17 Mayıs 2017 Çarşamba

BAZI DOĞA OLAYLARI "DOĞAÜSTÜ" MÜ?



Tarihsel gerçekliği biraz kuşkulu da olsa din-bilim ilişkisini çok güzel anlatan bir anekdot vardır: Ünlü matematikçi ve astronom Pierre-Simon Laplace’ı (1749 – 1827) İmparator Napolyon ile tanıştırırlar. İmparator “Neden Satürn ve Uranüs’ün yörüngelerini tartıştığınız kitabınızda Tanrı’yı hiç anmıyorsunuz?” diye sorunca Laplace “Bu hipotez hiç gerekli olmadı” der[i]

Sanrım hepimiz doğadaki bazı güzellikleri görünce hayretler içinde “nasıl oluyor da bu kadar karmaşık ve güzel yapılar oluşuyor” deriz. Gördüklerimiz bize bir mucize gibi gizemli, inanılmaz ve adeta “doğaüstü” gibi gelir. Bir “rastlantı” olmadığı bellidir. Birçok kişi bu yapıları kendi dini inancına göre bir yaratılış mucizesi olarak yorumlar. Olayı bilimsel yöntemle inceleyip evrenin güzel dili olan matematiksel tabanını kavradığımızda ise “tabii böyle olmak zorunda, başka türlü olamaz ki” deriz. 

Bir an için bilimin henüz çevremizi aydınlatmadığı bir çağda olduğumuzu düşünelim. Güneş her gün doğup çevreyi aydınlatıp ısıtıyor. Ardından batıp bizi karanlıklar içinde gökyüzündeki küçük ışıklara bırakıyor. Kış gelince hava soğuyup kar yağıyor. Bir süre sonra hava ısınıp doğa uyanıyor; kuru dere yatakları akarsularla doluyor; bitkiler yeşeriyor; ağaçlar meyve veriyor. Günümüzde bu doğa olaylarının yerkürenin hareketleriyle oluştuğunu biliyoruz ve bize hiç de gizemli gelmiyor. İlköğrenim çağındaki çocuklarımıza kolayca öğretiyoruz. 

Pekiyi, artık her şeyi öğrendik mi? Doğada bizi şaşırtan, hayranlıkla izlediğimiz bir şey kalmadı mı? Kuşkusuz pek çok şey var; iyi ki var. Hatta bunlar giderek artıyor. Bu yazıda bizi hayran bırakan konuların altında matematik ve doğa bilimlerinin açıkladığı “gizlerin” olduğu konusunda iki örnek vermek istiyorum: Kar kristalleri ve spiral yapılar. Bu yapıların ayrıntılı incelemesi matematiksel modeller ve onlar üzerine geliştirilen bilgisayar yazılımları ile yapılıyor. Kuşkusuz dergimiz bu amaç için uygun değil. Ama sanırız aşağıdaki örneklerle bir fikir verilebilir ve temel fikir açıklanabilir.

KAR KRİSTALLERİNİN BÜYÜLEYİCİ GÜZELLİĞİ

Kar kristallerini gözlemek oldukça iyi donanıma sahip olmayanlar için çok da kolay değildir. Ama hepimiz kar kristallerinin oldukça farklı biçimlerde çok güzel simetrik şekiller oluşturduğunu biliriz[ii]. Örneğin J. Kepler (1571 – 1630) ve R. Descartes (1596 – 1650) de bu altıgen simetrinin büyüsüne kapılan ünlü bilim insanları arasındadır. Çeşitli hipotezler bir yana, olayın kesin çözümü atom, molekül, kristal yapıları konularında yeterli teknolojik olanaklara kavuşmamız ve bilgi birikimi ile sağlandı. 

Kar tanesi, su buharının (yağmur damlasının değil) donması ile oluşur. Su buharı molekülleri (H2O) donduklarında Şekil - 1’de gösterildiği gibi altıgen (hexagonal) yapılar oluşturur.


Şekil - 1 Altıgen Oluşumu
Kristaller gökyüzünde izledikleri yola, geçtikleri sıcaklık katmanlarına ve bulutlara bağlı olarak şekil alır ve büyür (Şekil – 2)[iii].

Şekil - 2 Sıcaklık - Nem
Sıcaklık ve nem koşulları Düzlemsel Yıldızlar oluşmasına uygunsa Şekil - 3’de görüldüğü gibi bizleri hayran bırakan kar kristalleri oluşur. Bu şekillerin birbirinden farklı olması da ayrıca dikkat çekicidir. Bunun nedeni de gökyüzünde uçuşan her bir kar tanesinin farklı bir yol izleyip farklı sıcaklık ve nem koşullarıyla karşılaşmasıdır. Örneğin ilk altıgenin oluşmasını izleyen aşamaları düşünelim. Bunlara yine altıgenler eklenecek, ama altıgenlerin boyutları farklı olabilecektir. İkinci aşamada Şekil‑3’ün üst sırasında görüldüğü gibi düzgün altıgenler veya alt sıradaki gibi uzun altıgenler oluşabilir. Üçüncü,  dördüncü aşama için de yine benzer olasılıklar kar kristallerinde hayranlıkla izlediğimiz birbirinden farklı, ama hepsi altıgen simetrik desenleri yaratır.

Şekil - 3 Kar Kristalleri
İşte hayranlık duyduğumuz kar kristalleri kabaca böyle oluşuyor. Farklı sıcaklık ve nem koşulları altında altıgen yapıların bilgisayar modelleri kullanarak farklı biçimler almasının ayrıntılı incelemesi bu yazının kapsamı dışında kalıyor. 

KUSURSUZ SPİRALLER

Bir başka örnek olarak deniz kabuklularından, mercanlara, çiçek göbeklerine, enginara, lahanaya, çam kozalağına hatta galaksimize kadar gözlediğimiz kusursuz spirali ele alalım (Şekil - 4).

Şekil - 4
Bu şeklin de temeli biyolojik yapılardaki büyümedir ve ilginç bir matematiksel diziye, Fibonacci dizisine dayanır. 1 ve 2 ile başlayıp kendinden önce gelen iki sayının toplamı ile sonsuza dek uzanan tam sayılar dizisini düşünelim: 1, 2, 3, 5, 8, 13, 21, 34, 55… . Leonardo Fibonacci (1175 – 1250) bu diziyi tavşanların üremesine dayanan bir örnekle açıkladıysa[iv] da olay yukarıda belirttiğimiz gibi doğadaki temel büyüme modellerinden biridir ve birçok biyolojik büyümede gözlenebilir. 

Yukarıdaki Fibonacci yaklaşımını kullanarak birbiri üzerine öyle kareler çizelim ki yeni karenin kenar uzunluğu kendinden önce çizdiğimiz iki karenin kenarlarının toplamı olsun (Şekil - 5).

Şekil - 5
Giderek büyüyen bu karelerin köşelerini birleştiren eğri kusursuz spiralimizi oluşturacaktır (Şekil – 6):

Şekil - 6
Bu temel geometrik şekli çeşitli biçimlerde kopyalayarak doğada gördüğümüz çoklu spiralleri oluşturabiliriz (Şekil - 7).

Şekil - 7
Fibonacci dizisini bazı yaprakların dizilmesinde gözleyebiliriz. Fibonacci dizisinde art arda gelen sayıların oranlarını aldığımızda sonucun irrasyonel bir sayı olan ϕ’ye (1,617647…) yakınsadığını görürüz (Çizelge – 1)[v].

Bir tomurcuktan çıkan yapraklarla bitkinin büyüdüğünü düşünelim. Eğer 3600’yi 2, 3, 4 gibi bir tam sayıya bölerek yapraklar arasındaki açıyı elde eder ve yaprakları bu açı ile yerleştirirsek belirli bir süre sonra yapraklar üst üste gelecek ve üstteki yaprak alttakinin ışığını kapatacaktır. Örneğin Şekil – 8’de 1800 açı ile yerleşmiş yapraklardan 3’ncüsü; 1200 açı ile yerleşmiş yapraklardan 4’cüsü ve 900 açı ile yerleşmiş yapraklardan 5’incisi, 1nci yaprağın gölgesinde kalıyor.

