Bir önceki yazımda matematiği ele almıştım. Bu kez de İnsan Bilimlerinin (Humanities) içinde kurmaca edebiyat, roman/öykü konusuna değinmek istiyorum. Ben liseye kaydolurken sormuşlardı: “fen” mi istersin, yoksa “edebiyat” mı? Oldukça anlamsız gelmişti. Hani çocuğa sorarlar ya “anneni mi daha çok seviyorsun, babanı mı?” Ne anlamsız soru! Sanki ikisini de sevemezmiş gibi.
Kurmaca ve edebiyat yalnızca bir vakit geçirme aracı mı?
Özellikle çağımızda eskidi mi? Bu konuda pek çok soru akla gelebilir. Neden hiç
yaşamamış insanlarla, hiç yaşanmamış olaylarla dolu sayfalara vakit ayıralım?
Modern “roman” formatının ilk örneği olarak genellikle Cervantes’in
17. Yüzyıl başında yazdığı Don Quixote anılıyor. Ama bu formatta en ünlü
yapıtlar 19. Yüzyılda yazılıyor. Pekiyi sinema – TV – internet çağında hala bu formatta
kitap yazmalı ve okumalı mıyız? Kitap okuma kotalarımızı kurgu ile doldurmak
akıllıca mı? Günümüzde, gündemi izleyebilmek için gazete okumak, TV’de en
azından haber ve yorum programlarını izlemek, işimiz nedeniyle birçok rapor,
doküman okumak zorundayız. Ayrıca bilgisayar/telefonumuzdaki sosyal medya da
çok cazip.
Kuşkusuz iyi bir roman okumanın bana göre anlatılması çok
zor, doyumsuz bir güzelliği var. Ama bir mühendis olduğumu hatırlayıp burada konuya
elimden geldiğince “tarafsız ve bilimsel” yaklaşmaya çalışacağım.
İlk olarak konuyu zihin gelişimi açısından ele alalım. Psikolojideki
Zihin Teorisi (Theory of the Mind), karşımızdakinin davranışlarına bakarak,
onun ne hissettiğini ve düşündüğünü, anlayabilmemizi açıklar (hatta bu yetinin
eksikliği bazı psikolojik sorunların tanısında kullanılır). Bu yeti Homo
Sapiens’in sosyal bir hayvan olmasına dayanıyor. Kim dost kim düşman
anlamalıyız. Lisa Zunshine roman okumanın bu yeteneğimizi artırdığını belirtiyor
(Lisa Zunshine, Why Do We Read Fiction: Theory of the Mind and the Novel,
Ohio State University Press, 2006). Roman okurken karakterleri inceler ve değerlendiririz.
Bir karakter diğerini sever veya nefret eder. Kurgu bunu karakterin
davranışlarını, geçmişini, içinde bulunduğu ortamı anlatarak aktarır. Bazen yazar
sürprizler, çelişkiler düşünüp okuyucuyu yanıltmaya çalışır. Kısacası roman hem
yazar hem de okuyucunun beyni için bir egzersiz oluşturur.
Keith Oatley de yine insan psikolojisinden yola çıkıyor, ama
konuyu “başkasını anlamaktan” daha geniş görerek kurmaca okuyan kişinin yaşamın
bütün yönlerine hazırlandığını öne sürüyor (Keith Oatley, Such Stuff as
Dreams: The Psychology of Fiction, Wiley, 2011). Kitap okurken hiç
görmediğimiz kişileri tanıyor, hiç gidemeyeceğimiz ülkelere gidiyor, hiç
yaşayamayacağımız yaşamları yaşıyoruz. Kurgu karakterlerin yerine kendimizi
koyuyoruz. Kullandığı bir benzetme çok dikkat çekici: adeta bir uçuş simülatörü
gibi yaşama hazırlanıyoruz.
Biraz da konuya bir edebiyat eleştirmenleri açısından
bakalım. Onlar daha çok “güzel kurmaca nasıl olmalı” derken bizim bazı
sorularımıza da cevap veriyor. Örneğin James Wood, birçok durumda sıradan bir
insanın yaşamı bir kitapta anlatılsa bu kitap, hiç kimsenin ilgisini çekmeyen,
sıkıcı bir kitap olurdu diyor (James Wood, How Fiction Works, Deckle
Edge, 2009). Bu nedenle iyi bir kurgu yazarı yapıtını sürükleyici bir yapı
içinde, bazı ayrıntıları vurgulayarak sunar. Kısacası ayrıntıları belirterek
gerçeği görünür kılar. Bu da okuyucunun kendi yaşamında bir tür ayrıntı gibi
görülebilecek şeylere dikkat etmesini sağlar.
Kısacası belki de bizler, 500-600 sayfalık romanları büyük
bir tutku içinde okuyan son kuşaklardanız. Bu da bana bir yandan hüzün; ama
treni kaçırmadığım için bir yandan da mutluluk veriyor.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder