2 Mayıs 2013 Perşembe

FRANSIZ TEĞMENİN KADINI




Daha önce de ODTÜ Mezunlar Derneği Edebiyat Kulübünde ele aldığımız kitaplar hakkındaki notlarımı bu blogda yazmıştım. 29 Nisan 2013 akşamı John Fowles’in “Fransız Teğmenin Kadını” [1] kitabını tartıştık. Bugün de bu kitap üzerinde bir şeyler yazmak istiyorum. Kitap iki kez Türkçeye çevrilmiş.1972’de Nihal Yeğinobalı çevirisini Altın Kitaplar “Bir Başka Kadın” adıyla basmış. 2003’de Aslı Biçen çevirisini Ayrıntı Yayınları “Fransız Teğmenin Kadını” adıyla basmış.

Niye yalan söyleyeyim romanın ilk birkaç bölümünde biraz koktum. Kitabın İngilizce metnini okuyordum ve –dediğim gibi ilk birkaç bölümde- ağır bir dille yazılmış düşük tempolu alışılagelmiş bir aşk romanı izlenimi aldım. Oysa 1970-80’lerde dünyayı sarsan bu romanın ve 1981’de Karel Reisz’in çektiği filmde Meryl Streep’in oyununun övgüsünü çok duymuştum. Ayrıca  Fowles’dan da varoluşçu felsefe ile yoğrulmuş yorumlar bekliyordum. İlk sayfaları aşınca ise beklediğimden fazlasını buldum. Diline alıştım. Yalnızca yapısı güçlü ve sürükleyici bir romanın ötesinde kendimi 1800’lerin ikinci yarısında İngiltere’de yaşarken buldum. Üstelik yazar mizahi bir üslupla 1960’lardan Kraliçe Victoria İngiltere’sine bakıyordu.

Romanın öyküsü oldukça bilinen bir konu: İki kadın arasında seçim yapmak zorunda kalan bir erkek. Nişanlısı ile evlenerek toplunum onayladığı yolda ilerleyebilir. Oysa gönlü toplumsal düzeyine hiç de uygun olmayan gizemli bir başka kadında. Dediğim gibi bu iki cümlelik özet oldukça bilindik bir konu gibi görülüyor. Oysa karakterler o denli güzel işlenmiş, romanın geçtiği Kraliçe Victoria dönemi İngiltere’si o denli güzel aktarılmış ki günümüzde klasikler arasına giren büyüleyici bir roman çıkmış ortaya. Konu üzerinde durmadan karakterleri ele alalım.

Karakterler

Edebiyat Kulübünün toplantısında romanın ana karakterinin Charles mi yoksa Sarah mı olduğu çok tartışıldı. Roman Charles’a yakın biçimde anlatılıyor; ama gerçek gizem de Sarah’ta. Yine de biz Charles’dan başlayalım: Charles Smithson tipik bir centilmen, Cambridge eğitimli bir asilzade.  Belki Kafka romanlarındaki kadar bunalım içinde değil ama ait olduğu dönemin ve sınıfın bütün çelişkilerini yaşıyor. Bilimin önemini kavramış, paleontolojiye gönül vermiş, Darwin savunucusu bir aydın (s. 50). Sınıfından bekleneceği gibi paleontoloji çalışmalarını büyük bir tutkuyla ama zevk için yürüten bir amatör (s. 297). (Herhalde Fowles’un çökmekte olan bir sınıfın temsilcisini fosillere tutkun yapması bir rastlantı değil!)

Roman boyunca Charles’ın ve ailesinin mali durumunun giderek kötüleştiğini görüyoruz. Bu kuşkusuz yaşadığı çağda aristokrasinin zayıflamasını yansıtıyor. Bu “kötüleşme” romanın ana çizgilerinden birini oluşturmakla birlikte henüz deyim yerinde ise “kuyruğu dik tutabiliyorlar”. 32 yaşındaki bu bekar ve yalnız adam Belgravia’daki yirmi odalı (s. 265) büyük evi boşaltıp Londra Kensington’daki mütevazı (!) evinde uşağı, aşçısı ve iki hizmetçisi ile yaşıyor (s.16). Uşaksız bir yaşamı hayal edemiyor (s. 44). Bugün anlamakta zorluk çektiğimiz biçimde mesleği olmadan, gelir getirici hiçbir işte çalışmadan yaşıyor ve gönlünün çektiği biçimde Avrupa’da yolculuklar yapıyor. Bir-iki makale yazdıysa da yolculuk izlenimlerini kitap haline getirmesi önerisini küçültücü ve çok yoğun bir iş buluyor (s.16). Fowles da Charles’in en ayırt edici özelliğinin tembellik olduğunu belirtiyor ve ekiyor “çoğu çağdaşı gibi” (s.17).

Bu söylediklerimden Charles’in romanda olumsuz bir karakter olarak çizildiği izlenimi çıkmasın. Bence bu karakter çok gerçekçi biçimde çizilmiş ve sınıfının çelişkisini çok güzel yansıtıyor. Bir kere çok dürüst. Cambridge’li arkadaşlarının şımarıklıklarına karşı tutumu, iki yerde gördüğümüz çocuk sevgisi, uşağına veya Londra’daki fahişeye yönelik insanca davranışları yüreğindeki bu iyi yönü vurguluyor. Paleontoloji’ye ilgisi de çok samimi. Dini dogmalara karşı çıkıyor. “Varoluştan çıkarabildiği birazcık tanrı kavramını da İncil’de değil Doğada buldu” (s.16).İngiliz Hristiyanlığını “bağnaz” buluyor (s. 130). Herkesin “trajedi” olarak andığı “Lekeli” bir kadına duyduğu yakınlık veya “Madame Bovary” romanını Fransa’da on yıl önce okumuş olması (s. 120) ahlak konusunda çağının oldukça ilerisinde olduğunu gösteriyor. “Demokrat” olarak niteleyebileceğimiz bir tutumu var. Amcasının muhafazakarları desteklemesine karşın Charles –adeta sınıfının çıkarlarını göz ardı ederek- Anayasal Monarşiyi savunanlardan yana (s.17). Amerika’da –özellikle Boston’daki- özgürlük ortamını benimsiyor ve kendisine paralel düşünen bir çevre buluyor. “Amerika deneyimi … özgürlüğe olan inancını tazeledi”(s. 438). Ama diğer yandan sınıfının ön yargıları da çok belirgin. Gerçekleşmeyen gelecekteki kayın pederi Mr. Freeman’ın ticari işlerine ortak olması yönündeki çağrısını büyük bir hakaret olarak görüyor. “O bir centilmendir ve centilmenler ticaret yapamaz” (s. 290). Bu iş teklifini “karısının drahomasını kazanmak” amaçlı olarak niteler (s. 291).

Bu “hiçbir şey olmama” kararı bence varoluşçu bir seçim: “Birden hiçliğinde ilginç bir kendine saygı duydu. Hiçbir şey olmayı seçmişti. Bir kıymıktan başka bir şeye sahip olmamak bir centilmenin son yüceliği, son özgürlüğüydü” (s. 297). Kuşkusuz bu özgür olduğunu bilincine varılması bir “terör durumudur” (s. 344).Charles’ın izleyen bölümlerdeki sıkıntı ve bunalımını da sanırım varoluşçu bir seçim sorumluluk yükü olarak görmeliyiz: “En büyük düşmanı sıkıntıydı” (s. 432).“Hemen hemen Avrupa’nın her kenti onu gördü. Piramitler onu gördü, Kutsal Topraklar da… fakat kendileri görünmeden; bunlar hiçlikle, nihai boşlukla, tam bir amaçsızlıkla arasındaki ince bir duvardan başka bir şey değildi”(s. 428) .

Sarah Woodruff ise romanın en tartışmalı karakteri. Her halde okuyucuyu en çok düşündüren –ve roman ilerledikçe kendisi hakkındaki yorumlar en fazla değişen- roman karakteri Sarah. Romandaki diğer kadınlara göre daha iyi bir eğitim almış belki çok güzel değil ama 30 yaşında etkileyici bir kadın. İlk karşımıza çıktığında günahının altında ezilen ve bu nedenle kendini cezalandıran melankolik, terk edilmiş mahzun bir kadın. Zamanla mücadeleci kişiliği belirginleşiyor. “Başkalarının anlayamadığı bir özgürlüğe sahip olduğumu düşünüyorum. Hiçbir aşağılama, hiçbir suçlama bana dokunamıyor” (s. 176). Belki de onu değişik ve çekici kılan bu bağımsızlık tutkusu: “Ne isem o olmak istiyorum. Ne kadar nazik, hoşgörülü olursa olsun bir kocanın karısından bekleyeceği gibi değil” (s. 453).

Roman boyunca Charles’la birlikte okuyucu da bu gizemli kişiliği çözmeye çalışıyor. Bu aramada anlatıcı devreye girerek Sarah hakkında “masumluk-klinik dehşet” arasındaki ikilemde seçim yapmaya çalışan Charles’ın durumunun –biz okuyuculardan- çok daha acı olduğunu belirtiyor: “Hegel’e rağmen Victoria dönemi insanları diyalektik biçimde düşünmezlerdi. Bir bütünün doğal zıtlıklarının; artı ve eksilerinin doğallığını kabul etmezlerdi. Çelişkiler onları rahatlatmaz rahatsız ederdi. Varoluşçu anlardan değil, neden sonuç zincirleri, her şeyi açıklayan dikkatlice geliştirilmiş ve hassaslıkla uygulanan pozitif kuramlardan yanaydılar”. Ama burada Fowles çağımıza da takılmadan edemiyor: “Onlar kuşkusuz, yapmakla meşguldü. Biz o kadar uzun zamandır yıkmakla meşgulüz ki yapmak bize baloncuk üflemek gibi kısa süreli bir etkinlik gibi geliyor”(s. 250).
 
Miss Ernestina Freeman, Charles’ın nişanlısı ve romanın “güzel” kızı. Birçok kişi oldukça “sığ” bir kişiliği olduğunda görüş birliği içinde. Şiirler okuyor (s.113), günlüğüne romantik satırlar yazıyor, el işi yapıyor. Tek gelişmiş yönü zevk anlayışı. Bildiği de kıyafetlere ve mobilyalara büyük paralar harcamak (s. 192). Bu özellikleriyle lüks seven tipik bir “zengin” kızı olarak karşımıza çıkıyor. Ama bir başka boyutunu da belirtmeliyiz. Aynı zamanda bir “bujuva iş adamının” kızıdır, feodal bir asil kızı değil. Gereğinden büyük bir malikane istemez. Bu tür evleri yöneten kadınların bir “general” karakterine büründüğünü gözlemiştir. Erenestina’nın ise askeri bir isteği yoktur. “On beş oda yeterliyken otuz oda bir deliliktir” (s. 255). Ernestina’nın Charles’ı sevdiği kesin. Ama onunla evlenmek istemesinin bir boyutu da evlilikle gelecek asalet unvanı. Bu noktada Fowles’un kentsoylulara yönelik acı bir eleştirisi gündeme geliyor: “… sınıfının sürekli yanlışının, kendine güvensizliğinin kurbanı oluyor. Sınıf sisteminin başarısızlıklarını, bu sistemin tümüyle kalkması için neden olarak görmek yerine, daha yüksek sınıfa atlama isteğinin gerekçesi olarak gördü” (s. 255).

İşte kendi yaşam yolu konusunda Charles’ın önündeki seçenekler bu iki kadın – iki yaşam arasındadır. Birinci seçenek nişanlısıyla evlenip “normal” bir yaşam sürmektir. İkinci seçenek ise gizemli Sarah’ın peşinden koşmaktır. Charles kilisede kendi iç sesiyle hesaplaşırken –veya Tanrı ile konuşurken- varoluşçu seçimin bütün ağırlığını duyar: “Seçimini biliyorsun. Devrinin görev, şeref, kendine saygı adını verdiği hapishanede kalabilirsin ve rahatça güvende olursun. Veya çarmıhta özgür olursun. Yol arkadaşların dikenler, taşlar, herkesin sırtını sana dönmesi, nefret ve kentlerin sessizliği olur” (s. 365).

Ernestina’nın babası Mr. Freeman gelişen kapitalist sınıfın başarılı bir örneği. Zengin bir tüccar. İnsanların “maymundan geldiği fikrine” şiddetle karşı çıksa da gelişimin yarışma ile sağlandığı görüşü işine gelir ve toplumsal geleceğin iş dünyasında olduğuna inanır: “Bu evrim kuramının amacı ne demiştin? Türler hayatta kalmak için değişmelidir. Çevredeki değişime uyum sağlamalıdır” (s. 290).

Yukarıda aristokrasinin zayıfladığına değinmiştim. Kuşkusuz gelişen sınıf burjuvaziydi. kuşkusuz onun içinde de amansız bir yarış vardı. 1850-1870 arası İngiliz ekonomisinde büyük bir değişim yaşandı. Vurgu fabrikadan dükkana, üreticiden tüketiciye kaydı (s. 284). Bu ortam da perde ve döşemelik satışı yapan becerikli iş adamı Mr. Freeman’ın işlerinin gelişmesi için çok uygun bir ortam oluşturdu. Bu tipik kentsoylu doğal olarak asiller hakkında hiç de iyi düşünmüyor: “ince davranışlar, ödenmeyen faturalar” (s. 386). “Temel ilkeleri, sırasıyla, Kâr ve İçtenlik

Charles’ın uşağı Sam ise sınıf atlama arzusunun simgesi. Küçük bir perdeci dükkanı açmak amacıyla kendi değimiyle “kartları doğru oynuyor” (s. 423). Giyimine ve tavırlarına çok özen göstermek, Charle’ın kibar tavırlarını taklit ederek hanımların dikkatlerini çekmek gibi masum adımlarla başlayan serüveninin düzenbazlığa uzandığını görüyoruz. Kartları doğru oynamak kapsamında mektup zarlarını açıp içeriğini okumak, kendi çıkarları için sakıncalı bulduğu mesajları göndermemek, yalan, düzenbazlık da var. Romanda amacına tam olarak ulaşıp iş adamı olamadı ise de bir aristokratın uşağı olmaktan kurtulup, bir tüccarın çalışanı olmayı başarabiliyor.  Sam’in kıssasından hisse: Kapitalist olmak o kadar da kolay değil, kapital gerekiyor!

Lyme Regis’in doktoru Dr. Grogan ilginç bir roman karakteri olarak çizilmiş. Bir yandan Charles gibi bilimden yana bir tutum benimseyen, Darwinci doktor son derece güvenilir bir karakter çiziyor. Diğer yandan Sarah hakkında yaptığı ruhbilimsel değerlendirmeler çok olumsuz. Bu da romanın son sayfalarına dek Charles’ın ve okuyucunun kafasını karıştıran soru işaretleri ekiyor.

Yukarıda Charles’ın "demokrat", bilim adamı gibi boyutlarına değinmiş ve tipik bir aristokrat olmadığını belirtmiştim. Cambridge’den arkadaşı Sir Thomas Burgh ise Fowles’in iğneli diliyle tipik bir aristokrat olarak tanımlanıyor. “Ataları çok eski çağlardan beri avcılık, atıcılık yapmış, içmiş ve fahişe kovalamıştı. O da uygun bir gelenek duygusu içinde bunları yapıyordu” (s. 301). Charles kulübünün seçkin atmosferi içinde bu eski arkadaşıyla karşılaşıyor. Aristokrasi 19. Yüzyılın ortasında çöküyor; ama bir yandan da kapalı çevresinde ayrıcalıklarını korumaya çalışıyor. Örneğin bu kulübe Mr. Freeman gibi “ticaretle yakın ilişkisi olanların” girmesi söz konusu değil (s. 302).

Romanda bir dizi karakter daha var. Bunlara dönemi yansıtmak için prototip kişilikler olarak görüyorum. Örneğin dinsel dogmatizmin ve bağnazlığın prototipi Mrs. Poulteney, kötü ve gammaz Mrs. Fairey, iyi kalpli teyze Tranter, güzel ve sevimli hizmetçi Mary.

Victoria Dönemi

Roman bu karakterlerin nitelikleri, Lyme Regis gibi sahil kentlerinde, Marborough House, Winsyatt Gladstone malikâneler ve Londra, Exeter gibi şehirlerde geçen dokusu ile bence tam bir “dönem romanı”. “Bence” diyorum çünkü Edebiyat Kulübümüzde dönem romanlarının o dönem içinde yazılması gerektiğini savunan bu nedenle 1960’larda yazılmış ve 1860’ları anlatan bir romanın “Victoria dönemi” romanı olamayacağını vurgulayan edebiyat severler de var. Bence Fransız Teğmenin Kadını okuyucusuna Victoria dönemini yaşatan bir roman ve bu nedenle en azından- okuyucu açısından bir “dönem romanı”. Üstelik bu dönem romanın arka planını oluşturmakla kalmıyor; adeta özgün bir karakter gibi bütün boyutlarıyla işlenmiş.

Tarihçiler 17. Yüzyıla “İspanyol yüzyılı”, 18. Yüzyıla “Fransız yüzyılı”; 19. Yüzyıla da “İngiliz yüzyılı” derler. Gerçekten de temelleri daha öncelere uzansa da 19. Yüzyılda Büyük Britanya ve İrlanda Birleşik Krallığı’nın “üzerinde güneş batmayan” görkemli bir imparatorluğa ulaştığını görüyoruz. Kraliçe Victoria’nın 64 yıl süren saltanatıyla (1837-1901) bu döneme adını vermesi bu nedenle önemli.

İmparatorluğun dünyadaki egemenliği tartışılmaz bir öncelik iken içteki politik tartışmalar da sürüyordu. Bunun belirgin boyutu 1680-1850 dönemindeki mutlak krallık savunucusu Tory’ler ile anayasal meşrutiyet yanlısı Whig’ler arasındaki geleneksel çatışmaydı. 19. Yüzyıldaki gelişmeler paralelinde Tory’ler kral ailesi ve aristokratlardan yana tavır alırken Whig’ler parlamentonun krala üstünlüğünü savunup gelişen kent soylular sınıfını ve serbest ticareti desteklediler. 

19. Yüzyılda Tory çizgisini Muhafazakar Parti temsil ediyordu. Bu parti parçalanıp bir kanadın Whig’ler ve Radikallerle birleşmesi ile 1859’da Liberal Parti doğdu. Bu süreçte önde gelen isim de daha geniş bir seçmen tabanını savunan ve bu nedenle “halkçı William” olarak bilinen W. E. Gladstone’du (burada Charles’ın amcasının Gladstone nefretini anlayabiliyoruz). Muhafazakar partinin ana kanadı Muhafazakar Parti olarak varlığını sürdürdü. Bu partinin lideri B. Disraeli 40 yıl hükumette görev aldı, iki, kez başbakanlık yaptı ve –bekleneceği üzere- Kraliçe Victoria’ya yakınlığı ile tanındı.

İşte romanımızın geçtiği 1867-1869 dönemi Disraeli ile Gladstone arasındaki amansız çatışma ile tanınır. Bu çatışmanın en çetin konularından biri de romanda kısaca “Reform Bill” olarak anılan resmi adı “The Representation of the People Act 1867” olan yasaydı. Bu yasa ile kentli erkek işçilerin önemli bir kısmına oy hakkı tanındı. Bu yasadan önce İngiltere ve Galler’deki 5 Milyon erkekten yalnızca 1 Milyonunun oy kullanma hakkı vardı. Yasa ile bu iki katına çıktı. Burada “erkekler” diye vurguluyorum çünkü kadınlara oy hakkı verilmesi bu yasanın tartışmalar sırasında J.S. Mill tarafından gündeme getirilmiş, ama gülüşmelere yol açıp ezici bir çoğunlukla reddedilmişti (s.115) [2].

Bu dönemde İngiliz imparatorluğu gerçekten zirvede. Ama bunun temelsiz bir ırkçılık boyutuna çıkması Fowles’un alaylı bir biçimde değindiği konulardan biri. “Çingeneler İngiliz değildi, bu nedenle yamyam oldukları hemen hemen kesindi” (s. 90).

