıkla terk edip başka bir topluma yerleşebilir. 

AVRUPA İLE NE KADAR GEN ORTAKLIĞIMIZ VAR?

Bilindiği gibi insan DNA’sındaki kimyasal çiftlerin sıralanmasını bulmak ve genleri belirlemek amacıyla 1990-2003 yılları arasında İnsan Genomu (human genome) projesi yürütüldü. Bu çalışmadan yola çıkan bir dizi araştırma ile genetik olarak bir ortak atadan (common ancestor) kaynaklanan organizmalar incelendi. Çeşitli ülkelerden ve coğrafi bölgelerden alınan örneklerle DNA istatistikleri oluşturuldu ve haplogrup  (haplogroup) adı ve verilen gruplarda toplandı. Bu haplogrupların yeryüzüne dağılımları, yukarıda değinildiği gibi, homo sapiens’in göç yollarının ve dönemlerinin belirlenmesinde kullanıldı.

Avrupa’daki durumu ele almadan önce anne ve babadan gelen genetik mirasın ayrı ayrı ele alındığını belirteyim. İnsan genetiğinde, Y kromozomu (Y-DNA) haplogrupları ve mitokondriyal DNA (mtDNA) haplogrupları olarak farklı haplogruplar tanımlanıyor. Çünkü Y kromozomu sadece erkekte bulunduğundan Y-DNA haplogrupları babadan oğula düzenli bir şekilde geçerken, X kromozomu hem dişide hem de erkekte bulunduğundan mtDNA halpogrupları anneden yavruya aktarılır.

Bu ayrıma dikkat çektikten sonra çeşitli Avrupa ülkelerinden alınan örneklerdeki baba genetiğini izleyerek Y-DNA haplogruplarının dağılımına bakalım (http://www.eupedia.com):

Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde haplogrupların dağılımını gösteren bu haritaya bakınca aşağıdaki noktalar öncelikle dikkatimizi çekiyor:


  • Portekiz, İspanya, Fransa Birleşik Krallık gibi Avrupa’nın Batı ucunda yer alan ülkelerde bir haplogrubun (bu örnekte R1b) oldukça yaygın olduğu görülüyor.
  • Rusya, Estonya Letonya, Litvanya, Polonya, Beyaz Rusya gibi Kuzey-Doğu Avrupa’da ise bir başka haplogrup (bu örnekte R1a) büyük oranlarda.
  • Bunlara karşılık Orta Avrupa’da, Balkanlarda ve Türkiye’de böyle egemen bir haplogrup görülmüyor.

Günümüzün bilimsel bilgileri ışığında yurdumuza biraz daha yakından bakalım. Avrupa’da tanımlanan 12 haplogrubun 42 Avrupa ülkesinin her birindeki oranı ile, ilgili haplogrubun Türkiye’deki oranı karşılaştırarak genetik açıdan en yakın olduğumuz ve en uzak olduğumuz Avrupa ülkelerini sıralayabiliriz:
Sonuç olarak sanırım şunu söyleyebiliriz: Gen çalışmaları bütün dünyada çok ilginç sonuçlar veriyor. Gerek bireylerin zekâ düzeylerinin kalıtımla ilişkisi, gerek gen gruplarının ülkelerde dağılımları çarpıcı. Kuşkusuz kendimizi Türk olarak hissediyorsak Türk’üz. Türklüğü kanımızda veya kafatasımızın boyutlarında aramak yanlış. Ülkemiz coğrafi konumu nedeniyle büyük bir genetik zenginliğe sahip. “Türklük” de biyolojik değil kültürel bir nitelik. Katılırız veya değişmesini önerebiliriz; ama Büyük Atatürk’ün tanımı ile "Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk milleti denir” veya Anayasanın tanımı ile "Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür" (Madde 66) gibi kültürel tanımlar tartışmanın başlangıç noktası olmalı.

24 Ağustos 2016 Çarşamba

EVRİM KURAMI



Bu bloğun “Bilim” sayfalarında Charles Darwin başlığı altına bir şeyler yazmış ve onu daha çok düşünsel yeri ile ele almaya çalışmıştım. Burada ise kuşkusuz Darwin’den söz edecek, ama öncelikle evrim kuramını merkeze almaya özen göstereceğim. 