Şekil - 8
Oysa 3600’yi irrasyonel bir sayıya bölüp bulunan açı ile yapraklar dizilirse bu sakınca önlenecektir. Evet, tahmin ettiğiniz gibi güzel spiral oluşturan bitkiler için bu sayı ϕ’dir. Şekil –  9’da 222,50 açı ile (360/1.617647…225,50) dizilen yapraklar görülüyor.

Şekil - 9
Kuşkusuz bitki açıları ölçerek yaprak çıkartmaz. Bitkinin büyüme hormonunun yeni yaprak büyürken, daha önce çıkmış olan yapraklardan uzak yönde yoğunlaşır. Örneğin ikinci yaprak çıkarken önce büyüme hormonu birinci yapraktan en uzak bölgede (1800) yoğunlaşmaya başlayacak; ikinci yaprak büyürken ardından üçüncü yaprak çıkmaya başlayacak ve ikinciyi büyüten hormonu biraz (ama biraz, çünkü üçüncü yaprak henüz birinciden çok küçük) daha ileriye itecektir. Bu durumda ikinci yaprak, birinciye göre 1800’den daha büyük bir açıyla (Şekil – 9’da 222,50) yerleşecektir[vi]

Kar kristallerinin büyümesi konusunda değindiğimiz gibi bu spirallerin oluşup büyümesinin analizi ve açıların değerlerinin belirlenmesi ayrıntılı bilgisayar modelleriyle yapılıyor. Burada yalnızca yaklaşık bir fikir vermek istenip konunun ayrıntısına girilmedi.

SONUÇ

Bu kısa incelemede bazı büyüme süreçlerinde gözlediğimiz büyüleyici biçimlere, kar kristallerine ve spiral yapılara değindik. Bunları incelemek “ne işe yarar” denebilir. Ama sanırım yalnızca “anlamak” bile büyük bir haz veriyor. Değindiğimiz örneklerin dışında hayret ve hayranlık uyandıran sayısız ilginç doğa olayı var. Bu gibi olayları farklı yöntemlerle yorumlayabiliriz.

·         Örneğin “Yaradan öyle yaratmış” diyerek susabiliriz. Böylece kolaycılığa kaçıp daha ötesini incelemekten kurtuluruz. Bu durumda “Dünya mı Güneşin çevresinde dönüyor; yoksa Güneş mi Dünyanın?” bizim için önemi yoktur.
·         Diğer yandan açıklamakta zorlandığımız doğa olaylarına bilimsel yöntemle bakıp bulgularımızı soyutlayarak matematiksel biçimde ifade edebiliriz. 

Bu farklı yaklaşımların farklı sonuçları olacaktır. “Faydacı” bir bakış açısıyla değerlendirirsek ikinci yaklaşımla örneğin Güneş sisteminin düzenini anlayıp gezegenlere uydu gönderebiliriz. Elektrik ve manyetik kuvvetleri inceleyip radyo, televizyon internet ağları kurabiliriz. DNA yapısını çalışıp genlere dayalı tıp yöntemleri geliştirebiliriz.

Diğer yandan Galileo Galilei (1564 – 1642) teleskobunu gökyüzüne çevirirken doğayı merak ediyor ve anlamak istiyordu. Her halde Mars’a gitmeyi düşünmüyordu. Heinrich Hertz (1857  - 1894) elektromanyetik dalgaları incelerken interneti hayal etmiyor; Gregor Mendel (1822 – 1884) bezelyeler üzerinde deneyler yapıp kalıtımı gözlerken, genler üzerinde işlemler yaparak hastalıkları tedavi etmeği amaçlamıyordu. Bilimin temelinde merak, anlama isteği yatıyor. Bu merakı gidermek için de tek yol bilimsel yöntemin uygulanması.

Eğer ülkemizin ortaçağ karanlığına yönelmesini değil çağdaş uygarlıkta yer almasını istiyorsak öncelikle içimizdeki merak ve anlama isteğinin geliştirilmesi, tüm eğitim aşamalarında amaçlarımızdan biri olması ve temel bir kişilik özelliğimiz haline gelmesi sağlanmalıdır. İkinci boyut da yine eğitim sistemimizde bilimsel yöntemin öğretilmesi ve özümsenmesi olmalıdır. 