Victoria dönemi katı ahlakçı bir dönem olarak bilinir. Bunun da çok öne çıkartılıp propagandası yapılan ama yüzeyde kalan bir konu olduğu gerçeği vurgulanıyor. Lyme Regis kasabasının saygıdeğer kadınları, âşık gençlerin kol kola yürüyüp denizi seyrettiği kırsal bölgenin (Ware Commons) yayalara kapatılması için kampanya yürütüyorlar (s. 90).  Hristiyanların Paskalya Yortusu öncesindeki kutsal günlerde* –dini içerikli bile olsa- bir konser düzenlenmesi yadırganıyor (s. 127). Ama bu yüksek ahlak görüntüsü yalnızca bir kabuk. 19. Yüzyıl İngiltere’sinde özellikle büyük kentlerde sefalet ve fuhşun çok yaygın olduğunu biliyoruz. On üç yaşında kızlar birkaç şiline satılıyor; Londra’da atmış evden biri genelev (güncel oran altı binde bir); veliahttan başlayarak hemen her önde gelen kişinin skandallarla dolu bir yaşamı var (s. 268). Londra’da oluşan bu fuhuş yuvalarına da Fowles mizahi diliyle vurguluyor: “Ahlaki açıdan karanlık olan çoğu yerler gibi burası (Mrs. Endicott’un genelevi) da çok ışıklı ve canlıydı” (s. 360). Kırsal ve yoksul kesimde de evlilik öncesi cinsel ilişki son derece yaygın. Ancak hamilelik çok belirgin hale gelince çiftler evleniyor (s.272). [3].

Victoria dönemi siyasal-toplumsal boyut yanında düşünsel-sanatsal açıdan da çalkantılı bir dönem. Bu sanatsal boyuta romanın birkaç yerinde değiniliyor. Ama özellikle Sarah’ın Mr. Rossetti’nin evindeki büyük değişiminin ele alındığı bölümde Charles’ın olumsuz tepkisi çok çarpıcı [4]. Yukarıda da değindiğim gibi Charles birçok açıdan ilerici-demokrat bir centilmen. Belki olayların sürüklemesi ile olduğu söylenebilir. Ama yine de içinde yaşadığı toplumun birçok değerine karşı çıkma yürekliliğini gösterebiliyor.  Charles’in bile bu masum sanat akımına gösterdiği tepkiyi düşününce, romanımızın geçtiği tarihten yalnızca birkaç yıl sonra Fransa’da ilk empresyonist resimlerin görülmeğe başladığında (Société  Anonyme Coopérative des Artites Pintres, Sculpteurs, Graveurs sergisi 1874) toplumda bu resimlere duyulan yabancılık duygusunu daha iyi anlıyorum.

Fowles’da ilgimi çeken bir konu da giyim biçimlerine verdiği büyük önem oldu. Giyim birçok romancı için karakterleri okuyucunun gözünde canlanması için bir betimlemedir. Fowles için ise bunun çok ötesinde bir şey. Bir yandan dönemi anlatan diğer yandan roman karakterini tanımlayan bir öğe. Örneğin Charles’in fosil aramaya çıkarken giydiklerine ve taşıdığı araç-gerecin fazlalığını vurgularken Victoria dönemini anlatıyor: “Bu gün gülüyor ve Charles’ın nasıl olup da hafif giysilerin daha rahat olacağını göremediğini merak ediyoruz. Belki de neyin en rahat olduğu ile neyin salık verildiğinin ayrımında hayran olunacak bir şey vardır. Burada bir kez daha iki yüzyıl arasındaki savın özünü görüyoruz: bizi yönlendiren görev mi? Değil mi? Eğer bu giyim titizliğini, her şeye hazırlıklı olmak tutkusunu yalnızca bir aptallık ve deneyime körlük olarak alırsak atalarımız hakkında büyük –hatta yanıltıcı- bir hata yaparız. Çünkü Charles gibi gereğinden fazla giyimli ve gereğinden fazla araç gereç yüklenen insanlar günümüz modern biliminin temellerini attı” (s. 48). “… onlar keşfedilecek şeyler olduğunu biliyordu ve keşif insanlığın geleceği en önemli şeydi. Biz (bir araştırma laboratuarında yaşamıyorsak) keşfedilecek bir şey olmadığını düşünüyoruz” (s. 49).

Romanın sonlarında Sarah’taki değişimi anlatırken de aynı giysi vurgusunu görüyoruz.
Ve (Sarah’ın) giysisi. O denli farklıydı ki bir an başka biri olduğunu düşündü. Onu her zaman dul karanlıktan yükselen perili bir yüz olarak önceki giysileri içinde düşünmüştü. Oysa bu, saldırgan biçimde dikkat çekici, çağdaş kadın modasının tasarımını reddeden Yeni Kadının tüm üniforması içindeydi” (s.446) [5].

Biçim Özellikleri

Anlattığı dönemi yansıtırken 1860’ların İngilizcesinden yararlandığını ve bunun kullandığı dili ağırlaştırdığını belirtmeliyim. Bence okuyucu yapıtı aslından okumak istiyorsa, kolay okunan bir macera romanı beklememeli ve kapsamlı bir İngilizce sözlüğü yakında bulundurmalı. Ama diğer yandan Fowles yazar-okuyucu ilişkisinde çok sıcak bir üslup geliştirmiş. Zaman-zaman öykünün anlatımını kesiyor ve günümüze gelip okuyucu ile sohbet ediyor. Bu yöntemin başka birçok yazar tarafından kullanıldığını biliyoruz. Osmanlı dönemi romancılığında, örneğin Ahmet Mithat Efendi’de- bu tekniğin okuyucuyu bilgilendirmek için kullanıldığını biliyoruz.  Burada yazar “… demişken … Avrupa'da giderek yaygınlaşan …” gibi bölümlerle okuyucuya ek bilgiler veriyordu. Batı Edebiyatında Çenişevski’nin “Nasıl Yapmalı” (1863) romanında veya daha güncel edebiyatımızda Ferit Edgü’nün “O / Hakkâri’de Bir Mevsim”inde de bu tekniğin ustaca kullanıldığını görüyoruz. Fowles ise okuyucuyla konuştuğu bu bölümlerde 1960’ların penceresinden Victoria İngiltere’sine bakıyor ve çoğunlukla -1860’lar veya 1960’lar- üzerine mizahi yorumlar yapıyor. Romanın gelişimini okuyucu ile paylaşıyor. Roman karakterlerinin yazarın sözünü dinlemediklerinden kendi bildiklerini yaptıklarından dert yanıyor (s. 96). Burada varoluşçu felsefenin romana yansımasıyla karşılaşıyoruz.

Romanın seçenekli biçimde gelişmesi ve sonlanması da ilginç bir yazın yöntemi. Sarah’ın Exeter’den ayrılması üzerine Fowles romanı bitirmeyi düşündüğünü söylüyor. Ama “Victoria devri romanları sonuca varmadan bitmez” diyerek yazı tura atıp hangi çizgide devam edeceğine karar veriyor! (s. 408-409).

Romanın sonlanması konusunda birinci seçenek düz mantığın bizi götürebileceği biçimde Charles’ın Ernestina ile evlenmesi ve Sarah’ın ortadan kaybolmasına dayanıyor (s. 340). Bir anlamda bizim “onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine” diye biten masallarımıza benziyor. Kitabın son iki bölümünde sergilenen ikinci (s. 456) ve üçüncü seçenekler (s. 466) ise yazarın saatini on beş dakika geri alıp son sahneyi iki ayrı biçimde yazması biçiminde verilmiş. Sanırım burada yine bir varoluşçu seçim var. On beş dakikada farklı tutumlar alınarak her şeyin nasıl değişebileceği vurgulanmış.

Fowles roman karakterlerinin isimleriyle oynamayı seviyor. Charles adı Darwin’i çağrıştırıyor. Burjuva’nın adı Freeman; Miss Woodruff adını değiştirip Mrs. Roughwood yapıyor. Kitabın sonunda karşımıza çıkan küçük bebeğin adının Lalage* olması da kuşkusuz bir rastlantı değil. Fowles’in çok sevdiği Thomas Hardy’nin şiirine yapılan bir gönderme*.
Fowles her bölümün başına bir veya iki epigraf * yerleştirmiş. Kitapta 61 bölüm olduğuna göre bu konuya ne kadar önem verdiği belli. Ana metinde yer alan bölümlerin yanında bölüm başlarındaki bu alıntılar da dönemi çok güzel yansıtıyor. Marx’tan, Darwin’den aktarılan metinler, Thomas Hardy,  W.E. Clough, W. Barnes, A. Tennyson’ın şiirlerinden dizeler, Jane Austen’den satırlar okuyucuyu 1860’ların sanat ve düşünce dünyasına götürüyor. 

Kitap Hardy’nin dizeleriyle başlıyor:

Dikip batıya gözlerini
Denizde bir noktaya
Sert olsun olmasın rüzgar
Hep dururdu orada
Büyülenmiş gibi;
Sadece oraya
Mıhlanırdı gözleri
Başka yerde yoktu asla
O noktanın sihri.

HARDY, “Bilmece

Clough ile gelişiyor:

Yerli yerinde yol yordam
Arama bunda bir anlam
Git kiliseye-herkes bekler bunu senden
Baloyu da ihmal etme- bunu da hepsi bekler senden
Evlen- annen baban böyle ister
Okul arkadaşların ve kardeşler.
….
Görev-yani boyun eğmek,
Senden her beklenene…
Görüntüyü kurtarmak,
Kurcalamadan anlamını
Derhal amansızca bastırmak,
Korkunç bir günah gibi,
Her arayışını ve aldanışını
kemik kafes içindeki ruhun.
Korkakça rıza göstermek
Kaderin buyruğuna…

CLOUGH, “Görev

Ben de yazıma kitaptan kitabın düşünsel boyutunu veren üç epigrafla son vereyim:

Her türlü özgürleşme, insan dünyasının ve insanın insanla ilişkilerinin onarılmasıdır.
K.MARX, Zur Judenfrage (1844)

Tarih insanları amaçlarına ulaşmak için kullanan bireye benzemez. Tarih kendi amaçlarına ulaşmak için uğraşan insanların eylemlerinden başka bir şey değildir.
K. MARX, Die Heilige Famillie (1845)

Evrim basitçe rastlantının (doğal radyasyon nedeni ile çekirdek asidi sarmalındaki rastgele mutasyonun) giderek çevreye daha uyumlu yaşayan yapılar yaratılması için doğal yasa ile işbirliği yapmasıdır.
Martin GARDNER, The Ambidextrous Universe (1967)

.............................................................................................................