Önce Darwin’in aşağıda değineceğim ünlü yapıtında kullandığı “evrim” (evolution) sözcüğünün basitçe “değişim, tanımlamış hareketlerle değişim” olduğunu vurgulayarak başlıyayım. Dolayısıyla bütün konu bu hareketlerin tanımlanmasına indirgeniyor, evrim kuramı da aşağıdaki üç noktada yoğunlaşan gözlemlere ve bu konuya odaklanıyor:


  • Yeryüzündeki canlılar çok çeşitli
  • Çeşitli bireylerdeki farklı nitelikler, özellikler kalıtımla sonraki kuşaklara geçiyor
  • Canlılar yaşam için büyük bir rekabet içinde. Doğal seçim sonucunda çevreye uyum sağlayan yaşayıp üreyebiliyor.


Sanıyorum bu kısa girişin ardından bu kuram konusunda (kasıtlı veya kasıtsız olarak) yapılan üç yanlış değerlendirmeyi cevaplamalıyım. Birinci yanlış değerlendirme evrimin bir amaca yönelik bir gelişme olduğu; ikincisi şans etkisinin abartılması; üçüncüsü ise evrimin “sadece bir kuram” olduğunu vurgulayarak yapılan küçümsemeler. Aşağıdaki üç paragrafta bu üç yanlış değerlendirmeye değinmek istiyorum. 

Evrim (mistik ?) bir amaca, daha “karmaşık” biyolojik canlılara yönelik bir “gelişme” değildir. Yalnızca çevreye daha çok uyum sağlayan canlının yaşama ve üreme olanağı bulmasıdır. Bu konuda herhangi bir özellik, nitelik (trait) diğerinden daha gelişmiş veya üstün değildir. Şu anda yeryüzünde yaşayan farklı türler, farklı nitelikler kazanarak -kimi hızlı koşarak, kimi yüksekten uçarak, kimi koruyucu bir zırh geliştirerek- çevrelerine uyum sağlamış ve “başarılı” olmuştur. Homo sapiens de alet kullanmak, konuşmak, düşünmek, yazmak … yolunu izleyerek, -çita, kartal, kaplumbağa, karınca … gibi- “başarılı” olmuştur. Kurama yöneltilen önemli bir eleştiri “Pekiyi, evrim doğruysa neden diğer hayvanlar, özellikle de maymunlar dik yürümeye, konuşmaya, alet kullanmaya başlamadılar?” Yanıt çok açık çünkü onlar başka yöntemlerle çevreye uyum sağlayarak “başardılar”. Yeryüzünde bu kadar çok türün olmasının nedeni de her bir türün farklı yollar izleyebilmesi.  Eğer başarı için az sayıda yol olsaydı türlerin azaldığını ve sonuç olarak tür sayısının bu küçük sayıya indirgendiğini görürdük.