A. Einstein’in ünlü sözü ile tamamlayalım: “Dünya hakkındaki en kavranamaz şey, onun kavranabilir olmasıdır[vii] .

NOT: Bu yazı 26 Nisan 2017 Tarihinde Cumhuriyet Gazetesinin Akademi ekinde yayınlandı.


[i] Augustus De Morgan, “A Budget of Paradoxes” Longmans, Green, and Co.: Londra: (1872).
[ii] Kenneth Libbrecht ve Rachel Wing, “The Snowflake: Winter's Frozen Artistry”, Voyageur Press: Minneapolis (2015).
[iii] http://www.snowcrystals.com/morphology/morphology.html
[iv] Leonardo Fibonacci, Liber Abaci - Hesaplama Kitabı - (1202)
[v] Bu ϕ sayısı resim, heykel, mimari gibi sanatlarda çok kullanılan ve bunlardaki güzelliği oluşturan altın oranı da verir. 
[vi] Burada yalnızca spiralleri oluşturan bir büyüme modeli ele alındı. Kuşkusuz daha başka modeller de var. Örneğin mısır sapında olduğu gibi ikinci yaprak büyürken üçüncü gelmezse ikinci yaprak 1800’ye yerleşebilir ve spiral oluşmaz.
[vii] Antonina Vallentin, “Einstein: A Biography”, s. 24, Weidenfeld and Nicolson Ltd.: Londra (1954).

16 Mayıs 2017 Salı

AKADEMİK ÖZGÜRLÜK FEN BİLİMLERİ İÇİN DE GEREKLİ Mİ?




Akademik özgürlük derken ilk önce aklımıza hukuk fakülteleri, sosyoloji, tarih, kamu yönetimi bölümleri… kısacası sosyal bilimler geliyor. Öyle ya mikrodalga, moleküler biyoloji veya termodinamik gibi konular akademik özgürlük ile ilgisiz çok teknik konular değil mi?
Belki de günümüzde çoğunlukla fen bilimlerini teknolojiyle birlikte andığımızdan bu yanılgıya düşüyoruz. Teknoloji de bizi sanayi ve ürün gibi kavramlara yöneltiyor. Birçok kişi “teknolojik ürünleri yeterince kullanırsak bilimin olanaklarından yararlanmış oluruz” diye düşünüyor. Bilim ve teknoloji arasında güçlü bir ilişki varsa da doğa ve bilim kavramının bunun ötesinde dünya görüşümüzün temelini oluşturma, düşünceyi özgürleştirme; hatta bilimsel gelişmeler sonucunda dünya görüşümüzde devrimsel değişimler yapma görevi var. Bu yazıda bilimin özellikle bu yönü üzerinde durmak istiyorum.
Üniversite özerkliği, akademik özgürlük gibi kavramlar çeşitli dallardaki akademisyenlerin rahat etmesi için uydurulmuş içi boş kavramlar değil. Bu devrimsel dönüşümleri gerçekleştirebilecek çalışmaların yapılabilmesi için zorunlu olan ortamı oluşturuyorlar.