[1] Fowles, John. “The French Lieutenants Woman”, London: Vintage Books, 2004. (İlk Basım Jonathan Cape tarafından 1969)

[2] İngiltere’de kadınlara oy hakkı uzun mücadelelerden sonra 1928’de sınırlı biçimde verildi. Erkeklerle eşit oy hakkına sahip olmaları ise 1928’de sağlandı. Daha önce olduğu gibi bu yasada da ayrıcalıklı kişilere birden fazla oy hakkı tanınıyordu. Herkese eşit oy hakkı (Kuzey İrlanda hariç) 1949’da tanındı. Kuzey İrlanda’da bu hak 1968’de tanındı.

[3] Bu olgunun ekonomik bir yönü de var. Bu dönemde “eşit işe eşit ücret” kavramı hiç yok Ücret zorunlu gereksinime bağlı. Bekâr erkeklere yarım ücret veriliyor ve bu bekarların iş bulmasını kolaylaştırıyor. 

[4] Dante Gabriel Rossetti (1828-1882) İngiltere’de “Raphael Öncesi Kardeşliği / Pre-Raphaelite Brotherhood” olarak bilinen sanat-düşünce akımının önderi. Bu akım Raphael sonrasında sanatın ve sanat eğitiminin bozulduğunu öne sürüyor ve klasik – erken Rönesans dönemini savunuyordu.  

[5] Yeni Kadın (New Woman) 19. Yüzyılda bir feminist hareketi tanımlamak için kullanılan bir terim. Özellikle Amerikalı yazar Henry James (1843 – 1916) tarafından yaygınlaştırılmış. Avrupa ve Amerika’daki eğitimli, bağımsız ve çalışan kadını niteliyor.


9 Nisan 2013 Salı

GEOMETRİ II



Birinci bölümde doğada ve görsel sanatlarda boyut ve oran konusunda örnekler vermiştim. Boyut ve oran bir yana doğada ve doğadaki güzelliği yakalamak isteyen birçok mimari yapıtında “simetri” de önemli bir öge olarak karşımıza çıkıyor. Al Hamra sarayı bunlardan biri:


Bu sarayın yalnızca binaları değil desenleri de adeta simetri tipleri için bir ders kitabı gibi: ayna, döner veya taşıma simetri gibi temel simetri tipleri ve bunların çeşitli birleşimlerini sarayın duvarlarında bulmak olası:

Kuşkusuz geometrik desenler ve simetri bütün Orta Asya ve Orta Doğu görsel sanatlarında çok yaygın. Ülkemizde de birçok güzel Selçuklu örnekleri var. Ama benim Endülüs örneklerini vurgulamamın nedeni Batı sanatını çok etkilemesi. Sanırım Hollandalı sanatçı Escher’in yapıtlarını hepimiz tanırız. Escher Al Hamra’yı defalarca ziyaret etmiş ve yakından incelemiş bir sanatçı olarak bilinir.


Sizi aşağıdaki garip denklemlerle korkutmak istemiyorum. Ama “simetri dediğimiz olayın matematiksel temeli çokterimlilerin (polynomial) kökleri ile ilgili.


Yukarıdaki üçüncü dereceden basit bir çokterimlinin köklerinin simetrik yapısı hemen dikkatimizi çekiyor. Bir çokterimlinin cebirsel köklerinin bulunması, köklerin değişimleri (permutation) ile ilişkili.


Bu konudaki kuramı da Évariste Galois’ya (1811-1832) borçluyuz. Bu genç adamın yaşamı da çok ilginç. Napolyon sonrası karışıklıklar içindeki Fransa’da ateşli bir cumhuriyetçi olan bu genç düzgün bir matematik eğitimi alamadan ve yazdıkları ile –hepi topu toplam 60 sayfa- ünlü matematikçilerin dikkatini çekemeden yaşamış. Kısa yaşamı da bir düello ile sona ermiş. Galois ertesi sabah düelloda öleceğini tahmin etmiş ve bir gece önce çalışmalarını özetleyen bir mektup bırakmış arkadaşlarına. Bugün kendisini grup kuramının kurucusu olarak anıyoruz.

Birinci bölümde “Geometri” sözcüğünün “yer ölçümünden” kaynaklandığına değinmiştim. Şimdi günümüz bilimine çok önemli bir katkı yapan, yer konusundaki bir başka çalışmayı anmak istiyorum. Zaten Leonhard Euler’i (1707-1783) anmayan bir geometri çalışması çok eksik olurdu. 1730’larda Prusya sınırları içindeki Königsberg kentini (günümüzde Rusya’nın Kaliningrad kenti) Pregel nehri ikiye böler ve bir ada oluştururdu. Bu ada ile nehrin iki yakasını de yedi köprü birleştirirdi. İşte matematikte “Königsberg’in yedi köprüsü” olarak bilinen problem “bu yedi köprüden yalnızca birer kez geçerek kenti dolaşmak olanağı var mıdır” biçiminde tanımlandı. Euler, bunun olanaksızlığını kanıtladı ve bu problemden yola çıkarak grafik kuramını oluşturup, topolojinin ilk adımlarını attı.


Yine mimarinin güzelliklerine dönelim. Paris’teki La Grande Arche de la Fraternité anıtını pek çoğumuz gördük. Bu anıt, Paris’in ve Avrupa’nın “tak” biçimindeki birçok anıtına çağdaş bir karşılık olarak yapılmış. Diğer yandan bu anıt geometrinin 2000 yıl boyunca çözülemeyen bir gizemini de simgeliyor. Gizemin kaynağı için MÖ. 3.ve 4.Yüzyıllara gidelim. Öklid geometri konusunda çağına ulaşan bütün bilgiyi 13 ciltlik Öğeler (Στοιχεῖα, Elements) adlı yapıtında son derece sistematik biçimde derleyip düzenlemiş.


Öncelikle 5 adet aksiyom sonra 5 adet postüla ve onlara dayanan 465 adet teorem o güne kadarki tüm geometri bilgisini kapsıyor. Aksiyomlar kanıtlanmasına gerek olmayacak kadar açık tanım ve varsayımlardır. Örneğin “Bütün kendini oluşturan parçalardan büyüktür”, “Üçüncü bir nesneye eşit olan iki nesne birbirine eşittir”, “Eşit nesnelerden eşit nesneler çıkartılırsa kalanlar da eşit olur”. Postülaların da doğruluğu açıktır, ama onlar tanımlara, aksiyomlara ve diğer postülalara dayanarak kanıtlanabilir.

Yalnızca biri hariç: Beşinci postüla! Bu postülanın kanıtlanması için en ünlü matematikçiler 2000 yıl uğraşmış ama geometrinin en büyük gizemi olarak kalmıştı. Oysa “bir üçgenin iç açılarının toplamı 1800’dir” veya “bir noktadan bir doğruya yalnızca bir paralel çizilebilir” gibi hepimizin çok iyi “bildiği” teoremler ancak bu postüla kullanılarak kanıtlanabilir.

Geometri bu gizemli postüladan 19. yüzyılın ilk yarısında “kurtulabildi”. Aslında çözüm çok basitti: Beşinci postüla kanıtlanamazdı çünkü geometrinin ancak özel bir hali için, yalnızca gündelik yaşamdaki boyutlar ve düzlemsel bir uzay için doğruydu. Genel anlamda geometri için geçerli değildi.


1825 - 1830 dolayındaki çözümü tam olarak kime borçlu olduğumuz tartışmalı bir konu. Kaynaklar Öklid-dışı geometrinin kurucusu olarak birbirinden habersiz çalışan üç ismi anıyorlar. İkisi pek de tanınmayan Kazan Üniversitesinden bir Rus Nikolay İvanoviç Lobaçevski (Никола́й Ива́нович Лобаче́вский) (1792-1856) ile Viyana’da çalışan bir Macar János Bolyai (1803-1860). Üçüncü ise her halde de çağının en büyük ve ünlü matematikçisi Göttingen Üniversitesinden Karl Friedrich Gauss (1777-1855). Bu devrimi kime borçlu olursak olalım bükülebilen bir uzay kavramı olmadan günümüzdeki uzay çalışmalarının hiçbirinin olamayacağını biliyoruz. Ne güneşin “arkasındaki” yıldızları “görebilirdik” ne de ekvatora dik gelen üçgenlerin taban açılarının 90’ar derece olmasını sağlayabilirdik.

Hepimiz üç boyutlu bir küpü iki boyutlu bir kâğıda nasıl çizeceğimizi biliriz. İki kare çizip köşelerini birleştirdiğimizi hayal ederiz. Pekiyi dört boyutlu bir küpü üç boyutlu dünyamızda nasıl gösterelim? Benzer biçimde iç içe iki küp çizip köşelerini birleştirdiğimizi hayal edelim. Aslında çok da fazla hayal etmeğe gerek yok çünkü Spekelsen Paris’te bunu yapmış!


Hadi gene gündelik dünyamıza dönelim ve “büyüme” konusuna bakalım.İlk akla gelen kristallerin düzenli büyüme şekilleri ve kar kristallerinin oluşturduğu “olağanüstü” güzellikler. Bu simetrik güzel şekiller hepimizi büyüler. Réne Descartes de bunların gizemini çözmeye çalışmış. Aşağıdaki şekiller Descartes’ın çalışmaları:


Moleküller düzeyinde gözlem ve ölçme bu şekilleri açıklıyor. Günümüzde su moleküllerinin yapısını, hidrojen bağlarını biliyoruz. Bu bağların oluşturduğu her yüzünde eşkenar üçgen olan düzgün bir dört yüzlü (tetrahedron) kar tanelerindeki güzel desenlerin temelinde yatan soyutlama.


Bana üreme-büyüme ilişkisi çok daha ilginç geliyor. Leonardo Pisano Fibonacci (1170-1250) tavşanların üremesini ele aldı. Bir dişi tavşanın doğumundan itibaren iki yıl sonra ergen olup doğurmaya başladığını ve yıl yaptığı doğumlarda bir dişi yavru doğurduğunu varsayalım. Bu dişi yavrular da iki yıl içinde benzer biçimde doğurmaya başlasa dişi tavşan sayımız birinci yıl 1, ikinci yıl 2, üçüncü yıl 3, dördüncü yıl 5, beşinci yıl 8, 13, 21, 34, 55, 89, 144, 233… diye artacak. Dikkat edilirse Fibonacci dizisi adı verilen bu sonsuz dizide her sayı kendinden önce gelen iki sayının toplamı.

Fibonacci sayılarını kendinden bir önce gelen Fibonacci sayısına bölünce de oran giderek biraz önce gördüğümüz j’ye yaklaşıyor. Yani “Altın Oranın” güzelliğinin kaynağı doğa!
 
