29 Eylül 2026 Salı

Doğruya Nasıl Ulaşırız

 Kendime soruyorum: Doğruya hangi yöntemle ulaşırım? Bilmiyorum!

Antik çağdan beri insanlar, doğruyu bulmağa çalışmışlar. Sanırım bu konuda Aristoteles biraz iyimser. Mantık, retorik ve bütün bilgiye ulaşma, bütün doğayı anlama ile “doğruya” kavuşabileceğimizi düşünmüş. Günümüzde bu konuda hiç iyimser değiliz.

Bilimsel Devrimden beri bilimsel gerçeklere ulaşmak için bir yol belirgin: Bilimsel yöntem. Biraz açarsak, olguyu sistematik olarak gözlemlemek, güvenilir veriye dayanarak (oluşabilecek hataları ve sınırlamaları göz önüne alarak) bir açıklama-hipotez önermek, bu açıklamayı sınamak (duyurmak-akran değerlendirmesine sunmak) ve ulaşılan sonuca göre onu kabul etmek, değiştirmek veya reddetmek.

Bu yöntem uzmanlık alanımız, mesleki çalışmalarımız için uygun olabilir, ama gündelik yaşamdaki pek çok soru için hiç de uygun değil. Özellikle toplumsal/siyasal konuları düşündüğümde büyük bir bilinmezle karşılaşıyorum.

İster istemez güvenilir bir kaynak arayacağız. Burada da aklımıza hemen antik çağdan beri “ad hominem-içeriğe değil kimin söylediğine bakma” olarak bilinen ünlü düşünce yanlışına düşme tehlikesi var. Ama zaten argümanın içeriğini bilmiyoruz ki!

Komplo teorilerinin yanlışlarına düşmemek amacıyla “akıl” ve “sağduyu” dediğimiz -ve pek de tanımlayamadığımız- süzgeci kullanıyoruz. Ayrıca, teorinin gerçek olması için ne kadar ve ne nitelikte insanın bu teoride “işbirlikçi” olması gerektiğini düşünüyoruz. Örneğin “düz dünya” teorisi için bütün bilim adamlarının, hava ve deniz yolu personelinin, haberleşme uzmanlarının iş birliği gerekiyor.

Diğer yandan bir argümanı kolayca “saçma bir komplo teorisi” olarak nitelememeliyiz. Demokratik bir düzende yaşamak istiyorsak, karşımızdakinin argümanını olumlayarak (charitabilty), basitleştirmeden, argümanı bir çöp adam (straw man) yapmadan, boyutlarını görerek dinlemeli, anlamaya çalışmalıyız. Unutmayalım ki orta çağda otoritenin, iktidarın, kilisenin karşısındakilere sapkın (heretik) denirdi.


Kurumsal yetkililere güvenelim diyeceğim, ama kurumsal otorite ne yazık ki çoğu zaman bilgi otoritesi (epistemik otorite) değil. Örneğin ABD Genelkurmay Başkanı Colin Powell 2003 de Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinde Saddam Hüseyin rejiminin kitle imha silahları olduğunu söyledi ve bazı uydu görüntüleri gösterdi. Sonradan bunun yalan olduğu anlaşıldı, ama iş işten geçmiş, Irak işgal edilmişti.

Bir de “kırmızı ringa balığı” denen yöntem var. İlgisiz, ama çarpıcı bir konuyu gündeme getirip asıl sorudan kaçılıyor. (Av köpeklerinin burnunu asıl izden uzaklaştırmak için keskin kokulu, tütsülenmiş kırmızı ringa balıkları kullanılırmış.)

Üstelik bunlar doğal zeka ile yapılanlar, yapay zeka yardımı ile kim bilir neler yapılacak?

Şüphecilik komplo teorilerine uzanmazsa ilginç bir konu. Çıkış noktası resmi anlatılara şüphe ile yaklaşma. Çünkü bu konuda da Wattergate, Irak, Libya … gibi kötü örnekler var.

Bir komplo teorisi üretmek özünde bir suçlama: Küçük bir grup “fail” var. Bunlar gizlilik içimde hareket ediyor ve kötü -en azından çoğumuz için kötü-bir amaçları var. Devleti, basını, güçlüleri, büyük şirketleri… suçluyorsunuz. Haklı olabilirsiniz, ama konunun bir ahlaki boyutu var. Elinizde sağlam bir kanıt olmalı. İlk tepkimiz inanmak veya argümanı reddetmek olmamalı.

Bu Sistemi İstemiyorum

Pekiyi ben doğruya ulaşmak için elimden geleni yapayım. Ama yalan-yanlış konuşanlar da özür dilesin-cezalandırılsın. Yalnızca adli bir cezadan söz etmiyorum. Örneğin siyasetçi ise bir daha seçilemesin, gazeteci ise okunmasın, hukukçu ise sözünü kimse dinlemesin … ABD’de yakında yapılacak ara seçimlerde söylenecek yalanları düşündükçe hafakanlar basıyor.

ABD yetkilileri El Kaide lideri Usame bin Ladin’i öldürdüklerini ve cesedini okyanusa attıklarını söylüyorlar. Oysa bazıları “yıllar önce zaten ölmüştü” veya “anlan operasyonda kaçtı, hala yaşıyor” diyor. Her halde bunlar komplo teorileri. Ama bence sorunun temelinde resmî açıklamada “cesedinin okyanusa atıldığının” söylenmesi yatıyor. Canlı olarak yargılanmaması veya cesedinin ABD’ye getirilmemesi yatıyor.

Leonard Cohen’in “Everybody Knows” şarkısında dediği gibi: “Herkes biliyor, geminin su aldığını. / Herkes biliyor, kaptanın yalan söylediğini. / Ve herkes biliyor, zarların hileli olduğunu.”

Böyle bir sistem istemiyorum.