29 Kasım 2025 Cumartesi

Babil Romanı Hakkında


Uzun bir süredir okuduğum kitaplar hakkında bir şeyler yazmadım. Sanırım blogdaki yazılarımın kısa olması konusundaki kararım bunun nedeni. Bir kitap hakkındaki düşüncelerimi, beni etkileyen bir kitabın çağrışımlarını 500-600 kelime içinde ifade etmekte zorlanıyorum. Bu tabii roman okumadığım anlamına gelmiyor!

Bugün Babil romanı hakkında yazmaya karar verdim. Ben “Babel” adıyla yayınlanan, İngilizce baskısını okudum (Harper Collins Publishers, 2022). Aşağıda verdiğim sayfa numaraları da ona göre. Ama “Babil” adıyla Türkçeye çevrildiğini biliyorum (İthaki Yayınları, Çeviren: Güneş Becerik Demirel).

Babil, “tarihsel fantastik roman” türüne giriyor. Bu tür, Harry Potter, Yüzüklerin Efendisi, Taht Oyunları gibi fantastik roman ve filim örnekleriyle -belki de günümüzün sinema efektleriyle etkili olabildiklerinden- çok popüler. Babil de 1830’larda Oxford Üniversitesinin ve çevirinin, Britanya İmparatorluğunun egemenlik oluşturma aracı olarak kullanılmasını işliyor. Alt başlığı ile birlikte kitabın tam adı: Babil veya Şiddetin Gerekliliği, Oxford Çeviri Enstitüsünün Büyülü Tarihi.  

Kitabın yazarı, R. F. Kuang, Çin’de doğmuş; ama çok küçük yaşta ABD’ye gelmiş. ABD ve İngiltere Oxford’da okumuş. “Babil’i üç kelime ile anlatırsanız neler söylersiniz” diye sorunca “tarihsel kara akademi” diye cevaplıyor. (An Interview with R.F. Kuang, author of Babel, Blackwell's Book of the Year 2022).

Olaylar Çin’in Kanton (Guangzhou) kentinde bir kolera salgını ile başlıyor, ama kahramanımız Robin, hemen romanın başında Londra’ya gelip; sıkı bir Klasik Yunanca, Latince ve Çince (Mandarin) eğitiminin ardından Oxford’a geliyor ve roman, Oxford Üniversitesinin Çeviri Enstitüsünde, (Royal Institude of Translation) gelişiyor. Bu enstitü Oxford kentinde Radcliffe kütüphanesinin yanında Babil Kulesi adıyla bilinen bir kulede kurulmuş. Kütüphane gerçek ve bugün de ayakta, ama kule hayal ürünü. Enstitüye de günümüzün Oxford Üniversitesinin Asya ve Ortadoğu Çalışmaları Fakültesi (Faculty of Asian and Middle Eastern Studies) ilham vermiş.

Babil Kulesi deyince akla hemen farklı dillerin oluşumu hakkında Eski Ahit kaynaklı bir öykü geliyor: Nuh tufanından kurtulan ve -aynı çiftten geldikleri için doğal olarak- aynı dili konuşan insanlar Mezopotamya’da Babil kentini kurmuş.  İleride gelebilecek sel gazabından kurtulmak ve göğe (cennete) yükselmek için yüksek bir kule yapmaya başlamışlar. Bu küstahlık ve kendini beğenmişliğe kızan Tanrı, kulede çalışanların ayrı diller konuşmalarını sağlamış. İşçiler aralarında anlaşamayınca da kule inşaatı durmuş. “… ve Tanrı onları oradan bütün dünyanın yüzüne dağıttı” (Yaratılış 11:1-9).

Kitabın “fantastik” yönü ilginç bir büyüden kaynaklanıyor. Oxford’daki kulenin en üst katı, gümüş işçiliği katı. Gümüş plakaların bir yüzüne bir dilde bir sözcük yazılıyor. Plakanın karşı yüzüne de o sözcüğün başka bir dildeki karşılığı yazılıyor. Bu karşılık tam olamadığı, kavramlar farklı dillerde farklı olduğu için gümüş plakada bir “güç” yaratılıyor. İşte bu büyülü “güç” de Britanya İmparatorluğunun “gücünü” oluşturuyor. Avrupa’da konuşulan dillerin sözcüklerinin karşılıkları ve çağrıştırdıkları kavramlar zaman içinde birbirine çok yaklaşmış. Bu durumda Avrupa dillerinin sözcükleri gümüş plakalara karşılıklı yazılınca pek büyük bir “güç” oluşmuyor. Oysa farklı kültürlerin sözcükleri yazılınca büyü, çok daha “güçlü” oluyor. Ne de olsa Latince bir söz var: “Traduttore, traditore - çeviri ihanettir”. “Eğer yaratıcı olmak istiyorsak Doğuya bakmalıyız Avrupa’da konuşulmayan dillere gereksinimimiz var” (s. 118).