Ağaçların dallanması, çiçeklerin yapraklanması gibi doğadaki birçok “artış” olayı bu diziye uygun. Örneğin dört yapraklı yonca ender bulunan bir genetik bir bozukluk. Çünkü 4 bir Fibonacci sayısı değil!

Bir de yaprakların güneş almak için sıralanışına bakalım. 360 derece 2, 3, 4 gibi tamsayılara bölünür ve farklı katlardaki yapraklar bu açılarla dizilirse üst kattaki yapraklar alt kattakilerin güneşini keserdi. Öyleyse 360 dereceyi tamsayı olmayan bir sayıya bölmeliyiz. Evet tahmin ettiniz: Yine Fibonacci. Doğada yapraklar 360/j=222,4922 derecelik açılarla diziliyor!


Şimdi de Fibonacci sayılarından yola çıkıp kusursuz bir spiral çizelim. Madem Fibonacci sayıları kendinden önce gelen iki sayının toplamı, kenar uzunluğu 1 olan bir karenin üstüne yine kenar uzunluğu 1 olan bir kare daha çizelim. Bunların kenarlarını paylaşan bir kare çizersek kenarı (1+1=2) olacak.Yanına kenarı 3 olan bir kare çizelim. Kenarı 5 olan bir kare çizelim… 


Şimdi bu karelerin köşe noktalarını birleştirerek kusursuz spiralimizi ve deniz kabukları gibi doğadaki birçok spiral "büyüme" örneğini elde edebiliriz:

Bu spiralin içine bir ikizkenar üçgen yerleştirdiğimizde birçok resimdeki “güzel” boyutu veren “altın üçgen”i elde ederiz.


Spiraldeki ögeleri büyütürsek spiralin simetriğini çizilmiş gibi görülür ve bu kez de ayçiçeği gibi çiçeklerin göbeklerindeki, çam kozalaklarındaki, enginar, karnabahar gibi gövdelerdeki veya mercan kayalıklarındaki güzel görüntüyü elde ederiz.


Doğanın oluşturduğu ve geometrinin formüle ettiği güzellikler sonsuza uzanıyor. Birinci bölümün başında da değindiğim gibi bana ilginç gelen birkaç örnekle geometri dünyasında bir gezinti yapmaya çalıştım. Başa dönersek: Doğaya bakınca önce hayret edip “nasıl oluyor da bu kadar karmaşık ve güzel yapılar oluşuyor” diyorum. Olay bana gizemli, doğaüstü, inanılmaz gibi geliyor. Oysa matematiksel tabanını kavradığımda ise “tabii böyle olmak zorunda, başka türlü olamaz ki” diyorum. Kısacası Antik çağlardan beri doğanın temel kuralları geometri ile soyutlanıp simgelenince çok daha açık bir biçimde görülüyor. Bir giz olmaktan çıkıyor ve temelleniyor.  İşte bu anlamda geometri “her şeyin bir kuralı olduğunu ilk gösteren bilim” olarak öne çıkmış. Bence bu özellik günümüzde de korunuyor.



KAYNAKLAR:
Bülent ATALAY, Matematik ve Mona Lisa, Albatros, 2006.
Jason Socrates BARDI, The Fifth Postulate, John Wiley & Sons, 2009.
Jules BOUCHER, La Symbolique Maçonique, Editions Dervy. 1943.
David FONTANA, The Secret Language of Symbol”, Pabillion Books, 1993.
Douglas R. HOFSTADTER, Gödel, Escher, Bach: an Eternal Golden Braid, Basic Books Inc. 1979.
Joachim G. LEITHAUSER, Ufkun Ötesindeki Dünyalar, Doğan Kitap, 2002.
Nazif TEPEDELENLİOĞLU, Kim Korkar Matematikten, Bilim ve Sanat Yayınları, 1983.
Zeki TEZ, Matematiğin Kültürel Tarihi, Doruk Yayımcılık, 2008.
Yavuz UNAT, Tarih Boyunca Türklerde Gökbilim, Kaynak Yayınları, 2008.
David WELLS, Matematiğin Gizli Dünyası, Doruk Yayımcılık.


7 Nisan 2013 Pazar

GEOMETRİ I


Doğadaki düzene ve güzelliğe ilk bakışta “bu nasıl oluyor?” diye hayrete düşüyoruz.
Bilimle bu düzeni inceliyor ve anlıyoruz. Gauss’un nitelemesi ile “bilimlerin kraliçesi” matematik ve onun görsel dalı geometri bu düzeni soyutluyor, temellendiriyor.
Böylece ilk bakışta hayret ettiğimiz düzeni anlıyor, nedenlerini kavrıyor ve “başka türlü olamaz ki!” diyoruz. Doğada her şeyin bir kuralı-yasası var ve tarihsel gelişim içinde geometri bu düzenin ilk ipuçlarını vermiş. Konu o denli geniş ve büyüleyici ki sanırım gökyüzünden çiçeklere uzanan bu gezintiyi iki bölümde ele almam gerekecek.

İnsanoğlu kendine gelip çevresindekileri anlamaya çalışınca her halde ilk gördüğü değişim ve düzensizlik oldu. Birdenbire karşısına çıkan vahşi hayvanlar kendini kovalıyordu; gökyüzü bir aydınlanıp bir kararıyordu; hava bir ısınıp bir soğuyordu; dallarda yiyecekler hamken olgunlaşıyor, sonra da çürüyüp dökülüyordu. İşte bu kargaşa içinde gökyüzü ve yıldızların düzeni dikkatini çekti. Yıldızlar kümeler oluşturup düzenli biçimde gökyüzünde ilerliyordu. Zamanla bu düzenin dünyadaki düzenle bir ilişkisi olduğunu anladı. Gece ve gündüzün, mevsimlerin bir düzeni vardı. En ünlü biçimde Aristoteles ardından Ptolemeaus tarafından bu düzen formüle edildi: Gökyüzü kristal küreler oluşturmuş dünyanın çevresinde dönüyordu!

Derken insanoğlu da doğanın düzeni yanında kendi düzeninin kurmaya başladı. Tarım için tarlalar oluşturmaya, ekinleri için su getirmeye çalıştı. Bu nedenle de tarlalarının şekillerini soyutladı ve yeryüzünü ölçmeye başladı: geo-metri yer ölçümü. Soyut şekiller, üçgenler, kareler, dikdörtgenler oluştukça bunların bazı kuralları olduğunu gözledi. Örneğin
dik üçgende “dik kenarlarının uzunluklarının karelerinin toplamının, hipotenüsün uzunluğunun karesine eşit” olduğuna şaştı (Pisagor teoremi) [1]. Bu arada Pisagor teoreminin, Pisagor’u çok üzen bir yönü olduğuna da değinmeliyim: Dik kenarlarının uzunluğu çok güzel bir tamsayı “1” olan dik üçgenin hipotenüsü Ö2 (1,414231 ….) gibi sonsuz uzanan bir sayıdır. Rasonel olmayan sayıları hiç sevmeyen Pisagor öğrencilerine 1, 1,  Ö2 üçgenini bir sır olarak saklamalarını söyler.


Sayılara kutsal bir önem veren Pisagor 3, 4 ve 5 tamsayılarının 32+42=52 özelliğine hayran oldu. Böylece bu güzel ilişkiye sahip 3-4-5, 5-12-13, 6-8-10 … gibi üçlü tamsayılar “Pisagor üçlüleri” olarak tanımlandı. Pisagor üçlülerini inceleyen matematikçilerin aklına bir soru gelir: Acaba a3+b3=c3 veya daha genel olarak an+bn=cn ilişkisini sağlayan 2’den büyük n’ler var mı? Bu problem Fermat’nın son problemi olarak bilinen problemdir.  Ünlü matematikçi Pierre de Fermat (1601-1665) bu soruyu ele alan 3. yüzyılda yazılmış Diopantus’un Arithmetica’sını okurken kitabın kenarına bir not düşer: “Böyle tam sayılar bulanamayacağının çok güzel bir kanıtını buldum. Ama bu sayfa kenarında bunu yazacak yeterli yer yok” [2] Fermat’nın bıraktığı kitap ve belgelerde bu kanıt bulunamadı. Fermat’ın bu problemini çözüp çözmediğini, gerçekten doğru ve güzel bir çözüm bulup bulamadığını bilmiyoruz. Ama bu problem matematikçileri yüzlerce yıl uğraştırdı ve hiç de kolay anlaşılabilir biçimde değilse de 358 yıl sonra kanıtlandı[3]. Üstelik bu büyük deha “amatör” bir matematikçiydi. Buluşlarını ciddi makale ve kitaplarla belgelemezdi. Küçük notlar yazar, buluşlarını arkadaşlarına yazdığı mektuplarda anlatırdı. Günümüzde analitik geometrinin kurucusu olarak Descartes, diferansiyel matematiğin kurucusu olarak Newton’u biliyoruz. Fermat’nın yaptıklarını tam olarak bilseydik belki de bu görüşlerimiz değişirdi.

Yalnızca dik açılı bir üçgen değil herhangi bir üçgende de ilginç kurallar gizli. Örneğin bir üçgenin iç açılarını ortalayan ve karşı kenara uzanan doğrular (açıortaylar) çizelim. Bu üç açıortayın aynı noktada kesiştiğini görürüz. Benzer biçimde üçgenin kenarlarını ortalayan noktaları karşıdaki köşelerle birleştirelim (kenarortay) Bu üç kenarortay da bir noktada kesişecektir. Şimdi de köşelerden karşıki kenarlara dikmeler indirelim bu çizgiler de bir noktada. Hatta kenarların orta noktaları ve dikmelerin kenarlarla buluştuğu noktalar aynı daire üzerinde yer alacaktır.

Bir başka geometrik şekil, daire de bir dizi kuralı barındırıyor. Her şey bir yana çevrenin çapa oranı, Pisagor’a inat, bir diğer irrasyonel sayıyı, p’yi, (3,14159…) veriyor. Burada Tevrat’tan bir alıntı yapalım:

… Kral Süleyman Sur’dan dul kadının oğlu tunç ustası Hiram’ı getirir, Boaz ve Yakin direklerini yapar. Üzerlerine nar ve zambak motifleri işler…
“Ve dökme denizi bir kenardan öbür kenara 10 arşın olarak değirmi biçimde yaptı; ve yüksekliği 5 arşındı; ve 30 arşınlık bir ip onun çevresini sarardı.
[11-1Krallar, Bap 7, Ayet 23 ].

Demek ki p=3imiş!

Aristoteles’in yeryüzü çevresinde dönen gökyüzü küreleri çok iyi bir açıklamaydı. Ama gözlemler arttıkça düzenin kaynağı olan gökyüzünde bazı düzensizlikler gözlenmeye başlandı. En önemli gök cismi, güneş ve -sonradan gezegen olarak adlandırılan- bazı parlak gök cisimleri bu düzene tam olarak uymuyordu! Doğuş-batış yerleri, zamanları, gökyüzünde çizdikleri yol ve kalış süreleri değişiyordu. Hatta gezegenler bazen ters yönde bile ilerliyordu. Güneş yeryüzünün çevresinde düzgün bir daire çizseydi mevsimlerin eşit uzunlukta, gündönümü tarihlerinin eşit aralıkta olması gerekirdi.


Gezegenlerin yeryüzü çevresindeki daire üzerine bindirilmiş küçük daireler üzerinde yol aldıkları düşünülmeye başlandı. Ayrıca dünya güneşin çizdiği dairenin merkezinde değilse mevsimlerin uzunlukları farklı olabilirdi. Binyıllar boyu evrenin merkezinde olmadığımızı bir türlü kabul etmedik. Zaten kutsal kitaplarımız da her şeyin bizim için yaratıldığını dünyanın da sabit olduğunu söylüyordu:

Eski Anlaşma [Mezmur 93:1]:
Dünya sağlam kurulmuş ve sabit

Kuşkusuz bütün bu karmaşık sorunlar, güneşi yeryüzünün ve diğer gezegenlerin çizdiği elipsin merkezine yerleştirince ortadan kalktı. Matematiksel olarak güzel ve kolay bir çözüm; ama insanlara evrenin merkezinde olmadıkları acı gerçeğini kabul ettirmek oldukça yıpratıcı oldu.

Soyutlama yeteneğinin yanında ölçmenin önemini hep vurgulamaya çalıştım. Hadi -sonu iyi de bitse- tarihin en büyük ölçme hatalarından birine değineyim: Kolomb’un serüveni. 15. Yüzyılda yeryüzünün küreselliği kabul edilse de boyutu konusunda anlaşmazlık vardı. Çap yüzyıllar önce büyük bir doğrulukla ölçülmüştü (Erastosthenes, MÖ. 240). Ama karşıt görüşler de vardı. Denizciliğin gelişimi ile Atlas Okyanusunda ilerleyen gemiciler enlemi ölçebiliyor ama boylam ölçümünde zorlanıyorlardı. 

Enlemin belirlenmesi kolaydı. Örneğin gölgenin en kısa olduğu noktada güneşin ufukla yaptığı açı enlemi ölçmek için kullanılabiliyordu. Yani konu bir açı ölçümüne dönüşüyordu. Oysa boylamı ölçmek çok daha zordu. Dünya kendi ekseni çevresinde döndüğüne göre, zaman ölçme sorunu ortaya çıkıyordu. Dalgalar üzerinde sallanan bir gemide sarkaçlı saatler çalışmıyor; haftalar süren deniz yolculuklarında zaman ölçmede biriken hata inanılmaz boyutlara çıkıyordu. Bu sorunun boyutunu anlamak için Kristof Kolomb’un yolculuğuna bakabiliriz. Amerika kıtasını bilmediği gibi yeryüzünün çevresini çok daha küçük bekliyordu (40 000 km yerine 30 200 km)[4]. 


Ama benim vurgulamak istediğim kayıtlara göre boylam ölçümünde 2,5 saate varan bir hata yaptığı. Bu hatanın Afyon ile Londra arasındaki boylam farkı kadar olduğunu belirteyim. Yeterli doğrulukta bir saat yapımı için 1759’a, John Harrison saatine kadar bekleyeceğiz. Görüyoruz ki geometri enlem sorununu çözdü; ama boylam konusundaki teknolojik ölçme sorunu ancak yüzlerce yıl sonra çözülebildi.

Burada bir parantez açıp büyük bir yaramıza değinmek istiyorum. Avrupa bilimi Kopernik’ten Newton’a yaklaşık 150 yıl içinde dünya ve diğer gezegenlerin oluşturduğu bilmeceyi çözdü ve 18. Yüzyıla bu bilinçle girdi. Bu çözümün sancısız olduğunu söylemiyorum. Engizisyon baskısı Bruno’nun yakılması veya Galileo’nun mahkûm edilmesi çok derin izler bıraktı kuşkusuz. Ama yine de süreç tamamlandı.

Ne yazık ki İslam coğrafyasında bunun gerçekleşmediğini görüyoruz. 12. Yüzyılda Fahrettin Razi “Geometri öğrenmek farzdır” diyor; 9. Yüzyılda El-Harezmî, 14. Yüzyılda İbn-i Haldun matematik üzerine önemli yapıtlar veriyor; 15. Yüzyılda Uluğ Bey Semerkant Gözlemevinde gökyüzünü gözlüyor. Ama 15. Yüzyılın sonundan başlayarak bütün İslam âleminin –ve onun önderi olan Osmanlı’nın- giderek karanlığa gömüldüğünü izliyoruz. Taküyiddin’in gözlemevi bir yıl içinde yıkılıyor. 17. Yüzyılda İmam-ı Ahmed Rabbani “Geometrinin ne dünya saadetine ne ebedî kurtuluşa faydası yoktur” diyor. Genellikle günümüz mühendislik eğitimimizin temellerini 18. Yüzyıl sonlarındaki Mühendishane-i Berri Hümayun, Mühendishane-i Bahri Hümayun gibi Osmanlı okullarına dayandırırız. 1824’te Mühendishane-i Bahri Hümayun başhocası Seyyid Ali Paşa “…güneş dünya çevresinde döner” diyordu. Kopernik’in haklı olduğunu yazan ilk Osmanlı sanırım 1848’de Bakü’lü Kudsî. Her halde okullara okutulmak üzere Batlamyus’u basan son devlet Osmanlı (1901).

Neyse bu konuya bir başka yazıda dönmek üzere üzücü parantezi kapatıp güzellikler dünyasına geri dönelim. Bir doğruyu bir küçük ve bir büyük parça olmak üzere ikiye bölelim. Öyle ki büyük parçanın uzunluğunun küçük parçanın uzunluğunun oranı, bütün doğrunun uzunluğunun büyük parçanın uzunluğuna oranına eşit olsun:




“Altın oran” olarak bilinen yine rasyonel olmayan bir irrasyonel sayı olan bu oran (1,61803…) “j” harfi ile gösterilir. Bu simgenin de kaynağı Atina’da Partenon’un mimarı “Fidias - jειδίας”. Bütün görsel sanatlar tarihi bu oranın uygulamalarıyla dolu. Leonardo’dan Salvador Dali’ye binlerce örnek verilebilir.




Leonardo ünlü Vitruvius [6] adamını çizerken doğadaki güzel oranları bulmaya çalışıyordu. 

Yalnızca bedenin çeşitli oranlarını değil kare ile daire arasındaki ilişkiyi de inceliyordu: 

Çünkü kare ile daire arasındaki ilişki Panthenon gibi mabetlerde kubbe ile taban arasındaki ilişkiye yansımalıydı. Leonardo’nun çağdaşı Palladio’nun Venedik’teki kilisesinde bu “güze oran” arayışını görüyoruz.


Geometrinin mimaride yalnızca güzel oranlar oluşturduğunu sanmayalım. Birçok mimari stilin de kaynağını geometride buluyoruz. Örneğin 6 - 10. Yüzyıl dönemindeki Romanesk mimari örneklerinde yarım daire biçimli pervazlar (casing), üzerindeki ağırlığın büyük kısmını yan duvara aktarıyordu. Bu da duvarları kalın ve az pencereli; iç mekânları karanlık yapıyordu.


Oysa pervazlar biraz sivriltilip tonoz tipi yapılınca ağırlığın büyük kısmı aşağıya doğru iletildi. Hatta payandalarla da ince duvarları, büyük pencereleri desteklendi. Böylece 11 - 12. Yüzyıllarda yüksek, büyük, aydınlık, pencereleri vitraylı Gotik katedraller çağı başladı.



Geometrinin bu ilginç öyküsünü GEOMETRI II'de sürdüreceğim.
........................................................
[1] Aslında dik üçgenin bu özelliğini Pisagor’dan (MÖ. 570-495) çok önce Çinliler, Mısırlılar, Babilliler, Hintliler biliyordu. Babil için Plinton tableti (M.Ö. 1800-1650); Çin metni Zhou bi suan jing (M.Ö. 100), Hint Baudhayana Sulbasutrası (M.Ö. 800) [Bilim ve Gelecek Dergisi, Eylül 2006]

[2 ]“Cujjus rel demonstrationem mirabilem sane detexi hanc marjinis exquitas nın caparet.

[3] Andrew Wiles ve Richard Taylor’un iki makalesi “Annals of Mathematics”, Mayıs 1995.

[4[ Amerika kıtası olmasaydı belki de Kristof  Kolomb okyanusta kaybolan bir denizci olarak unutulup gidecekti!

[5] Kolomb’un daha iyi ölçmeler yaptığını: ama rakiplerine bilgi vermemek için gemi kayıtlarına yanlış şeyler yazdığını savunanlar da var. Ama yadsınamaz gerçek ölünceye kadar yeni bir kıta bulduğunu anlayamadığı.

[6] 2. Yüzyıl da yaşamış oranlar konusunda tutkulu Romalı yazar, mimar, mühendis Marcus Vitruvius Pollio.