İkinci konu evrimde şansın rolünün abartılı olarak sunulmasıdır. Evrim kuramını eleştirenler “Bir saati oluşturan bütün parçaları bir kutuya koyup sallasak bir saat oluşur mu?” sorusunu sorar ve bir “saatçiye” gereksinim olduğu, yaşamda gözlediğimiz karmaşık organizmalar, “mucize” özellikler için akıllı, bilinçli tasarım gerektiği sonucuna yönelirler. Oysa evrim kuramı hiçbir zaman karmaşık organizmaların şans eseri bir araya gelen “parçalardan” bir anda oluştuğunu söylemez. Söz konusu olan milyarlarca yıl boyunca küçük adımlarla süren ve seçim (selection) içeren bir evrimdir. (Güncel tahminlere göre yeryüzü 4,5 Milyar yaşında, yeryüzündeki ilk yaşam da 3,8 Milyar yıl önce başladı). Kalıtımda yumurtanın döllenip ana ve babadan gelen genlerin yeni bir DNA oluşturmasında kuşkusuz “şansın” rolü var. Ayrıca yeryüzünün bugünkü halini almasında rolü olan jeolojik veya meteorolojik olayların bazılarında da şans etkin. Ama bu gibi şanslar basit birimlerin bir anda karmaşık bir organizma oluşturması gibi değil
.
Yine çok rastladığımız bir tutum evrim kuramının (theory) “yalızca bir kuram” olduğu görüşüdür. Bu görüşün arkasında kuşkusuz bulunabilecek bazı kanıtlarla bu kuramın yanlışlığının gösterilebileceği umudu vardır. Oysa “bilimsel kuram”, bilimsel yöntemlerle elde edilen ve gözlem ve deneylerle defalarca doğrulanan açıklamalardır. Doğrulanacak “hipotez” değildir. Diğer bir anlatımla bilim kuramlardan oluşur. Eğer “bilimsel yasaların” (scientific law) kesin olduğu, kuramların ise değişebileceği söylenmek isteniyorsa bilimsel yasanın, gözlenen bilimsel gerçeklerin (scientific fact) genel ifadesi (statement) olduğu belirtilebilir. Kısacası kuramın açıkladığını, yasanın -neden göstermeden- ifade ettiğini vurgulayayım. (Einstein’in Özel Görecelik Kuramı / Newton’un hareket yasaları gibi). Kesinlik açısından bunların arasında bir fark olmadığını, bilimsel kuşku ve gelişme gereğince yeni gözlemler yapıldıkça her ikisinin de yenilenebileceğini belirtmeliyim. Örneğin –ilgili bölümde ele aldığımız gibi, yüksek hızlarda yapılan gözlemler ve deneyler sonucunda Newton Yasaları Einstein’in Özel Görecelik Kuramı ile geliştirildi. Birkaç gün önce aramızdan ayrılan Tıp ve Felsefe doktoru Prof. Dr. Yaman Örs’ün, “Evrim Kuramının Dayanılmaz Bilimselliği” adlı kitabında evrim kuramı özelinde “kuramın” ne olduğu, ne olmadığını ayrıntıları ile çok güzel anlattığını belirtmeliyim.

 19. Yüzyılda jeoloji ve fosil incelemeleri konusunda yapılan incelemeler yeryüzünde ve canlıların yaşamında önemli bir değişim olduğu, eskiden yaşayan birçok canlı türünün artık yaşamadığı, hatta bazı canlıların bir tür “evrim” geçirdiği gözlenmişti. O günlerde kiliseden biraz da çekinerek kullanılan terim türlerin dönüşümüydü (transmutation of species). Ama çözülemeyen bu değişimin nasılıydı.

Büyük doğa bilimci ve jeolog Charles Darwin’in (1809 – 1882) yaşamı sanırım Beagle gemisiyle yaptığı 5 yıl (1831 – 1836) süren yolculuk öncesi ve sonrası diye ikiye ayrılabilir:

Varlıklı bir aileden gelen genç Charles Darwin bu gemiye binmeden önce de büyük bir doğa tutkunuydu. Diğer yandan da bir rahip adayı ve kendini Hristiyanlığa adamış bir genç adamdı. Hatta bu yolculuğu Kutsal Kitabını kanıtlamak için bir fırsat olarak görüyordu.
Kutsal Kitapta Eski Antlaşmanın (Old Testament) Yaradılış (Genesis) bölümünde yeryüzünün ve canlıların yaradılışı şöyle anlatılıyordu:

(1: 9) Tanrı, "Göğün altındaki sular bir yere toplansın ve kuru toprak görünsün" diye buyurdu ve öyle oldu.
(1: 10) Kuru alana "Kara", toplanan sulara "Deniz" adını verdi. Tanrı bunun iyi olduğunu gördü.
(1: 21) Tanrı büyük deniz canavarlarını, sularda kaynaşan bütün canlıları ve uçan varlıkları türlerine göre yarattı.
(1: 25) Tanrı türlü türlü yabanıl hayvan, evcil hayvan, sürüngen yarattı. Bunun iyi olduğunu gördü.
(1: 26) Tanrı, "İnsanı kendi suretimizde, kendimize benzer yaratalım" dedi, "Denizdeki balıklara, gökteki kuşlara, evcil hayvanlara, sürüngenlere, yeryüzünün tümüne egemen olsun."
(1: 27) Tanrı insanı kendi suretinde yarattı. Böylece insan Tanrı suretinde yaratılmış oldu.
(2: 2) Tanrı yapmakta olduğu işi yedinci gün bitirdi. O gün işi bırakıp dinlendi.