İşte bu nedenle de roman kahramanlarından – ve Kraliyet Çeviri Enstitüsü öğrencilerinden- Robin Çinli, Ramy Hindistan’dan gelen bir Müslüman, Victoire Haitili.  Kitap böylece kolonyalizmin. -sömürgeciliğin bütününü kapsıyor! “… Çok küçük yaşta anavatanlarından alınıp İngiltere’ye sürüklenmiş, ülkeleri ile dil dışında bütün bağları kopartılmış, başarılı olmazlarsa sınır dışı edilecekleri vurgulanan, çoğu öksüz çocuklar” (s. 502). (“kolonyalizm” terimini Britanya-Çin ilişkisinde gördüğümüz gibi -büyük bir askeri güce dayanan- sınırlı sayıdaki tüccarın Çin’e yerleşip ülke kaynaklarını sömürdüğü durumlar için; “sömürgecilik” terimini Britanya-Hindistan örneğinde gördüğümüz gibi, sömürülen ülkede yönetime el konulduğu, sömürge valisi atanıp güç kullanım tekelinin tam olarak ele geçirildiği durumlar için kullanıyorum.)

Çin’den gelen Robin, uzun süre yabancı dil bilgisi ve çeviri çalışmalarının olumlu yönü ile bunların “kara akademi” yönü arasında kararsız kalıyor.  Robin için Babil ve Oxford Üniversitesi bilgi peşinde koşmaya adanmış bir ütopya. Ancak bilgi ve akademik dünya, devlet gücüne itaat edince ve özellikle 19. Yüzyıl Britanya’sının kolonyalist-sömürgeci yüzü belirginleştikçe başka türlü düşünmeye başlıyor. Sanırım bu dönüşümde Kanton’a yapılan ziyaret çok etkili. Burada Robin doğduğu evin bir afyon kahvehanesi olduğunu görüyor (s. 304). Çinlilere afyon satmaya çalışan bir İngiliz şirketinin Kanyon’daki temsilcisinin “Asıl olan ülkeler arasındaki serbest ticarettir. Hepimiz liberaliz değil mi? Öyleyse mallara sahip olanlar ile onları satın almak isteyenler arasında hiçbir kısıtlama olmamalı … Çinliler iğrenç, tembel, kolayca bağımlı olan kişilerdir. İngiltere’yi aşağı bir ırkın zayıflıkları nedeniyle suçlayamazsınız” gibi sözlerini duyuyor (s. 301). Yani “ticaret özgürlüğü” adına tam bir örümcek ağı oluşmuş: Hindistan’dan pamuk ve çay Britanya’ya, Hindistan’dan afyon Çin’e. Çin’den gümüş ve porselen Britanya’ya (s. 307). Britanya İmparatorluğu, afyon satıp gümüş almak için Çin’e saldırdığında Robin bir karar vermek zorunda kalıyor.

Kuşkusuz ırkçılık ve ayrımcılık, kolonyalizm-sömürgeciliğin ayrılmaz bir parçası. Küçük Robin Kanton’dan ayrılırken beyaz adam karşısında ezilen Çinliyi gören (s. 15) Robin ve arkadaşları Oxford’da da çeşitli ırkçı tepkilerle karşılaşıyorlar. Profesör Lovell’in söyledikleri: “… tembellik ve aldatma sizin gibiler arasında çok görülen bir özelliktir. Bu nedenle Çin uyuşuk ve geri bir ülke olarak kalıyor…” (s. 42). Çinli bir kadın, bir sirkte, hayvanat bahçesindeymiş gibi sergileniyor (s. 295). Zaten İngilizler Çinlileri hayvan gibi görüyorlar (s. 313).

Şimdi Robin’in karşısındaki soru şu: karşı koymak için şiddet zorunlu mu? Burada kitabın alt başlığındaki “Şiddetin Gerekliliği” ifadesini hatırlıyoruz.

Haydi kitabı okuyacak olanlar için sürprizi bozmayıp (spoiler vermeyip) konuyu anlatmayayım. Zaten benim ilgimi çeken de Babil’in çerçevesi.

Kitabın bir özelliği de konuya ilişkin karşıt görüşlere yer vermesi. Örneğin şiddet içeren yöntemlerle kolonyalizmle savaşılmasına karşı çıkan, hatta davaya ihanet eden Letty’nin bu noktaya nasıl geldiği ele alınıyor. Kitapta bu kapsamda sömürge savaşı ile nasıl mücadele edilebileceği tartışılıyor. Broşürler dağıtarak Kanton’un Britanya tarafından işgaline karşı çıkarken Britanya Parlamentosunun kararın bekleyen barışçıl bir grevin adım adım şiddete yönelmesi ele alınıyor.