17 Mart 2013 Pazar

KENDİNİ BİL



İnsanoğlu kendini çevreleyen doğaya bakınca çok eski çağlardan beri var olan dağlar-denizler-akarsular gördü. Kendinden daha hızlı koşan, kendinden çok daha güçlü yırtıcı hayvanlar gördü. Her halde ilk algısı bu çevre içinde bir “küçüklük-güçsüzlük” oldu. Onu zaman içinde güçlü kılan da zayıflığının bilincine varması oldu. Çünkü zaman içinde doğaya karşı verdiği savaşla zayıf-eksik yönlerini gidermenin yollarını buldu.
Bu zayıflık duygusunun karşı ucunda insan bir yandan da çevresindekilerden üstün olduğunu düşündü. Özellikle daha ahlaklı, erdemli, akıllı olarak her yönden kendini geliştirebileceğini de gördü:

  • ·         Platon geleneğinde kusursuz insan-Anthropos Teleios
  • ·         Hermetiklerde insan insan- Ontos Anthropos
  • ·         Taoculukta ruhsal insan-Cheng Jen
  • ·         Budizmde büyük insan- Mahâpurusa
  • ·         Gnostiklerde büyük insan- Megas Anthropos
  • ·         Tasavvufta ergin insan-İnsan- Kâmil

Kendini geliştirme amacına yönelik çabaları sırasında ilk adım “Kendini bil” olarak öne çıktı. Latincede “nosce te ipsum”, İngilizcede “know thyself” olarak birçok düşünsel metinde bunu buluyoruz. Hemen hemen bütün dinlerde inzivaya çekilmek, çile doldurmak, manastıra kapanmak… kendinde bir şeyler arama çabası olarak belirdi.

Antik Mısır’daki Luksor (MÖ. 1400) tapınağı iki bölümlüydü. Halkın girdiği birinci bölümün duvarında “Beden Tanrının evidir” yazardı. Bu nedenle insanın kendini irdelemesi ve tanıması tanrıya giden yolun ilk adımı sayılırdı. Tapınağın ikinci bölümüne ancak belirli bir erişkinlikten ve sınavlardan sonra geçilirdi. Bu bölümde ise bu emrin açıklaması yer alırdı: “İnsanoğlu, kendini bil böylece Tanrıları bileceksin


Antik Yunan’da da bu söz çok anılmış. Kimi kaynağı Thales’e (MÖ. 624-546), kimi mitolojideki şairlere (Apollonun kızı Phemonoe) dayandırmış. Bu nedenle Delfi adasında Apollon Tapınağının üzerinde “Kendini Bil” yazdığı söylenir ve Sokrat’ın yapıtlarında bu aforizma Delfi yazısı olarak anılır. Bilindiği gibi Sokrat karşılıklı konuşma (dialog) yöntemiyle gerçeği bulmaya çalıştı ve yazılı eser bırakmadı. Sokrat’ın diyalogları öğrencisi Platon tarafından kaleme alındı. İşte bu diyaloglarda “Kendini Bil” birçok yerde geliştirilen bir düşüncedir[1].


ESKİ İÇREK GÖRÜŞLERDE “KENDİNİ BİL”

Antik dönemde geliştirilen birçok içrek (ezoterik – batınî) görüş çerçevesinde kendini öğrenme kendini geliştirmenin ilk adımı olarak ele alınır. Batı uygarlığı kendi düşünsel temellerini Antik Yunan’da bulsa da, birçok düşünce akımının köklerini çok daha önceki uygarlıklarda buluyoruz.

“Kendini Bil” kapsamında ilk olarak değinme istediğim içrek düşünce akımı Hermetizm. Mısır’da MÖ. 3000’lerdeki kutsal metinler Hermes’in tanrılar döneminde yaşadığını anlatır. Hermes sözcüğü ise Eski Yunancada insansız bölge-çöl anlamına gelen “eremities”den kaynaklanır. (Burada yüzyıllar sonraki Tevrat metinlerindeki “çölde dolaşmak” kavramına bir gönderme de yapabiliriz.)

Ku’anı Kerim’de (19: Meryem Suresi Ayet: 56-57 ve 21: Enbiya Suresi 85) İdris Peygamber olarak geçen Hermes, Anadolu Türkçesindeki “ermiş” sözcüğünün de kaynağını oluşturur.  Tevrat’ta Hermes (Enoch) Hz. Âdem’in torunu ve Hz. Nuh’un büyükbabası olarak anılır. Antik Yunan kaynaklarında özellikle İskenderiyeli Clement ve Askleipos onu Trimegistes Hermes (“üç kez bilge” Hermes) olarak anar [2].

İnsanın hakikatin kaynağı olduğu görüşünü Hermetizmde görürüz: “Asıl nur insandır. İnsanlar bu nuru tanımazla ve onu fark etmezler; ancak hakikat budur. Nur her yerde, her kayada ve her taşta vardır. Diğer her şey geçicidir; ancak nur süreklidir. Nur insanın yaşamıdır. Her insan için bu nur her şeyden daha yakındır.” Bu kendindekini arama anlayışında yalnızlığın yanında “kapalılık” öğesi de vurgulanır. Bu nura herkes kavuşamaz.  Çünkü insanın içindeki “nur” kutsal üstün bir varlığın bilincidir. Birçok durumda bu inanç yerleşik dinlerle, onların dogmaları, ruhban sınıfı ve uygulamaları ile çatışma içindedir. Nura kavuşmak için her açıdan yeterli bir bilinç düzeyinde olmak ve ilgili ritüele göre düzenlenen bir (veya birkaç) eriştirme – yükseltme – tekris (initiation) töreni ile bu bilge kişiler topluluğuna kabul edilmek gerekir. Burada günümüze kadar uzanan tarihte birçok din ve düşünce akımındaki “kapalılığın” kaynağı bulunabilir. (O kadar ki örneğin İngilizcede hava sızdırmayan bir paketleme “hermetic sealing” olarak tanımlanır.)

Batı uygarlığının daha çok doğa ile savaşım temelinde gelişmesine karşın Doğu düşünce biçimlerinin öteden beri insan bedeninin ve ruhunun incelenmesine yöneldiğini görüyoruz. Günümüzde oldukça popüler hale gelen Yoga, Akupunktur, Feng Shui gibi düşünce ve uygulamalar Doğu’nun bu içe dönüklüğünün göstergeleri.

Hint düşünce sisteminin birkaç dönemde ele alınması gerekirse de temelinin “bireyin kendi özünü araştıran derin düşünce ile hakikate, kurtuluşa ulaşması” olduğu belirtilebilir. Eski “veda” yazıları (MÖ. 2000-1000) ile başlayıp Brahmanizm, Hinduizm, Budizm (Guatama Buda – MÖ. 500) bu geleneği sürdürdüler.
Hinduizm’in birçok tanrısı arasında Krişna’nın en tanınan ve sevilen tanrı olmasının nedenini sanırım sarı bir peştamala sarılmış, alçak gönüllü, neşeli bir sanatçı kişilik sergilemesinde aramalıyız. Sözcük anlamı “duman gibi karanlık” anlamına gelen Krişna’da Hintliler kendilerini buldular. Tanrı, yani sonsuz hakikatin, sonsuz güzelliğin ve sonsuz iyiliğin, aşktan ve fedakârlıktan aldığı kuvvetle gökyüzüne doğru fışkıran kurtarıcı bir şuurla insanda ortaya çıkması fikri Krişna’da simgelenmiştir.

Hindistan’da Buda’nın yaşadığı MÖ. 500’lerde Çin’de Konfiçyüs’ü (Kung-fu Tse-üstad Kung) görüyoruz. Bilindiği gibi Konfiçyüs düşüncesini toplumun en iyi biçimde yönetilmesi konusunda yoğunlaştırdı. Ama toplum için iyi olana ulaşmanın yolu olarak insanın kendini tanıması ve geliştirmesi olduğunu savundu:
Eskiler devletlerini bir düzene koymaya çabaladılar. Devletlerini düzenlemek isteyenler önce evlerine çeki düzen verme gereğini gördüler. Evlerini düzene koymak isteyenler önce kişiliklerinin geliştirmelerinin gerektiğini anladılar.

Konfiçyüs metafizik sorunlarla uğraşmaktan çok insanın iyi yetiştirilip topluma yararlı olmasına öncelik verdi.  Felsefe Sohbetleri adlı kitabında öğrencisi Tseu-Lu “Üstadımızdan erdem ve yetenekleri ile seçkin bir adamın oluşumu için gereken nitelikleri dinledik. Ama göksel yol hakkında bir şey dinlemedik” diye yazar. Aynı kitaptaki bir diyalog yine Konfiçyüs düşüncesini yansıtır:

Ki-Lou-Ruhlara ve cinlere nasıl hizmet edilebilir?
Kofiçyüs-Henüz insanlara hizmet edebilecek bir halde değilken ruhlara ve cinlere nasıl hizmet edilebilir?
Ki-Lou- Öyleyse ölümün ne olduğunu sormama izin veriniz.
Kofiçyüs-Yaşamın ne olduğu nasıl bilinebilir?

MÖ 5. ve 6. Yüzyıllar düşünce akımları açısından çok ilginç bir dönemdir. Bu dönemde biraz daha Batı’ya İran’a geldiğimizde Zerdüşt’ü buluyoruz.  Efsane Zerdüşt’ün (Zoroastrian) MÖ. 1000 dolaylarında yaşadığını söylerse de bir din olarak MÖ. 6. Yüzyılda İran’da gelişti. Yeryüzünü iyi yaratıcı tanrı Ahura Mazda ile yıkıcı ruh Angra Mainyu arasındaki çatışma alanı olarak belirleyen bu dinde insan Ahura Mazda tarafından yaratılan “iyilerin” safında yer alır. Tanrının insanın içinde olduğu inancı açıkça vurgulanır.

GNOSTİKLERDE “KENDİNİ BİL”

Hıristiyanlıkta özellikle Gnostik (Antik Yunanca Gnostikos – öğrenenler) öğreti kendini tanımaya çok önem verdi. Aslında Gnostik düşünce biçimi Hz. İsa’dan biraz önce başladı. Hıristiyanlıkla birlikte 2. - 3. Yüzyıllarda Roma İmparatorluğunda özellikle İran, Ortadoğu ve Akdeniz çevresinde yayıldı. Hıristiyan Gnostikleri için hareket noktası Hz. İsa’nın İncil’deki  Tanrı'nın Egemenliği göze görünür bir şekilde gelmez. İnsanlar da, ‘İşte burada’ ya da, ‘İşte şurada’ demeyecekler. Çünkü Tanrı'nın Egemenliği aranızdadır.” (Luka 17:20) gibi sözleridir.

Hz. İsa söylencesinin öncesine uzanan bir Tevrat-İncil kaynağı Filistin’de, Kumran (Qumran) vadisinde 1946-1956 döneminde bulunan ve karbon analizi ile MÖ. 33’e (±200) tarihlenen “Ölü Deniz El Yazmaları”dır.  Muhammed Edh-Dhib adlı bedevinin 1946’da bulduğu ve 1956’ya dek 11 mağarada yapılan kazılarda çıkarılan el yazmaları günümüzde İncil olarak bildiğimiz en eski metinleri oluşturuyor.

