8 Mayıs 2016 Pazar

BATININ MODERNLEŞMESİNİN TOPLUMSAL-TARİHSEL ÇERÇEVESİ



Bu blogda “Batının” geliştiği ve “Doğu” karşısında kesin bir üstünlük sağladığı dönemi çeşitli boyutlarıyla tartışmaya çalıştığımı, arka planda da hep “biz neden geri kaldık?” sorusunu kendime sorduğumu fark etmişsinizdir. Birbirini izleyen beş yazıda 18. ve 19. Yüzyıllarda Batı’daki gelişmelere toplum-tarih açısından bakmak istiyorum. Kuşkusuz bu da birkaç blog yazısının sınırlarını çok aşan bir konu. Ama yine de temel kaynak olarak Philip Zelikov, “The Modern Word: Global History Since 1760”, University of Virginia’dan yararlanarak bu gelişimin ana hatların altını çizeceğim. 

Ele almayı planladığım beş konunun başlıklarını aşağıdaki gibi sıralayabilirim:

  • BATI TOPUMLARI GELENEKSEL’DEN MODERN’E NE ZAMAN GEÇTİ?
  • SANAYİLEŞME-EMPERYALİZM
  • HİNDİSTAN-ÇİN-JAPONYA’DA EMPERYALİZM ÖRNEKLERİ
  • DEMOKRATİK ADIMLAR VE LİBERALİZM
  • ULUS DEVLET OLUŞUMU

Zaman açısından bir çerçeve oluşturan 1. Bölümün ardından konuyu 2. ve 3. Bölümlerde daha çok ekonomi açısından, 4. Bölümde daha çok politika açısından, 5. Bölümde ise yönetim açısından ele almak istiyorum. Bu yönlerin toplum yapısında birbirinden bağımsız konular olmadığını, hatta böyle ayrı bölümlerde incelenmesinin zorunlu olarak bazı tekrarlara ve zamansal geri dönüşlere yol açacağını biliyorum. Ama yine de bu boyutların birbirini izleyen bölümler halinde ve ayrı ayrı ele alınmasının daha uygun olacağını düşünüyorum. 

BATI TOPUMLARI GELENEKSEL’DEN MODERN’E NE ZAMAN GEÇTİ?
Önce “geleneksel” ve “modern” kavramlarına bakalım. Ana hatlarıyla hepimizin bildiği bu konuyu Henry Adams’ın iki simge çerçevesinde ele alması bence çok ilginç. Henry Adams, “The Education of Henry Adams” adlı otobiyografisinde (1918) Avrupa’da geleneksel toplumun simgesi olarak Hz. Meryem’i; modern toplumun simgesi olarak da Dinamoyu gösterir. Burada geleneksel ve modern toplumdaki kuvvetleri inceler. Hz. Meryem ile simgelenen kuvvet, 1200’lerde, Paris yakınlarındaki Chartres katedralini yaptırdı. Binlerce insan yüz yıl çalışarak çevrede hiç benzeri olmayan çok görkemli bir yapı yaparak, amaçlarının, ülkülerinin, inançlarının birliğini ve gücünü gösterdi. 

Modern Batıda ise insanları böyle büyük bir ülkü çevresinde birleştirebilecek kuvvetin örneğini 1893 Chicago fuarında görüyoruz. 

Daha çok Fransız sanayiinin başarılarını sergileyen 1844 Paris Fuarının verdiği ilhamla sanayi gelişiminin küresel boyutunu sergileyen “Dünya Fuarları – World Expo” dönemi başlamıştı. 6 Milyon ziyaretçiyi ağırlayan 1851 Londra Fuarında cam-demir yapı Kristal Saray (Crystal Palace) Kraliçe Victoria İngiltere’sinin gücünü göstermiş, 10 Milyon ziyaretçi ağırlayan 1867 Paris Fuarı Osmanlı Padişahı Abdülaziz’i de Avrupa’ya çekmişti.  1893 Chicago Fuarı da ABD sanayiinin gösteriş alanı oldu. Yandaki fotoğraftaki bütün binalar bu serginin salonlarıydı.