Kuşkusuz Nuh Tufanı bölümü de konuyla ilgilidir:

(6: 12) Tanrı yeryüzüne baktı ve her şeyin ne denli bozulduğunu gördü. Çünkü insanlar yoldan çıkmıştı.
(6: 13) Tanrı Nuh'a, "İnsanlığa son vereceğim" dedi. "Çünkü onların yüzünden yeryüzü zorbalık doldu. Onlarla birlikte yeryüzünü de yok edeceğim”.
(6: 18) Ama seninle antlaşmamı sürdüreceğim. Oğulların, karın, gelinlerinle birlikte gemiye bin.
(6: 19) Sağ kalabilmeleri için, her canlı türünden bir erkek, bir dişi olmak üzere birer çifti gemiye al.

Beagle, 2 direkli, 27 m boyunda, içine 74 kişinin sıkış tepiş sığdığı bir gemiydi. İngiliz donanması bu gemiyi özellikle Güney Amerika sahillerinde harita çalışmaları yapmak için görevlendirmiş, jeoloji ve doğa bilim incelemeleri yapabilecek bir uzmanın –giderlerini kendi karşılaması koşuluyla- gemiye alınmasına izin vermişti. İşte bu uzman olarak görev alan genç Darwin’in kamarası o kadar küçüktü ki yattığında ayaklarını uzatabilmesi için ayakucundaki dolaptan bir çekmece çıkartmak zorunda kaldı.

Yolculuk sırasında canlıların çeşitliği karşısında hayrete düşmesi bu titiz bilim insanının kuramını oluşturması yönünde ilk adım oldu. Avrupalıların bildiğinden çok farklı birçok canlı türü ve fosil vardı. Örneğin Patagonya’da soyu tükenmiş büyük memelilerin fosilleşmiş kemikleri, volkanik kayalıklardan oluşan Galapagos adalarında 90 cm boyunda dev deniz ve kara kertenkeleleri (iguana), 1,5 m boyunda dev kaplumbağalar, tropik ormanlardaki kuşların çeşitliliği, yelkene benzeyen bir ağ örerek onunla uçan bir örümcek Darwin’i çok etkiledi. (Galapagos İspanyolca’da büyük kaplumbağa demektir.)

Brezilya Punta Alta bölgesinde kum ve çakıllardan oluşmuş tabakaların arasındaki bir kil tabakasında fildişine benzeyen kocaman bir diş, çok iri bir çift pençe, hipopotam kafasını andıran bir kafatası, çok büyük pullu bir kaplumbağa kabuğu buldu. Bu kalıntılar yaşayan benzeri hayvanlara göre çok, çok büyüktü. Daha önce de büyük canlılara ait birkaç fosil bulunmuş (Arjantin’de iri bir tembel hayvan ve Ekvator’da mamut) fakat nedense doğa bilimcilerinin pek dikkatini çekmemişti. Jeolojik dönemlerde milyonlarca yıl süren hareketlilikler sırasında bazı türlerin soyunu tükenmesi anlaşılabilirdi. Oysa bu memelilerin fosillerinin modern deniz kabuklularının yanında bulunması büyük jeolojik hareketlerin veya iklim değişikliklerinin olmadığı çok daha yakın bir dönemde yaşadıklarını gösteriyordu. Soylarının tükenmesi için başka nedenler olmalıydı.

Bir başka bilmece de bulduğu bir tür ata ait kemiklerdi. 16. Yüzyılda İspanyol ve Portekizli askerler gelmeden önce Güney Amerika’da at yoktu. Acaba bu canlı türlerinin durmadan değiştiğini, çevreye uyamayanların yok olduğunu mu gösteriyordu?