YAP-BOZ BİLMECENİN MERKEZİ

Sanırım hepimiz zaman zaman kendimize sorarız: “Neden hiç bilimle ilgisi olmayan ilahiyatçılar veya politikacılar bilimsel konular üzerine konuşuyor?” Örneğin astrofizik eğitimi almamış biri neden uzay çalışmaları konusunda veya biyoloji, antropoloji konusunda uzmanlaşmamış biri neden evrim konusunda konuşur? Bu konuda sayısız örnek var. Birkaç tane sıralarsak:
·         İsmailağa cemaatinin ünlü sözcüsü NASA’nın çalışmaları konusunda “Manyak manyak işler… Masrafa değmez yahu … ver bana 100 000 dolar ben sana söyleyeyim... Ne cahil adamsın… ” diye konuşuyor: https://www.youtube.com/watch?v=R7XTyfmy-68
·         Süleymaniye Vakfı’nın ilahiyatçı başkanı “Gece ve gündüz iki ayrı varlıktır. Gecenin göstergesi yoktur. Onun için kutup bölgesinde aydınlık geceler olur. Ama gündüzün göstergesi vardır karanlık gündüzler olmaz” diyor: https://www.youtube.com/watch?v=8AcXZI5ztBI
·         Hükümet sözcüsü “Evrim teorisi eskimiş ve çürümüş bir teoridir” demekten çekinmiyor: https://www.youtube.com/watch?v=RsQoIFbk4KQ
·         Televizyon yorumcusu olan ilahiyatçı bir şaka haberi gerçek sanıp ekranda “(NASA’nın resmi açıklamasında bilim adamları) diyorlar ki biz Ayın ikiye bölündüğünü tespit ettik” haberini ballandıra ballandıra anlatıyor: https://www.youtube.com/watch?v=0S4abEFGdOA
Hemen kutsal kitaplarda bu gibi konular üzerinde ifadeler olduğunu, anılan kişilerin de bunlara atıf yaptıklarını söylemeyin. Evet, yorumlarını bu gibi ifadelere dayandırdıklarını biliyorum. Ama sorguladığım neden dinin temel kavramları olan erdem, ahlak, adalet gibi konulara yoğunlaşmayıp, bilimsel konulara uzandıkları.
Sorunun yanıtını DeWitt şöyle veriyor: “Ben ‘Dünya görüşü’ terimini bir yap-boz bilmecenin iç içe geçen parçaları gibi birbirine bağlanmış inançlar sistemi olarak kullanıyorum. Yani dünya görüşü bağımsız, ayrı, ilişkisiz inançlardan değil birbiriyle iç içe geçmiş, birbiriyle ilişkili inançlar sistemidir[i].
Bu yap-boz bilmecenin merkezinde doğaya ilişkin temel bilimsel konulardaki görüşlerimiz yer alıyor. Yap-boz bilmeceleri yapanlar bilir, merkezdeki parçaları değiştirmek için yaptığınız bütün resmi bozmanız gerekir. İşte bilimsel bilginin gelişmesiyle bilimde değişiklikler oluyor ve merkezdeki parçaları değiştirmenin çatışmalarını yaşıyoruz. Kuşkusuz herkes de bu konuda başarılı değil. Örneğin insanın özel olarak, diğer yaratıklara hatta evrene egemen olacak biçimde yaratıldığına inanıyorsanız, insanın üzerinde yaşadığı Dünyanın, koca evrende milyarlarca yıldızdan biri olan Güneşin çevresinde dolanan gezegenlerden biri olduğunu kabul etmek zor! Benzer biçimde o özel insanın yeryüzündeki birçok canlıdan biri olarak evrimleştiğini, şempanzenin kuzeni olduğunu kabul etmek de çok zor.

YOKSA DÜNYA GÖRÜŞÜMÜZÜN DEĞİŞMESİ Mİ BİLİMDE DEVRİMRE YOL AÇIYOR?

Yaygın olan görüşe göre, gelişen teknoloji, ilerleyen ölçüm olanakları, biriken bilgi artışı gibi etmenler sonucunda bilim gelişir. Bilimin gelişmesi nesnel bir olgudur ve yukarıda değindiğim gibi –zor da olsa- dünya görüşümüzde dönüşümlere yol açar.
Çağdaş Amerikalı bilim felsefecisi Thomas S. Kuhn (1922 – 1996) 1962’de konuya ters açıdan yaklaşan ve bilim çevrelerinde hala tartışılan bir kitap yazdı: Bilimsel Devrimlerin Yapısı (çev. N. Kuyaş, Kırmızı Yayınları: İstanbul, 2014). Gelişen dünya görüşünün bilimsel çalışmaları yönlendirdiğini ve bilimsel devrimlere yol açtığını öne sürdü. Kuhn’un anlatımıyla “… paradigmalar değiştiğinde, dünya da onlarla birlikte değişir.  Yeni bir paradigma öncülüğünde bilim insanları yeni araçlar kullanmaya ve yeni yerlere bakmaya başlar. Hatta daha önemlisi devrimler sırasında bilim insanları daha önce baktıkları yerlere bilinen araçlarla baktıklarında yeni ve farklı şeyler görürler[ii].
Dediğim gibi bu iki eğilim günümüzde de değerlendirilmeye ve tartışılmaya devam ediliyor. İster bilimsel devrimler dünya görüşümüzü dönüştürsün; ister dünya görüşümüzdeki dönüşümler bilimsel devrimlere yol açsın, bizim buradaki tartışmamız açısından önemli olan dünya görüşü ile bilim arasındaki çok yakın bir ilişki olduğudur.