Bu binalardan biri “Elektrik” binasıydı ve bu binanın bir salonunda da Henry Adams’ı çok etkileyen dinamo sergileniyordu. Dinamonun boyutunu anlamak için fotoğrafın solundaki adama bakmalıyız. Adams’ın anlatımıyla: “İnsan köklü içgüdüsü ile bu sessiz ve sonsuz kuvvetin önünde dua etmeğe başlıyor”.

Burada Adams, bir toplumsal kuvveti diğeri ile karşılaştırmıyor. Hangisinin daha güçlü veya güzel olduğunu irdelemiyor. Yalnızca kuvvetlerin kaynağının farklılığına işaret ediyor. (Herhangi bir yanlış anlamaya yol açmamak için belirteyim ki Adams modern yaşamın gelişmesini gözlemekle kalmadı oldukça olumsuz bir gelecek tablosu da çizdi.)

BATI GELENEKSELDEN MODERNE NE ZAMAN GEÇTİ?
Toplumların dönüşümünün birden gerçekleşmediğini, birçok parametrenin farklı zamanlarda, hatta birbirini etkileyerek ve sürekli bir değişim içinde geliştiğini biliyoruz. Yine de toplumların tarihinde belirli kırılma noktaları gözlüyoruz. Batı toplumlarında “geleneksel” yapıdan “modern” bir yapıya dönüşüm yavaş yavaş gelişen bir süreç içinde mi oldu? Yoksa hiç olmazsa birkaç on yıllık bir dönemi bir kırıma noktası olarak belirleyebilir miyiz?

Geleneksel toplumlarda bireylerin sürekli açlık, salgın hastalık ve saldırıların tehdidi altında olmalarına karşılık toplumsal yaşam daha kararlıydı. Bir bölgeye egemen olan “hanedan” değişse bile bir kuşağın yaşamı kendinden bir önceki kuşağın yaşamına yakındı. Oysa modern toplumlarda bireysel güvence arttı, yaşam uzadı. Buna karşılık toplumsal yaşam büyük bir hızla değişmeye başladı. Eğer kısaca geleneksel toplumu “durağan, yaşamın temel koşullarının bir kuşaktan bir sonrakine çok fazla değişmediği toplum” olarak; modern toplumu da “yaşam koşullarının hızla değiştiği toplum” olarak tanımlarsak toplumda yaşayan insanların yaşamını derinden etkileyen birkaç parametre belirleyip bunlarda zaman içindeki değişimin belirgin kırılma noktaları oluşturup oluşturmadıklarına bakabiliriz. Kuşkusuz bu parametrelerin hepsi aynı öneme sahip değil ve aşağıda önemlerine göre de sıralanmamışlar. Hatta bazıları daha temel, bazıları ise bu temel parametrelerin sonuçları. Ama burada yalnızca topumdaki insanların yaşamını etkileyen birkaç parametreye göz atıp özellikle değişimin zaman boyutuna bakacağımız için önem veya neden-sonuç çözümlemesi çok da gerekli değil.

NÜFUS
Dünya nüfusunu gösteren istatistikleri (www.worldometers.info) 1750-1800 döneminden sonra nüfusu artışının farklı bir ivmeyle yükseldiğini gösteriyor. Bir yandan sağlık alanındaki, diğer yandan tarım yöntemlerindeki gelişmeler hem insan ömrünü uzatıyor; hem de insanların daha iyi beslenip üreyebilmesini sağıyor. 

EKONOMİ
Kişi başına geliri hesaplamak güncel verilerle bile oldukça tartışmalı bir konudur. Günümüzden binlerce yıl öncesine uzanan bir dönemi kapsayacak biçimde bu çalışmayı yapmak kuşkusuz çok daha büyük zorlukları içerir. İşte bu çetrefilli alanda Gregory Clark’ın yaptığı bir çalışmanın sonucuna göz atabiliriz (Gregory Clark, “A Farewell to Alms”, Princeton Univesity Press, 2007). Clark insanlık tarihinde binlerce yıl tarımdan iyi verim alındığı yıllarda kişi başına gelirin ve nüfusun arttığını; nüfus artışının kıtlığa yol açtığını ve bu kez kişi başına gelirin düştüğünü gözlüyor. Nüfus çalışmaları ile ünlü bilim adamı Malthus’u (1766-1834) anarak “Malthus Tuzağı” adı verilen bu kısır döngünün kırılması ancak sanayi devrimi ile 1750-1800 döneminde gerçekleşebiliyor.