Kitapta vurgulanan temel konulardan biri de kadınların İngiliz toplumunda bile baskı altındaki durumu. Babil kulesinde çok az kadın araştırmacı olduğu belirtilince, kadın Öğretim üyesi bile, soruna değinmekten kaçınıyor (s. 111). Robin’in annesi, Profesör Lovell için ölüme terkedilebilir çünkü “yalnızca bir kadın” (s. 120).  Letty’nin Üniversitede yemeğe pantolon yerine eteklikle gelmesi yadırganıyor (s. 141). İki kız öğrencinin ev sahibesi, onların, kırılgan, doğaları gereği zayıf, histerik olacakları önyargısına sahip (s. 153). Oxford öğrencileri kızları bir baloda taciz ediyor (s. 247).

Prof. Lovell’in odasında Çin işi renkli vantilatörler, porselen vazo ve heykelleri gören Ramy “ne kadar ilginç” der, “eşyaları ve dili sevmek, fakat ülkeden nefret etmek.” Victoire yanıtlar: “düşündüğün kadar garip değil. İnsanlar ve şeyler farklı ne de olsa” (s. 346). Burada, ülkemizde günümüzde de sosyal bilim çevrelerinde süren bir tartışma aklıma geliyor: Yabancı Türkologlar veya yurdumuzda kazı yürüten arkeologlar “bize düşman casuslar” mı? Yoksa “kültürel zenginliklerimizi ortaya çıkaran bilim insanları” mı?

Düşünce-Edebiyat alanlarında kolonyalizm-sömürgeciliğin ele alınması deyince Fanon’un düşünceleri veya George Orwell’in Bir Fili Öldürmek kitapları aklıma gelirdi. Ama bundan sonra sanırım Babil’i de hatırlayacağım.

 

11 Kasım 2025 Salı

Alışkanlıklar

İnsan yaşlandıkça daha tutucu oluyor, alışkanlıkları –iyi veya kötü- giderek daha derinleşiyor. Bazı iyi alışkanlıklar kötü alışkanlıklara savaşıyor. Örneğin “her ayın son günlerine sizlere bir mektup yazmak”; “gerekli şeyleri ertelemek” alışkanlığı ile mücadele ediyor. Bu gün bu “alışkanlık” konusuna değinelim.


Kendini geliştirme kitaplarının iyi bir okuyucusu değilim. Ama bir kitap ilgimi çekti: James Clair, “Atomic Habits”, 2018  (Atomik Alışkanlıklar). Kitap 20 Milyon kopya satışa ulaştı ve 3 yıldan uzun bir süre New York Times’ın çok satanlar listesinde en üst sırada yer aldı. J. Clair, kötü alışkanlıklarınızın nedeninin sizin “sisteminiz” olduğunu ve küçük (atomik) adımlar atarak bunları aşabileceğinizi söylüyor: “Amaç, maraton koşmak değil, koşucu olmaktır”. Bence kitap tam bir “kişisel gelişim” kitabı. Benim ilgimi çeken yön ise alışkanlık konusunun bu denli popüler, kötü alışkanlıklardan kurtulma konusunun bu denli güncel olması.

Öncelikle belirteyim: Ben, “yatmadan önce bir şeyler yemek”, “yapmamız gerekenleri ertelemek”, “çabuk vazgeçmek” gibi “küçük” suçlarımıza değinmek istiyorum.  Alışkanlıklarımızın yaşamın akışına uyumsuzluk oluşturduğu, hayatın düzenini bozduğu, kısacası bir bağımlılık haline geldiği durumlar, bir uzmanlık alanına girdiği ve ciddi bir tedavi gerektirdiği için o alana hiç girmiyorum.

Beyinden başlayalım. Tüm bedenimizin enerji gereksiniminin yalaşık % 20’si beynimiz tarafından harcanıyor (Clarke, D. D. & Sokoloff, L., Circulation and Energy Metabolism of the Brain, 1999). Bu nedenle beyin etkinliğinde yapabileceğimiz “tasarruf” çok önemli. Bazı davranışlarımızı alışkanlıklar ile adeta “otomatiğe bağlayıp” düşünmeden yapıyoruz.