YANLIŞLANABİLİRLİK

Tartışmamız kapsamında değinmemiz gereken bir başka görüş de bir başka çağdaş bilim felsefecisi Karl R. Popper’ın  (1902 – 1994) “Yanlışlanabilirlik  - falsification” görüşüdür. Popper 1934’de yazdığı Logik der Forschung (The Logic of Scientific Discovery), adlı kitabında, bilim ile bilim dışı arasındaki ayırt edici ölçütün yanlışlanabilme potansiyeli (potential falsifiability) olduğunu öne sürdü. Deneysel bilimlerde bir kuramın hiçbir zaman kanıtlanamayacağını; ama yanlışlanabileceğini vurguladı. Bilindiği gibi genellikle bilimsel deneyler bir hipotezi veya kuramı doğrulamak için tasarımlanır. “Gerektiği kadar” bu tür “olumlu” deney yapılınca da tümevarım (induction) ile kuram “kanıtlanır”. Popper ise, hipotezin veya kuramın yanlış olabileceğini gösterecek deneyler geliştirilmesini önerdi. Ona göre kaç deney yapılırsa yapılsın deneylerin olumlu sonuçları bir bilimsel kuramı mantıksal açıdan tam olarak doğrulamaz. Çünkü ileride daha hassas ölçüm olanaklarıyla, daha yüksek hızlarda, daha düşük basınçta… deneyler yapılarak başka sonuçlar elde edilmesi olasıdır. Buna karşılık bir kuramın yanlış olduğu sonucunu veren tek bir deney kuramın yanlışlığını kanıtlamaya yetecektir.
Hatta yanlışlama konusunda bile çok hızlı karar vermemeliyiz. Bazı durumlarda bir yanlışlama gözlediğimizi düşünürüz, oysa olaya daha yakından bakınca aslında kuramı daha güçlü bir biçimde doğrulayan bir örnekle karşılaştığımızı anlarız. Popper buna ilginç bir örnek veriyor: “… Uranüs’ün hesaplanan yörüngesinde gözlenen bir sapma Neptün’ün keşfedilmesine yol açtı. İlk bakışta Newton’un kuramını yanlışladığı sanılan olay, bu kuram konusunda inandırıcı bir zafer haline geldi.[iii]
Popper’in özellikle politik fikirleri bir tartışma odağıdır. Diğer yandan bu yazının konusu açısından bilginin bilimsel olması için ayırt edici ölçütün “yanlışlanabilir” olması, vurgulamamız gereken bir noktadır. Örneğin “Bir şeyin sevap olduğu, sevap işleyen kişilerin cennete gideceği” gibi inançlar yanlışlanamaz ve Popper’in bu ölçütüne göre kategorik olarak bilimsel bilgi değildir. İnançlar konusunda uzmanlaşan kişilerin bilimsel konularda çok büyük yanlışlar yapmalarının önemli bir nedeni budur.