ENERJİ
Geleneksel toplumlarda enerji kaynakları doğada bulunduğu biçimde veya değirmen-dişli-makara-pulluk gibi basit düzenekler yardımıyla kullanılan odun yakılması, rüzgâr, su, hayvan gibi. Modern toplum düzeninde bunların yerini önce kömürün, daha sonra (hatta daha sonra nükleer) gibi insanoğlunun işlediği enerji kaynaklarının aldığını görüyoruz. Bu “işleme” sonucunda buhar enerjisine dayanan makinalar (1700’ler), daha sonra petrole dayalı içten yanmalı motorlar, dinamolar, elektrik gibi uygulamalar (1800’ler) gelişiyor.

TİCARET
Bin yıllar boyunca Dünya ticaretinin Akdeniz çevresinde geliştiğini olsa olsa kervan yolları ile Asya içlerine uzanabildiğini biliyoruz. Okyanus aşırı ticaret 1700’lerin ikinci yarısında yeni boyutlar kazandı. Ticaret yollarındaki ağırlığın değişimini gösteren yandaki haritada ilk dikkatimizi çeken konu Batı Avrupa’dan kaynaklanan ilişkilerin yoğunluğu oluyor. Diğer yoğunlaşma bölgesi Endonezya-Yeni Gine (baharat), Küba-Karayıp Adaları (şeker), Meksika-Orta Amerika-Peru (altın, gümüş), Kuzey Amerika’nın güneyi (tütün). Özellikle şeker ve tütün üretimi için Afrika’dan köle getirilmesi gündeme geldi. (Pamuk üretimi daha sonra 1800’lerde yoğunlaştı). Bu ürünlerin maddi değeri yanında Avrupa toplumlarında yeme-içme alışkanlıklarını ve yaşam biçimini de geniş ölçüde etkilediğini belirtmeliyiz.

ASKERLİK
Askerlik alanındaki gelişmeler tarihçilerin ayrıntılarıyla üzerinde durdukları hatta bazılarının bir devrimler dizisi olarak sundukları bir çizgide ilerledi (Rogers, Clifford J. “Military Revolutions’ and Revolutions in Military Affairs’: A Historian’s Perspective”). Kabaca zırhlı süvari döneminin ardında 14. Yüzyılda piyadenin; 15. Yüzyılda topçunun, 16. Yüzyılda top atışlarına karşı tasarımlanmış kalelerin, 1580-1630 yıllarında taşınabilir ateşli silahların öne çıktığını, 1650-1715 döneminde ise Avrupa ordularında asker sayısının ve uzmanlaşmanın önemli ölçüde arttığını söyleyebiliriz. Otuz Yıl Savaşları (1618-1648) sırasında en büyük ordu 50 000 kişiyi geçmediği halde 1700’lerde birçok Avrupa ülkesinin 100 000 kişilik orduları vardı. Menzili artırılan topun etkin biçimde kullanılması için mermi yörüngesini hesaplayabilecek eğitimli topçu subayları ve ayrıntılı talimatları uygulamak için talimlerle yetişmiş askerler gerekti. Büyük ve hareketli profesyonel orduların silah, mühimmat, yiyecek gibi gereksinimlerin depolanması ve taşınması lojistik sistemleri doğurdu.

KENTLEŞME
İlk kentlerin kurulması neolitik çağlara kadar uzanıyor. Ama binyıllarca kent nüfusu toplam nüfusun %10-15’inin üzerine çıkmadı. Eğer 20 000 üzerindeki nüfusun yaşadığı yerleşimleri “kent” olarak kabul edersek, 1801’de İngiltere ve Galler’de toplam nüfusun % 17’si kentlerde yaşamaya başladı. Bu oran 1851’de % 35’e, 1891’de % 54’e çıktı. (Watson, Cristopher “Trends in World Urbanısatıon”, Proceedings of the First International Conference on Urban Pests, 1993.)

BİLİM–TEKNOLOJİ
Geleneksel yaşamın egemen olduğu dönemde din, kültürün temelini oluşturuyordu. Okyanusların aşılması ve yeni kıtaların keşfi geleneksel düşünce ve yaşam biçimlerine önemli bir darbe oldu. Bir yandan kutsal kitaplarda hiç sözü edilmeyen bu kıtalar ve oralardaki bitkiler–hayvanlar geleneksel “bilgi birikimine” inancı sarstı; diğer yandan insanın keşif-buluş yeteneği öne çıktı.