Güney Amerika’nın en Güney ucunda Tierra Del Fuego’da yerlileri gördüğünde Darwin’in düşündüğü ilk şey onların uygar insanlardan çok vahşi hayvanlara yakın olduklarıydı.
Darwin yolculuğunda canlıların vahşi ortamda amansız rekabetini de izledi. Brezilya ormanlarında pepsis cinsine ait bir eşekarısı ile lycosa’lardan bir örümceğin birbirleriyle tutuştukları ölümüne bir savaşı seyretti. Bir karınca sürüsünden telaş içinde kaçmaya çalışan küçük memelileri gözledi. Hatta Patagonya’da yerlileri (Gaucho) çok sevdi. Ama acımasız İspanyol General Rossas ile karşılaşınca yerlilerin yaşama şansının olmadığını gördü.

Daha yolculuğunun ilk yılında “Gerçeğin bu dünyada yapılacak uygulamalı araştırmalar sonucunda ortaya çıkacağı” düşüncesi Darwin’e egemen oluyordu. Gemi Buenos Aires’e yanaştığında İngiltere’ye dönünce içinde biriken kuşkular nedeniyle rahip olamayacağını anlamıştı. Ama bunu ailesine söylemekten çekindi.

Galapagos adaları Darwin’in kuramını geliştirmesine çok önemli yer tutar. Bu adalar Ekvator açıklarında, deniz ulaşım yollarından uzakta,  birbirinden 70-80 km ile ayrılmış çirkin volkanik kayalıklardan ibarettir. Ama iguanaların, dev kaplumbağaların yanında Darwin ispinoz (finch) kuşlarının gagalarının her adada farklı olduğunu gözledi: “Bir adadaki kuşlar tohum ve fıstık kabuklarını kırmak için güçlü ve kalın gagalar geliştirmişler; başkasında da meyve ve çiçeklerden beslenmeyi kolaylaştıran daha küçük gagalar. Hatta bir kaktüs dikeni kullanarak kurtları yuvalarından çıkartan bir kuş türü bile vardı… Açıkça görülen şuydu: Kuşlar farklı adalarda farklı yiyecekler bulmuş ve buna uyum sağlamıştı.  Bu kuşlar Galapagos adalarında gelen ilk kuşlardı ve rakipleri yoktu. Örneğin ana karadaki ağaçkakan Galapagos adalarına gelebilseydi ağaçkakan ispinozu gelişmeyecekti”:

Sonuç olarak canlılar Kutsal Kitapta yazıldığı gibi bir anda ve “türlerine göre” yaratılmamışlar, sürekli bir değişim içinde kendilerini koşullara uydurmuşlardı.

Biyolojik olaylar ile canlıların yaşamı çok ilişkiliydi. Eski Antlaşmanın Yaradılış Bölümü yeryüzünün bir anda yaratıldığını Nuh Tufanı efsanesi ise denizin yükseldiğini ve karaları kapadığını söylüyordu. Yükseklerde bulunan deniz kabukları konusunda yapılabilecek bir diğer açıklama da karanın yükselmesi olabilirdi. Güney Amerika’nın Doğu Kıyısında yaptığı yolculuk sonucunda Darwin, bu kıyının oldukça yakın sayılabilecek zamanlarda denizden yükseldiğine inanmıştı. Batı kıyısına geçince ise bu konuda yeni kanıtlar topladı. Ant dağlarında 2000 metrenin üzerindeki bir irtifada taşlaşmış ağaç fosilleri gördü.  Kara yükselirken önce ormanlar yükselmiş, soğuğun etkisiyle bitki örtüsü ölmüş, ağaçlar donmuştu. Galapagos adaları da karanın yükselmesi ve volkanların patlaması ile nispeten “yakın” zamanlarda oluşmuştu.

18 Ocak 1835’de Beagle Chiloe Adasının San Carlos limanındayken tayfalar gökyüzünde büyük bir ateş topu gördüler. Kıyıdan 15 km içerideki Osorno yanardağı patlamıştı. Sonradan anlaşıldı ki 770 km Kuzeydeki Aconagua ve 4350 km Kuzeydeki Coseguina yanardağı da aynı anda patlamıştı. Tam 4 hafta sonra Beagle Şili’nin Valdivya Limanına demirledi. 20 Şubat 1835’de büyük bir deprem yaşadılar ve karanın birkaç metre yükseldiğini gördüler. Kara, yalnızca bir depremde birkaç metre yükseliyorsa jeolojik çağlar boyu binlerce metre yükselebilirdi. “Ne kadar korkutucu olursa olsun burada (Şili’de) ince bir yer kabuğu tabakası altında erimiş mineral gölü bulunuyor”. 