Her zaman olduğu gibi, bilim insanları farelerle laboratuvar deneyleri yapıyor  (bu fareler de ne çok çekmiş insanların elinden) (Ann Graybiel, MIT). Temel deney çok basit. “T” şeklinde bir tüp yapılıyor, tüpün bir ucundan ses veriliyor ve bu uca ödül olarak çikolata konuyor. Bir farenin beynine aktiviteyi ölçen bir elektrot bağlanıp tüpe bırakılıyor. Tüpe bırakılan fare önce koklayarak, inceleyerek, beynini yoğun biçimde çalıştırarak ilerliyor ve sesin geldiği tarafta ödülü buluyor. Deney birkaç kez tekrarlanınca fare “öğreniyor”, beyin aktivitesi azalıyor, hemen sesin geldiği tarafa yönelip ödülü yiyor. Değindiğim gibi bu temel deney. Bilim insanları bir deney serisi ile alışkanlıkla beynin hangi bölgesinde aktivitenin azaldığı, alışkanlığın nasıl silindiği, nasıl yeniden hatırlandığı gibi birçok farklı boyutu da incelemişler. Ama bizim amacımız için bu temel yeterli.

Burada 20. yüzyıl Fransız sosyoloğu Pierre Bourdieu’nun habitus kavramına değinebiliriz. Kültür, “bu durumda şöyle davranılır” diyen normlar bütünü ise, habitus bunun “davranışlarımıza yansıması” oluyor. İnsan, birçok zaman bir davranışı “nasıl” yapacağını bilir fakat “niçinini” açıklamakta zorlanır. Marx, toplumsal hayatı çözümlerken ağırlıklı olarak ekonomik ilişkileri ölçüt olarak almıştı; Weber,  sosyal ve siyasal ilişkileri; Bourdieu ise kültürel ve simgesel ilişkileri çözümlemenin içine alıyor. Hatta Bourdieu sınıflar arasında geçişin -Weber’in iddia ettiği gibi- pek de kolay gerçekleşmediğini düşünüyor ve habitusları gereği bireylerin bir üst sınıfa girdiklerinde, hangi kökenden geldiklerini belli ettiklerini, sınıfa adapte olmalarının ancak birkaç kuşak sonra mümkün olduğunu belirtiyor.

Neyse, biz yine küçük kötü alışkanlıklarımıza dönelim. Eğer maceracı yönümüz ağır basmıyorsa farklı bir ortama girmek, yolculuğa çıkmak, bir yabancı ile konuşmak alışkanlıklarımızdan farklı bir çevreye girmemizi gerektirdiği için bizi biraz “geriyor”.

Alışkanlıklarımızın bazıları toplumsal, bazıları ise kişisel. Örneğin yemek zamanları ve türleri, giyim-kuşam, çalışma-tatil gibi bazı toplumsal alışkanlıklarımız var. El sıkma–öpme, trafikte sağdan ilerleme gibi bazı toplumsal alışkanlıklarımızın başlangıçları binlerce yıl geriye uzanıp nedenleri günümüz toplumu için anlamını yitiriyor. Genel olarak yaşamın büyük ölçüde değiştiği (antropoloji diliyle liminalité - eşik, geçiş dönemi) doğum-mezuniyet-düğün-ölüm gibi durumlarda tören ve ritüellere sığınıyoruz. Böyle durumlarda nasıl giyinmemiz, neler söylememiz, nasıl davranmamız gerektiğini bilmek bizi biraz olsun rahatlatıyor.


ABD’li gazeteci ve yazar Duhigg, alışkanlık modelini üç aşamalı olarak kuruyor: tetikleyici, otomatik davranış ve ödül (Charles Duhigg, Power of Habit, 2012). Beyin tetikleyiciyi alınca sanki ödülü almış gibi mutlu oluyor ve dopamin salgılıyor. Oysa gerçek ödül henüz alınmamış! İşte bu noktada gerilim oluşuyor, alışkanlık devreye giriyor, otomatik davranış başlıyor ve ödüle ulaşıyoruz. Değiştirmek istediğimiz bir alışkanlığımız için bu modeli ve aşamaları anlamalıyız. Bazı durumlarda “ödülü” değiştirebilir, örneğin çikolata yerine meyve veya yoğurt yiyebiliriz. Ama birçok durumda “otomatik davranış” aşamasını değiştirmeliyiz. Örneğin “sabah uyandığımız gibi telefona bakma, hatta sosyal medyayı tarama” otomatik davranışı, “mutfağa gidip bir bardak su içmekle”; “gece geç vakte kadar bilgisayar-TV başında olmayı”, “belirli bir saatte yatağa uzanıp kitap okumakla” değiştirmeyi hedeflemeliyiz. Bunun oldukça zor olduğunu biliyorum.

Başta belirttiğim gibi, ben hiç de iyi bir “kendini geliştirme” kitabı okuyucusu değilim. Benim ilgimi çeken yalnızca kendimizden bu kadar memnun olmamamız! Bir kitap okuyarak onlardan kurtulabilir miyiz? Bilmiyorum. Ama çoğumuzun kurtulmak istediğimiz bir şeyler var.