Modern toplumda bilim-teknoloji büyük önem kazandı. Francis Bacon (1561–1626) bilimsel yöntemin temellerini ortaya koymuş; dünyanın güneş etrafında dönüyor olabileceği 1540’larda fısıldanmış olsa da bunun din otoritelerine karşı bir görüş olarak gündeme gelmesi 1600’leri bulmuştu (Galileo Galilei 1564–1642). Ardından Newton (1642 – 1726) “yeni bilimin” simgesi haline geldi.
1700’lerde bilim– teknoloji dallarının oluşmaya başladığını görüyoruz: Kimyanın “babası” Lavoisier (1743-1794) ve fizyolojinin “babası” Herman Boerhaave (1668-1738) bu dalların kurucuları oldu. Elektrik ve manyetik çizgisi ise Dr. William Gilbert (1544-1603), Michael Faraday (1791-1867) ve James Clerk Maxwell (1831-1879) ile başladı.

Bu temel üzerine toplumu somut gereksinimlerine teknolojik çözümler aranıyor. Örneğin okyanuslarda yapılan yolculuklar önemli seyrüsefer (navigation) sorunlarını gündeme getiriyor. John Hadley’in  (1682–1744) yıldız açılarını ölçen oktantı, John Harrison’un (1693-1776) deniz kronometresi gereksinime dönük buluşlar olarak anılabilir.

Bilim-Teknoloji çizgisinin bundan sonraki öyküsünü Sanayi-Emperyalizm-Modern Kapitalizm başlığı altında inceleyelim ve bu bölümdeki temel amacımız olan “Batı gelenekselden moderne ne zaman geçti?” sorusuna dönelim.

TOPLUM YÖNETİMİ
1789 Büyük Fransız İhtilali ve 1776 ABD’nin İngiltere’den bağımsızlığını ilan etmesi hemen aklımıza gelen önemi kilometre taşları. Toplum yönetimi konusuna biraz daha genel bir çerçeveden bakarsak geleneksel imparatorluklarda ilk bakışta merkezi otorite çok güçlü görünüyor. Tarihte hanedanlar arasındaki güç savaşlarını;  büyük seferlerle imparatorlukların egemen oldukları ve yağmadıkları bölgelerin el değiştirdiğini okuyoruz. Diğer yandan bu değişimler toplumun alt kesimlerindeki bireylerin günlük yaşantısını pek de etkilemiyor. 1700’ler öncesinde dünyaya baktığımızda Asya’da Çin, Babür-Moğol, Osmanlı İmparatorluklarını, Avrupa’da ise daha çok çatı-yapıları olarak tanımlanabilecek Habsburg Monarşisi, “seçilen” imparatorlarla Kutsal Roma Cermen İmparatorluğunu, Fransa’da Valois-Bourbon hanedanlarının, İngiltere’de Tudor-Stuart hanedanlarının çatışmalarını ve ittifaklarını görüyoruz.

1700’lerin ikinci yarısından itibaren ise tüm görünüm değişiyor. Yukarıda değindiğim deniz aşırı ticaret, yeni topraklar, oradaki yağma, kölelik, toplumu ve yöneticilerin güçlerini derinden etkiliyor. Krallar yeni topraklarda koloniler kurma ve ticaret yapma imtiyazını bazı şirketlere veriyor. (Örnek Britanya’nın Doğu Hindistan Şirketi – East India Company). Bu şirketlerden aldığı vergi ve borçlarla askeri gücünü arttırıyor. Bankalar bu ticari girişimlere verdikleri krediler sonucunda aldıkları faizlerle güçleniyor. Okyanus aşırı taşımacılığın riski ile sigorta şirketleri gelişiyor. Hem askeri hem de taşımacılık alanında çalışan büyük yelkenli gemiler inşa ediliyor… Kral, ordu, donanma, bürokrasi ve devlet şirketlerini kapsayacak biçimde “merkezi” otoritenin güçleniyor; ulus-devlet, kapitalizmin merkantilist aşaması gelişiyor.