Dönüş yolunda Yeni Zelanda ve Avustralya kıyılarında mercan kolonilerinin atolleri oluşturmasını inceledi. Mecran 37 m’den daha fazla derinde yaşayamıyor, deniz tabanı battıkça ölenlerin üzerinde yeni mercanlar oluşuyordu. Kısacası Ant dağları yükselirken Pasifik okyanusunun öbür ucunda okyanus tabanı alçalıyordu.

İngiltere’ye döndükten sonra da bu konudaki çalışmalarını büyük bir yoğunlukta ve titizlikle sürdürdü. 1838’de –kendi ifadesiyle eğlenmek için- okuduğu Thomas Malthus’un (1766 – 1834) “Nüfus İlkesi Hakkında bir Makale - An Essay on the Principle of Population” adlı makalesi bilmecenin eksik parçasını verdi. Aslında bu makale pek de yeni değildi, 1798’de yazılmıştı. Makalede insan nüfusunun her 25 yılda iki katına çıktığı belirtiliyordu. Malthus bu araştırmayı nüfus artışının toplumsal sonuçlarını değerlendirmek için yapmıştı. Ama Darwin olayı başka bir açıdan değerlendirdi: Canlılar çevrenin kendilerine sağladığı olanaktan daha fazla ürüyor, sürekli bir kıtlık tehlikesi altında rekabet içinde yaşıyorlardı.  İsveçli botanikçi A. P. de Candolle (1778 – 1841) doğal yaşamda varlıklarını sürdüren bitkilerin sayısının yaklaşık aynı kaldığını,  uygun değişimlerin (variation)  yaşayıp değişimlerinin gelecek kuşaklara geçirdiğini, uygun olmayan değişimlerin kaybolduğunu söylemişti. Böylece Darwin doğal seçim (natural selection) terimini geliştirdi. Bu terimi yapay seçim (artificial selection) terimine karşıt olarak kullandı. Binlerce yıldır yararlı özellikleri olan bitki ve hayvanları üreterek yapay seçim yapılıyordu.  Sonuç olarak Darwin 1840 dolayında değişimin doğal, kutsal olmayan bir mekanizma ile gerçekleştiğini gözlediğini söyleyebiliriz.

Darwin’in ulaştığı sonuçları kabul etmesinin kendisi için de hiç kolay olmadığını belirtmeliyiz. Kendi sözlerine dönersek: “İnançsızlık bana çok yavaş yaklaştı; ancak sonunda kesinleşti. O kadar yavaş geldi ki hiç üzüntü hissetmedim. O günden bu yana da sonuçlarımın doğru oluğu konusunda bir saniye bile kuşku duymadım.

1844’de Darwin kendi ölçülerine göre kısa sayılabilecek 200 sayfalık makale yazdı. Ama basıma göndermedi. Kendisi beklenmedik bir biçimde ölürse basılması için eşine verdi.

Burada küçük bir parantez açıp Alfred Russel Wallace’den (1823 – 1913) söz etmeliyim. Darwin’in gölgesinde kalmış olmakla birlikte evrim kuramının çatısını -hemen hemen aynı dönemde- oluşturan bir doğa bilimcisi olan Wallace’ın öncelikle Darwin gibi varlıklı olmadığını belirtmeliyiz. Wallace da yaklaşık 4 yıl süren bir gemi yolculuğunda incelemeler yaptı. Darwin’in Beagle gemisi ile yaptığı deniz yolculuğunda, gemi bir limana yanaştığında Darwin dağlarda-ormanlarda incelemeler yapıyordu. Bu amaçla tuttuğu yardımcıların, yük hayvanlarının gideri varlıklı Darwin ailesi tarafından karşılanıyordu. Wallace’ın ise böyle bir olanağı yoktu. Yolculuğunun tüm giderlerini burslar ve yardımlarla karşılamak zorundaydı.  Ek bir zorluk da İngiltere’ye döndüğünde gemide çıkan bir yangında topladığı örneklerin ve tuttuğu notların yanması oldu. Yine de 1855 yılında kısa bir makale ile gözlemlerini yazabildi. 