Gnostik yapıtlar konusundaki en büyük kaynak ise Nag Hammadi kitaplarıdır. 1945’de Yukarı Mısır’da Nag Hammadi kasabasında Muhammed Ali Samman adlı bir köylü kapalı bir kavanoz içinde 52 papirus üzerine yazılmış el yazması buldu. Kitapların buradaki bir manastıra ait olduğu ve 4. Yüzyılda Hıristiyanlık açısından “yasal” olmayan kitapların lanetlenmesiyle (Piskopos Athanasius, MS. 367) gömüldüğü tahmin ediliyor. Bu el yazmalarının en önemlilerinden Thomas’ın (yarışmacı) Kitabı’nda “Tanrı’nın egemenliği göklerdeyse, kuşlar O’na sizden daha yakın. Denizde ise balıklar daha yakın. Oysa egemenlik sizin içinizde ve dışınızda. Kendinizi tanıdığınız zaman O’nu tanıyacaksınız” denir. Hıristiyan dünyasın ana akımında bu mistik yaklaşımın kısa sürede terk edildiğini ve yerini çok daha güçlü bir merkezî otoritenin aldığını belirtmeliyim.

MANİCİLİK

3. Yüzyılda yukarıda değindiğimiz Zerdüştlüğün izlerinde bir başka din akımının, Maniciliğin geliştiğini görüyoruz. Sasani İmparatorluğu döneminde bu dinin İran, Mezopotamya’da yaygınlaştığını, Orta Asya’ya uzandığını, 762’de Uygur hükümdarı Bügü Kağan’ın bu inancı resmi din olarak duyurduğunu görüyoruz  [3]. Burada Zerdüştlükteki ikiliğin insana da yansıdığını ve Mani’nin oldukça şiirsel bir dille insanın içindeki iyi yönü geliştirmesini önerdiğini görüyoruz: “İçinizdeki nur güzellikle ve bilgiyle beslenir. Yalnızca bedeni beslemekle yetinmeyin; içinizdeki nuru da besleyin. Dokunma, görme, işitme tatma ve koklama duyuları size nuru damıtmanız için verildi. Onlara güzel renkler, nağmeler, kokular sununuz.”
Maniciliğin yayıldığı coğrafya Hıristiyan Roma’ya komşuydu. Bu ikili (dualist) ve hümanist görüşler Roma düzeninin dağılmasıyla oluşan siyasal kargaşa ortamında, Papalığın zengin ve dogmatik görüşlerine karşıt bir tutum olarak İsa’nın ilkel ortakçılığı biçiminde yayıldı. Paulusçular (8. Yüzyıl Ermenistan), Bogomiller (10.yüzyıl Makedonya-Bulgaristan) ve Katharlar’a (12.-13. Yüzyıl Fransa) kadar uzanan coğrafyada bu görüşlerin, başkaldırıların ve baskıların izini sürüyoruz.

TASAVVUFTA “KENDİNİ BİL”

Yukarıda Doğu ve Batı düşünce sisteminden örnekler verdim. Ama bence bu ilkenin en güzel biçimlerini bizim kültürel köklerimizde buluyoruz. Özellikle yarattıklarının Yaradan’ın bir yansıması olduğunu öne süren Tasavvuf varlık birliği (vahded-i vucut) temel ilkesiyle bu konuda çok zengin bir kaynak oluşturuyor.  Tasavvufun bu görüşünün temelini bir Kutsi Hadis (Kuran’da yer almayan, Hz. Muhammed’in ifade ettiği Allah’a ait olan söz) oluşturuyor: “Ben gizli bir hazineydim. Bilinmeyi istedim ve mahlûkatı yarattım”. Bu durumda dünyadaki bütün varlıklar ve tüm evren Tanrı'nın yansımalarıdır. İnsanlar Allah'tan gelip yine Allah'a dönecektir.

Yarattıklarının özünde Yaradan varsa, Ona ulaşmanın en belirgin yolu kendi içimizde Onu aramak. Örneğin Yunus Emre benliğinde kendinden “içeri” olan bir varlık bulur:

“Beni bende demen, bende değilim,
Bir ben vardır bende, benden içeri.”

Hatta kendini içine yönelmeyen “âlim”lerle alay eder:

İlim ilim bilmektir,
İlim kendin bilmektir
Sen kendini bilmezsen
Ya nice okumaktır?

Hacı Bektaş-ı Veli de hakikatin kaynağını insanda bulur:

Hakikat yolunu bilenlerdeniz
İlhamı insandan alanlardanız
Cevherin hasını bulanlardanız
Foyalı boncuklar dizen değiliz.

O da softalarla alay eder:

Dervişlik hırkada taçta değildir,
Hararet nardadır, saçta değil,
Her ne arar isen kendinde ara
Kudüs’te, Mekke’de Hac’da değildir.

Zaten İslam kurallarına uymak (Şeriat), Bektaşilikte dört aşamanın ilkidir. Ardından Tarikat-Hakikat-Marifet kapılar gelir. Yukarıda Hermes-İdris Peygambere değinmiştim. İslam kaynaklarına göre İdris Peygamber (Hermes-i Herâmise) ilk terziydi. Bu terzilik de Tasavvufta hal elbisesi (Hûlle) ile simgelenir. Yunus Emre

İdris Nebî hûle biçer
Gezer Allah deyu deyu

derken bu hal elbisesini anar.

Tasavvufta kendini yetiştirmenin nedeni Allah’ın benliğimizde yerleşmesidir. Şemseddin Sivasî’nin (16. Yüzyıl) dilinden bunu söylersek:

Sür çıkar ağyarı dilden tâ tecelli ede Hak
Padişah girmez saraya hâne mamur olmadan
(Hak’kın görünmesi için gönülden yabancı her şeyi çıkart. Çünkü ev düzenlenmeden Padişah saraya girmez)

Sanırım bu düşünceyi en vurgulayıcı biçimde “Ben Tanrıyım- ene’l Hak” diyen Hallac-ı Mansur ifade etti. O kadar vurgulayıcı biçimde ifade etti ki Bağdat’taki yönetimin buna göz yummasına olanak yoktu; 922 yılında büyük işkencelerle idam edildi. Bu acı olay 400 yıl sonra tekrar yaşandı ve benzer görüşler ileri süren İmadeddin Nesimî  1425’de Halep’de idam edildi [4].  

İNSANCILIK VE AYDINLANMADA “KENDİNİ BİL”

Günümüz Batı düşüncesinin kökleri -birçok düşünce biçimi gibi- çok eski çağlara kadar uzanabilir. Ama her halde çağdaş anlamda baskın bir nitelik kazanması Rönesans-Reform ile başlayıp Aydınlanma ile gelişen çizgidir. Ortaçağın insanı görmezden gelen dinsel-dogmatik, tanrı-merkezli çizgisinin ardından Rönesans döneminde insanı merkeze alan insancı (humanist) düşünce ve sanat gelişti. Bunu 18. Yüzyıldaki Aydınlanma izledi. Bu dönemin akılcılığının en yetkin ismi Kant’ın geliştirdiği ahlak felsefesinin temelinde, ahlaklı davranışın ne olduğu konusunda temel kavramların insan bilincinde doğal biçimde olduğu kavramı yer alır: “ahlak, insan aklına ve vicdanına dayanır” [5] . Kant bu bilince büyük bir hayranlık duyar: “İki şey var ki, ne kadar çok ve derin düşünürsem, her zaman gönlümü hayranlık ve yücelik duygusu ile dolduruyor: Başımın üstündeki yıldızlı gökyüzü ve içimdeki ahlak yasası”. İşte içimizdeki bu yasayı uygulamak ve yine insanın yüce yeteneği aklını kullanmak Aydınlanma için tek yoldur. [Kant’ın Sapere Aude (Usunu kullanmaya cesaret et!) sloganına bu blogun başka bir bölümünde (Aydınlanma Dönemi-Genel Çerçeve) değinmiştim.]

Zamanda büyük bir sıçrama yapıp 20. Yüzyıla gelelim: Rudyard Kipling (1865-1936) “If – Eğer” başlıklı ünlü şiirinin son dizlerinde kendini geliştirmenin amacını “Adam” olma olarak belirtir (Çev: Emre Kongar):

“İşte o zaman Dünya ve içindeki her şey senindir
Ve daha önemlisi-sen artık Adam olmuşsundur oğlum!”

Adam olmak deyince aklıma “Parmak Damlası” geliyor. Cevat Şakir Kabaağaçlı’nın (1890-1973) (Halikarnas Balkçısı) “Parmak Damlası” romanında ilginç bir aşk öyküsü anlatılır. Büyük kentlerde yetişmiş ve öğretmen olmuş kültürlü bir genç kız, görevli olarak geldiği Akdeniz kıyısındaki küçük kasabada bir sünger avcısına âşık olur. Bu sevgiyi onaylamayan çevresine genç kızın gösterdiği gerekçe ilginçtir: “O adam gibi adam” der.

SON SÖZ

Tarihsel gelişim içinde çeşitli düşünce akımlarının farklı neden ve yorumlarla da olsa “kendini bil” çağrısı çevresinde birleştiklerini görüyoruz. Bu uyarıyı kimi zaman “sen güçsüzsün haddini bil” anlamında birçok zaman ise “sende Tanrısal bir öz var onu içinde ara” veya “kendi aklını kullan, ahlak ve erdem ilkeleri senin içinde onları kullan” anlamında değerlendirebiliriz. Ya da daha pratik bir görüşle “kendi eksiklerini ve yeteneklerini öğren; onlardan yola çıkarak kendini geliştirebilirsin” diye düşünebiliriz. Hangi yaklaşım biçimi bize uygun gelirse gelsin sanırım bu unutmamamız gereken bir çağrı: Kendini Bil.


[1] Russell, Bertrand. History of Western Philosophy. London: Unwin Universty Books, 1946.
[2] Shuré, Edouart. Büyük İnisiyeler. İstanbul: Ruh ve Madde Yayınları, 2005.
[3] Maaluf, Amin. Les Jardins de Lumiére. Paris: Jean-Clode Lattès, 1993.
[4] Öztürk, Yaşar Nuri. Hallac-ı Mansur: Darağacında Miraç. İstanbul: Yeni Boyut Yayınları, 2011, s. 31.
[5] Kant, Immanuel. Critique of Practical Reason (Kritik der praktischen Vernunft), 1788.