KİŞİLİK - KAFA YAPISI

Yukarıda yap-boz bilmecemizin merkez parçalarını değiştirmenin zorluğuna değindik. Bu zorluk bazı kişilerde daha belirgin biçimde karşımıza çıkıyor. Yukarıda ülkemizden ve günümüzden birkaç örnek verildi. Şimdi de yüzyıllar önceye ve İtalya’ya gidelim: Galileo teleskobunu gökyüzüne çevirip Jüpiter’in uydularını, Ay yüzeyindeki kraterleri gözlemleyip diğer bilim ve din insanlarını da benzer gözlemler yapmaya çağırdı. Bu çağrıya İtalya’nın ünlü Padua Üniversitesi Doğa Felsefesi Profesörü Cesare Cremonini’nin verdiği cevap tipik bir tutucu kişiliği yansıtıyor: “Bu anlattığı şeyleri Galileo’dan başka gören olduğuna inanmıyorum. Ayrıca böyle merceklerle bakmak başımı döndürecektir. Bu konuyu daha fazla konuşmak istemiyorum. Ne yazık ki Galileo kendini böyle şaklabanlıklara adamış durumda”[iv].
Uygulamalı Akılcılık Merkezi (Center for Applied Rationality) başkanı Julia Galef özellikle vaz geçilmesi veya geliştirilmesi gereken kişilik özelliklerini inceliyor. Galef’e göre insanlar birçok durumda nedenli akıl yürütme (motivated reasining) adını verdiği bir önyargılı karar mekanizmasının etkisi altında kalıyor. Galef’in “asker kafa yapısı” (soldier mindset) adını verdiği kişilik grubundakiler, kendi gözlemlerini bile inançlarına uygunsa benimsiyor; değilse çeşitli bahaneler uydurup kaçıyor ve karşı çıkıyor.
Oysa gerçeğe ulaşmak için “gözcü kafa yapısı” (scout mindset) gerekli. Bu kafa yapısındaki kişiler kendileri açısından tatsız ve uygunsuz olsa bile gerçeğin doğru bir resmine ulaşmak istiyorlar. Gözcüler meraklı, bilmece çözmeyi seven, yeni bilgiye ulaşınca mutlu olan, hatta kendilerinin önceden beklemediği sonuçlarla karşılaşmaktan zevk alan kişiler. Daha önce faklı düşünmüş olmaktan korkmuyor ve bunu bir aptallık veya eksiklik olarak görmüyorlar. Galef bu konudaki bir konuşmasını şöyle tamamlıyor: “Ne istiyorsunuz? İnançlarınızı savunmak mı? Yoksa Dünyayı görebildiğiniz kadar net ve doğru görmek mi?[v].
Yukarıda Dünyanın Güneş çevresinde dönüşü gibi 500 yıllık ve evrim kuramı gibi 150 yıllık konulara değindim. Bilimin bu sorulara yanıt verdiğini, artık “sağduyumuzun” söyledikleri ile bilimsel gözlemler arasında çelişki yaşamadığımız akla gelmesin. Görecelik, kuantum, evrenin bükülmesi gibi daha “yeni” konular birçoğumuzun yerleşik dünya görüşlerini alt-üst eden konular. “Nasıl yani, üçgenin iç açılarının toplamı 1800 olmayabilir mi?”, “Ben sadece gözlem yapıyorum, deneyin sonucunu nasıl etkilerim?”,  “doğruluğu veya yanlışlığı ispatlanamayacak matematiksel ifadeler olur mu?”, “bir parçacığın devinirlik (momentum) ve konumu neden aynı anda tam doğrulukla ölçülemez” gibi güncel sorular sorabilir ve kendimizi çatışma içinde bulabiliriz.
Kısacası bilimin görevi hiç bitmiyor. Bilim önümüze çok şaşırtıcı bilmeceler sermeye devam edecek. Özgür akademik ortamdaki bilim insanları bunlara yanıt bulmak için çalışacak. Toplumların ve bireylerinin dünya görüşleri dönüşecek, kafa yapıları gelişecek. Biz ise ülkemizde bu ortamı sağlayamazsak her yıl PISA sonuçlarına kaygıyla bakacağız, “acaba hangi üniversitemiz hangi sıralamaya göre ilk 500’e girdi” diye listeleri inceleyeceğiz ve çağdaş uygarlık düzeyi bir hayal olarak kalacak.
NOT: Bu yazı 22 Mart 2017 tarihli Cumhuriyet Gazetesinin Akademi ekinde yayınlandı.

[i] R. DeWitt; Worldviews, An Introduction to the History and Philosophy of Science, s. 7, John Wiley & Sons Ltd.: West Sussex (2010).
[ii] T. Kuhn; The Structure of Scientific Revolutions, Vol. II No: 2 pp.111, International Encyclopaedia of Unified Science, Chicago University Press: Chicago, (2nd Ed.), (1970).
[iii] K. Popper; The Two Fundamental Problems in the Theory of Knowledge, pp. xxxiii, Routledge: Abington, (2009).
[iv] S. Drake; Galileo at Work His Scientific Biography, pp. 162, Dover Publications Inc.: New York, (2003).
[v] J. Galef; “Why you think you're right — even if you're wrong”, https://www.ted.com.