1858 başında sıtma nöbetinin yüksek ateşi altında Wallace ölümün eşiğinde çevreye uyum için rekabetin önemini adeta yaşadı ve o da “doğal seçim” kavramını geliştirdi. Sıtma nöbetini atlattıktan hemen sonra 20 sayfa uzunluğunda günümüzde bildiğimiz evrim ilkelerini özetleyen “Türlerin Özgün Biçimlerinden Geri Dönülmez Biçimde Farklılaşması Üzerine - On the Tendencies of Varieties to Depart Indefinitely from the Original Type” başlıklı bir makale yazdı ve yine şanssızlığının bir başka örneği olarak görüşünü almak için Darwin’e gönderdi. Makalesini Lyell tarafından basılması için göndermeden önce Darwin’in görüşünü almak istiyordu. Darwin namuslu bir bilim insanından bekleneceği gibi makaleyi övgü dolu bir mektup eşliğinde Lyell’e gönderdi. Diğer yandan Wallace’ın makalesi Darwin’e artık çalışmalarının sonucunu yayınlaması, daha fazla bekletmemesi için son uyarı oldu ve 1559 sonunda “Doğal Seçimle Türlerin Kökeni Üzerine - On the Origin of Species by Means of Natural Selection” adlı 500 sayfalık ünlü kitabını bastı. 

Darwin’in kuramını yazmak için neden 20 yıl beklediği hep sorulur. Bazıları kiliseden çekindiğini söyler bazıları da çok titiz karakteri nedeniyle bir türlü kapsamlı kitabını bitiremediğini öne sürer. Sanırım her ikisi de geçerli. Ortaçağın engizisyonu olmasa da Kraliçe Victoria döneminde Kilisenin toplum yaşamındaki yeri çok önemli.  Üstelik 17.Yüzyılda İrlanda Başpiskoposu James Ussher ve Cambridge Üniversitesinden Dr. John Lightfoot bir dizi çalışma yapmış, Peygamberlerin yaşam sürelerini toplayıp dünyanın İ. Ö. 4004 yılının 23 Ekim Pazar günü sabah saat 9.00’da yaratıldığını hesaplamıştı.  19. Yüzyıl ortalarında bile bu konu bilim çevrelerinde tartışılmakla birlikte İngiltere’de yaygın olan İncil’in King James çevirisinde yer alıyordu. 

“Türlerin Kökeni” basılıp bilim çevrelerinde kapışılarak okunmasının hemen ardından, 1860 Haziran ayında Oxford Üniversitesinde yapılan bir bilimsel toplantıyı Oxford Piskoposu resmi kıyafeti ve kendine eşik eden din adamları ile adeta bastı. Toplantıda Darwin yoktu. Ama Darwin’in yakın çevresinden evrim kuramını savunan T. H. Huxley’e katılımcılar arasındaydı. Piskopos Huxley’e dönüp küstahça “siz büyükanne tarafından mı, yoksa büyükbaba tarafından mı maymunlarla akrabasınız?” diye sordu. Ne var ki Huxley de hiç kolay yenilir bir rakip değildi. O da “Tanrı onu bana havale etti” diye söylenerek ayağa kalktı ve “maymun soyundan gelmeyi, kültürünü ve belagatini önyargının ve yalanın hizmetine peşkeş çeken bir insanın soyundan gelmeye tercih ederim” dedi. (Bereket engizisyon günleri geride kalmış!). Darwin bu konuda tam bir bilim adamı sağduyusu ile adeta bilim metodunu öğretir: “İnsanın kökeninin asla bilinemeyeceğini sık sık, hiç duraksamadan ileri sürülmüştür.  Ama duraksamamak, bilgiden çok bilgisizlikten doğar. Şu ya da bu problemi bilimin asla çözemeyeceğini ileri sürenler çok bilenler değil, az bilenlerdir.”