SONUÇ
Yazımın başlığındaki soruya yanıt vermek gerekirse, kuşkusuz kökleri çok daha eskilere uzansa da 1750-1800 arasındaki 50 yıl içinde Batı toplumlarında gelenekselden moderne geçildiğini söyleyebiliriz.

VE OSMANLI
Konumuzu “Batı toplumları gelenekselden moderne ne zaman geçti?” olarak sınırlarsak Osmanlı’nın bu konunun tümüyle dışında kaldığını biliyorum. Ama yine de yazarken benim, okurken de sizlerin aklının bir köşesinde “pekiyi biz ne yaptık?” sorusunun olduğunu da biliyorum. Üstelik o dönemde bizde de bireysel girişimler var. Örneğin Piri Reis (1465-1554) gibi okyanus aşırı ticaretin getireceği olanakları düşünebilen denizciler, Takiyüddin (1521-1585) gibi gök bilimciler, III. Selim (Padişahlığı 1789-1807) gibi Batı toplumundaki gelişimi gören yöneticiler çıktı. Ama Piri Reisi idam edildi, Takiyüddin’in rasathanesini topa tutuldu, III Selim de Kabakçı Mustafa isyanı ile tahttan indirildi ve ardından boğduruldu. Şimdilik “toplumsal dinamikler bu görüşlerin etkin olmasına izin vermedi” diyelim.

7 Mayıs 2016 Cumartesi

KÜTLEÇEKİM DALGALARI



Geçtiğimiz Eylül ayında fizik ve astronomi açısından çok ilginç bir gözlem yapıldı ve “kütleçekim dalgaları” gözlendi. Mart ayında bunu anlatan makale yayınlandı. Bu notta bu konuyu en kolay anlaşılır biçimde ilgili kavramların tarihsel gelişimi içinde özetlemeye çalışmak istiyorum.

Sanıyorum başlangıç noktamız Aristo (İ.Ö. 384-322) olmalı. Çünkü Aristo bugünkü bilimsel bilgi birikiminden ve teknolojik olanaklardan yoksundu. Ama büyük bir aşk ve adeta çocuksu bir merak ile doğayı inceleyip anlamaya çalıştı. Bizim konumuzla ilgili olan gözlemlerini şöyle değerlendirdi:


  • Yeryüzünde cisimlerin doğal durumları durağan. Bir cismi hareket ettirmek için ona değmemiz, onu itmemiz gerekiyor. “Uzaktan etkileme” gibi bir olanak yok.
  • Maddelerin bir de doğal konumları var. Oraya gitmek istiyorlar. Katı cisimler bu nedenle yeryüzünün -ve evrenin- merkezine gitmek -yani düşmek- istiyor.
  • Gökyüzündeki yasalar ise yeryüzündekilerden çok farklı. Göksel cisimler yeryüzüne düşmüyor ve kendilerini “iten” bir başka cinse gerek olmadan dünyanın çevresinde kusursuz daireler çiziyor.

Aristo’yu izleyen yüzyıllar boyu bu ilkeler kabul edilmiş, gök cisimlerinin yörüngeleri gözlenmiş ve özellikle gezegenlerin garip hareketleri yorumlanmaya çalışılmış. Yüzyıllar süren gözlemler sonucunda -kabul etmek çok zor olsa da- Kopernik (1473-1543) yeryüzünün ve gezegenlerin güneşin çevresinde döndüklerinin fısıldamış; Galileo (1564-1642) bunu yüksek sesle söylemiş, Kepler (1571-1630) dönüşün daire değil eliptik yörüngede olduğunu hesaplamış. Ama gerçek darbeyi Newton (1642-1726) vurmuş. 

Böylece 17. Yüzyılda fizik, yaşama ilişkin temel bir bakış açısı değişikliğine yol açtı. Fizikçiliğinin yanında çok iyi bir matematikçi olan Newton, cisimleri birbirine çeken kuvveti, kütleçekim yasası olarak bilinen bir formülle ifade etti. İki cisim kütlerinin çarpımı ile doğru orantılı ve aralarındaki uzaklığın karesi ile ters orantılı biçimde birbirini çeker. M1 ve M2 iki cismin kütlesi ve R ikisinin arasındaki uzaklık ise bunları birbirine çeken kuvvet aşağıdaki gibidir:

 Bizim açımızdan ilginç olan bu formülün ve hareket yasalarının:

  • Cisimlerin doğal durumları veya doğal konumları olmayıp hareketlerinin hareket yasalarına ve kütleçekim yasasına bağlı olması,
  • Cisimlerin değmeden birbirini uzaktan etkileyebilmesi,
  • Hareket yasalarının, kütleçekim yasasının hem yeryüzünde hem de gökyüzünde geçerli olması,

·         Kütleçekimde cisimler arasındaki uzayın niteliğinin veya geometrisinin önemli olmamasıdır.
Günümüzde büyük bir rahatlıkla kabul ettiğimiz, kitaplara yazıp çocuklarımıza öğrettiğimiz bu kavramları kabul etmek o günlerde hiç de kolay değildi. “Evrenin merkezi dünya, güneş ve yıldızlar çevremizde dönüyor” derken; “Hayır, evrende milyarlarca yıldız var, sizin çevresinde döndüğünüz güneşiniz de sadece bunlardan biri” demek oldukça zor.

Şimdi 19. Yüzyıla ve kütleçekimden elektrik-manyetik çekime geçelim. Amperé (1775-1836)-Faraday (1791-1867)-Maxwell (1831-1879) bu konuda büyük atılımlar yaptı. 

Elektriğin özelliklerinin temelinde artı ve eksi yükler var. Farklı yükler yukarıda değinilen kütleçekim formülüne çok benzer bir yapıda birbirini çekiyor: Yüklerin çarpımı ile doğru orantılı ve aralarındaki uzaklığın karesiyle ters orantılı.  Bu kez Q1 ve Q2 iki elektrik yükleri ve R bunların arasındaki uzaklıksa, bu iki yük eğer aynı ise aşağıdaki kuvvetle birbirini iter, zıt ise birbirini çeker:
Kütleçekim formülündeki katsayı ile yukarıdaki katsayıyı karşılaştırırsak elektriksel çekimin çok daha büyük olduğunu görürüz. Ama bizim açımızdan ilginç olan büyüklükler değil, bu formüllerin yapısının benzemesi.

Belki de daha da ilginç olanı yükler hareket edince enerji dalgalar biçiminde yayılıyor (elektromanyetik dalga). Demek ki uzay niteliksiz değil, bir biçimde dalgalanıyor ve enerjiyi iletiyor. Bu bizi “alan” dediğimiz kavrama götürüyor. Radyo vericisi – alıcısı örneğinde gördüğümüz gibi hareketli yüklerle bir alan (elektromanyetik alan) oluşturuyoruz ve uzakta bu alanın etkisini gözlüyoruz. 

Artık cisimler arasındaki uzayın geometrisi ve niteliği önemli. Radyo alıcısı vericiyi “görüyor mu?”, “yağmur yağınca aldığımız işaret bozuluyor mu?” diye incelemeğe başlıyoruz.

Hemen elektromanyetik alanlara benzer biçimde kütleçekim alanı tanımlayabiliriz. “Cisimler çevrelerinde bir kütleçekim alanı oluşturuyor ve uzaktaki cisimleri bu alan aracılığı ile etkiliyor” diyebiliriz. Büyük patlama ile toz bulutları kütleçekimi ile gök cisimlerini oluşuyor, hızla yol alan “küçük” gök cisimleri “büyüklerin” kütleçekim alanlarına giriyor, merkezkaç kuvveti ile kütleçekim dengelenince “güneşler” çevresinde dönen “gezegenler” oluşuyor.  Dikkat edilirse kütleçekimini gözlüyoruz, ölçüyoruz, çekimin formülünü bulduk ama hâlâ nedenini açıklayamadık.

Ayrıca büyük bir sorun daha var. Maxwell denklemlerinde ışık hızı bir değişmez olarak yer alıyor (c=300 000 km/saniye) . Bu gündelik gözlemlerimize ve Newton dünyasına aykırı geliyor. Örneğin hızla giden bir tren ve bunun üzerinde tren yönünde koşan bir adam düşünelim. Bu manzarayı yerden seyreden bir adam için trende koşan adamın yere göre hızı, adamın tren üzerindeki koşma hızı ile trenin hızının toplamına eşittir. Oysa trende bir ışık yandığını düşünelim yerdeki ve trenin üzerindeki bir gözlemci için ışığın hızı değişmeyecek! 