Okyanusların, karaların hareket ettiği ve canlı türlerinin değiştiği bilim çevrelerinde hiçbir kuşkuya yol açmadan kabul edildi. Ama Darwin/Wallace’ın tanımladığı gibi doğal seçimin evrimin itici gücü olduğu bilim çevrelerinde 1920-30’lara dek ancak kısmen kabul edildi. Doğal seçim mekanizması evrimin nedenlerinden yalızca biri (hatta bazen pek de önemli olmayan bir etken) olarak değerlendirildi Bu konuda 1871’de İnsanın Türeyişi – The Decent of Man kitabında Darwin’in şunları yazdığını görüyoruz: “Kimileri doğal seçimin önemini büyük ölçüde abarttığımı ileri sürmekte. Böyle olup olmadığı gereği gibi ileride ortaya çıkacaktır.

19. Yüzyıl ikinci yarısında büyük biyolog Jean Baptiste Lamarc’ın (1744 – 1829) evrimin itici gücünün yaşam sırasında “kazanılan” (acquired) nitelikler olduğuna ilişkin görüşleri egemendi. Örneğin Lamarc ağaçların yüksek dallarına uzanarak boynu uzayan zürafanın bu niteliklerini gelecek kuşağa geçirdiğini ve bunun evrimi sağladığını düşünüyordu.

Ayrıca kalıtım konusunda genellikle “Karışım” (blending) kavramı benimseniyordu. Örnek olarak boy niteliğini ele alırsak. Uzun bir baba ve kısa bir annenin çocuğunun orta boylu olması öngörülüyordu. Eğer bu doğru olsa niteliğin bir sonraki kuşağa “seyreltilmiş” bir türevinin geçmesi gerekecek ve evrim süreci -en azından- yavaşlayacaktı.

Aslında George Mendel (1822 – 1884) bezelye (pea) bitkileri üzerinde çalışarak kalıtım kurallarını 1860’da yayınlamış, ama görüşleri pek de anlaşılmamıştı. Hatta Mendel  “kalıtım birimi” (unit of inheritance) terimini kullanmıştı. (Günümüzde bu birime gen diyoruz!) Mendel kalıtımda bir “karışım” olmadığını, bunun yerine en azından bazı niteliklerin bu kalıtım birimlerini değişmeden ebeveynden sonraki kuşağa aktarıldığını göstermişti. İkinci olarak, en azından bazı niteliklerde, ana ve babadan birer kalıtım birimi, bir sonraki kuşağa aktarılıyordu. Üçüncü olarak da yine en azından bazı nitelikler için, bir sonraki kuşakta görülmeyen nitelik daha sonraki kuşaklarda görülebiliyordu. Kısacası bireyde görülmese de bir özelliği, birey kendinden sonraki kuşaklara aktarabiliyordu. (Bu kavram sonradan genotip (genotype) ve fenotip (phenotype) terimleriyle anlatılmaya başlandı. Organizmanın ebeveynlerinden aldığı tüm kalıtım birimleri genotip; organizmanın kendisinin gösterdiği nitelikler fenotip olarak tanımlandı.) 

Darwin Evrim Kuramı ile insanlığın serüveninde büyük bir dönüşüm sağlamış, dünya görüşümüzü değiştirmiş oldu. Bu nedenle seri yazıların ana konusu açısından öykünün kalan kısmını hızlı geçebilirim. Mendel’in çalışmaları 1900’de adeta yeniden keşfedildi.  1930’larda kromozomların DNA (DeoxyriboNucleic Acid) içerdiği anlaşıldı, 1940’larda genlerin bir biçimde proteinleri kodladığı gözlendi. Sonuç olarak 1950’lerde kalıtımın genel çerçevesi çizilmişti. Günümüzde uzun bir baba ve kısa bir annenin çocuğunun kısa ya da uzun olabileceğini, ama diğer özelliğin de kalıtımla onların çocuklarına ve torunlarına aktarılacağını; kazanılmış yeteneklerin genlere ve dolayısıyla gelecek kuşaklara geçmediğini; kısacası tıpkı Darwin’in öngördüğü gibi doğal seçimin, evrimin itici gücü olduğunu biliyoruz.