20. Yüzyıl başında bu çelişkiyi çözen Einstein (1879-1955) oldu. “Uzunluk ve zaman (dolayısıyla bunların oranı olan hız) cisimleri hızına göre değişir” diyor. Zamanı dördüncü boyut olarak alalım ve uzay-zaman içinde uzunluk ve zaman boyutları için öyle formüller geliştirelim ki düşük hızlarda günlük hayatta gözlemlediğimiz gibi (Newton yasalarına göre) olsun; hızımız ışık hızına yaklaştıkça sonuçlar değişsin. Bunu formüllerle ifade etmek çok zor değil. Uzunluğun değişimini ele alalım. Cisim dururken uzunluğu L0 olsun. Işık hızı c ise cisim v hızıyla giderken uzunluğu L olacaktır:


Cisim, günlük yaşamımızda gördüğümüz gibi, ışık hızından çok yavaş hızlarla hareket ediyorsa bu yavaş hızın etkisi gözlenmeyecek, cismin hareket hızı ışıl hızına yaklaşırsa cismin uzunluğu azalacaktır.

Dediğim gibi formül oldukça basit. Ama yeni kavramları kabul etmek çok zor. Uzay düz bir kâğıt olarak düşünülürse Euclid’in yüzyıllar önce geliştirdiği –ve bizim okullarda öğrendiğimiz- geometri geçerli. Üçgenin iç açılarının toplamı 1800, Pisagor’un dik üçgende dik kenarların uzunluklarının karelerinin toplamı karşı kenarın uzunluğunun karesini veriyor, iki nokta arasındaki uzaklık bu iki noktadan geçen doğrunun uzunluğu… Oysa şekiller küresel bir yüzey üzerinde çizilince –veya uzay bükülünce-  açılar ve kenar uzunlukları değişecek. Örneğin meridyen çizgileri ekvatora dik geliyor. Kutuplarda da bir açı var. Demek ki bu üçgenin iç açıları toplamı 1800’den büyük! İki noktayı bir eğri ile birleştirirsek bu iki nokta arasındaki uzaklık değişiyor. 

Artık dördüncü boyutu da ekleyelim ve “uzay-zaman” diyelim. Demek ki uzunluğun değişmesi için uzay-zamanın bükülmesi gerekecek!

Şöyle bir uzay-zaman düşünelim: Bir kumaş örtünün üzerinde ağır bir cisim olsun. Kumaşta bir çukur oluşacaktır. Şimdi küçük bir pinpon topunu hızla örtü üzerine savuralım. Top çukur çevresinde dönmeye başlayacaktır. Demek ki uzay-zamanın büküldüğünü kabul edersek gezegenlerin neden güneş çevresinde döndüğünü, yani kütlelerin neden birbirini çektiklerini hem de uzunlukların nasıl değiştiğini hayal edebiliriz. 

Bükülen bir uzay-zamanda da bizi bu bükülmelerin dalgalar biçiminde olabileceği düşüncesine götürüyor. Nasıl elektrik yükleri hareket edince elektromanyetik dalgalar oluşuyorsa, acaba büyük kütleler hareket edince kütleçekim dalgaları oluşur mu? Bu konuda önceleri Einstein de çok kararlı değil. Önce “kütleçekim dalgaları kuramsal olarak olmalı” diyor, sonra “sanırım yok” diyor ve ardından makalesini geri çekip “dalgalar olmalı” görüşünde karar kılıyor. Kesin olan, kütleçekim dalgaları olsa bile çok zayıf olacakları. Gözlem için çok büyük kütleler ve çok hassas ölçümler gerekli. 

İşte geçtiğimiz Eylül’de tam da bu oldu! 1,1 Milyar Dolar bütçe ile ABD’de Louisiana eyaletindeki Livingstone ve Washington eyaletlerindeki Hanford’da iki dev gözlemevinde (The Laser Interferometer Gravitational-Wave Observatory-LIGO) 40 yıldır uzayı izliyordu. Sürekli yeni teknolojik uygulamalarla hassasiyeti artırılan sistemler sonunda 1,3 Milyar ışıkyılı ötede iki kara deliğin birbiri üzerine düşmesinin oluşturduğu kütleçekim dalgaları gözlendi. Böylece 100 yıl sonra Einstein bir kez daha doğrulandı.