9 Nisan 2013 Salı

GEOMETRİ II



Birinci bölümde doğada ve görsel sanatlarda boyut ve oran konusunda örnekler vermiştim. Boyut ve oran bir yana doğada ve doğadaki güzelliği yakalamak isteyen birçok mimari yapıtında “simetri” de önemli bir öge olarak karşımıza çıkıyor. Al Hamra sarayı bunlardan biri:


Bu sarayın yalnızca binaları değil desenleri de adeta simetri tipleri için bir ders kitabı gibi: ayna, döner veya taşıma simetri gibi temel simetri tipleri ve bunların çeşitli birleşimlerini sarayın duvarlarında bulmak olası:

Kuşkusuz geometrik desenler ve simetri bütün Orta Asya ve Orta Doğu görsel sanatlarında çok yaygın. Ülkemizde de birçok güzel Selçuklu örnekleri var. Ama benim Endülüs örneklerini vurgulamamın nedeni Batı sanatını çok etkilemesi. Sanırım Hollandalı sanatçı Escher’in yapıtlarını hepimiz tanırız. Escher Al Hamra’yı defalarca ziyaret etmiş ve yakından incelemiş bir sanatçı olarak bilinir.


Sizi aşağıdaki garip denklemlerle korkutmak istemiyorum. Ama “simetri dediğimiz olayın matematiksel temeli çokterimlilerin (polynomial) kökleri ile ilgili.


Yukarıdaki üçüncü dereceden basit bir çokterimlinin köklerinin simetrik yapısı hemen dikkatimizi çekiyor. Bir çokterimlinin cebirsel köklerinin bulunması, köklerin değişimleri (permutation) ile ilişkili.


Bu konudaki kuramı da Évariste Galois’ya (1811-1832) borçluyuz. Bu genç adamın yaşamı da çok ilginç. Napolyon sonrası karışıklıklar içindeki Fransa’da ateşli bir cumhuriyetçi olan bu genç düzgün bir matematik eğitimi alamadan ve yazdıkları ile –hepi topu toplam 60 sayfa- ünlü matematikçilerin dikkatini çekemeden yaşamış. Kısa yaşamı da bir düello ile sona ermiş. Galois ertesi sabah düelloda öleceğini tahmin etmiş ve bir gece önce çalışmalarını özetleyen bir mektup bırakmış arkadaşlarına. Bugün kendisini grup kuramının kurucusu olarak anıyoruz.

Birinci bölümde “Geometri” sözcüğünün “yer ölçümünden” kaynaklandığına değinmiştim. Şimdi günümüz bilimine çok önemli bir katkı yapan, yer konusundaki bir başka çalışmayı anmak istiyorum. Zaten Leonhard Euler’i (1707-1783) anmayan bir geometri çalışması çok eksik olurdu. 1730’larda Prusya sınırları içindeki Königsberg kentini (günümüzde Rusya’nın Kaliningrad kenti) Pregel nehri ikiye böler ve bir ada oluştururdu. Bu ada ile nehrin iki yakasını de yedi köprü birleştirirdi. İşte matematikte “Königsberg’in yedi köprüsü” olarak bilinen problem “bu yedi köprüden yalnızca birer kez geçerek kenti dolaşmak olanağı var mıdır” biçiminde tanımlandı. Euler, bunun olanaksızlığını kanıtladı ve bu problemden yola çıkarak grafik kuramını oluşturup, topolojinin ilk adımlarını attı.


Yine mimarinin güzelliklerine dönelim. Paris’teki La Grande Arche de la Fraternité anıtını pek çoğumuz gördük. Bu anıt, Paris’in ve Avrupa’nın “tak” biçimindeki birçok anıtına çağdaş bir karşılık olarak yapılmış. Diğer yandan bu anıt geometrinin 2000 yıl boyunca çözülemeyen bir gizemini de simgeliyor. Gizemin kaynağı için MÖ. 3.ve 4.Yüzyıllara gidelim. Öklid geometri konusunda çağına ulaşan bütün bilgiyi 13 ciltlik Öğeler (Στοιχεῖα, Elements) adlı yapıtında son derece sistematik biçimde derleyip düzenlemiş.


Öncelikle 5 adet aksiyom sonra 5 adet postüla ve onlara dayanan 465 adet teorem o güne kadarki tüm geometri bilgisini kapsıyor. Aksiyomlar kanıtlanmasına gerek olmayacak kadar açık tanım ve varsayımlardır. Örneğin “Bütün kendini oluşturan parçalardan büyüktür”, “Üçüncü bir nesneye eşit olan iki nesne birbirine eşittir”, “Eşit nesnelerden eşit nesneler çıkartılırsa kalanlar da eşit olur”. Postülaların da doğruluğu açıktır, ama onlar tanımlara, aksiyomlara ve diğer postülalara dayanarak kanıtlanabilir.

Yalnızca biri hariç: Beşinci postüla! Bu postülanın kanıtlanması için en ünlü matematikçiler 2000 yıl uğraşmış ama geometrinin en büyük gizemi olarak kalmıştı. Oysa “bir üçgenin iç açılarının toplamı 1800’dir” veya “bir noktadan bir doğruya yalnızca bir paralel çizilebilir” gibi hepimizin çok iyi “bildiği” teoremler ancak bu postüla kullanılarak kanıtlanabilir.

Geometri bu gizemli postüladan 19. yüzyılın ilk yarısında “kurtulabildi”. Aslında çözüm çok basitti: Beşinci postüla kanıtlanamazdı çünkü geometrinin ancak özel bir hali için, yalnızca gündelik yaşamdaki boyutlar ve düzlemsel bir uzay için doğruydu. Genel anlamda geometri için geçerli değildi.


1825 - 1830 dolayındaki çözümü tam olarak kime borçlu olduğumuz tartışmalı bir konu. Kaynaklar Öklid-dışı geometrinin kurucusu olarak birbirinden habersiz çalışan üç ismi anıyorlar. İkisi pek de tanınmayan Kazan Üniversitesinden bir Rus Nikolay İvanoviç Lobaçevski (Никола́й Ива́нович Лобаче́вский) (1792-1856) ile Viyana’da çalışan bir Macar János Bolyai (1803-1860). Üçüncü ise her halde de çağının en büyük ve ünlü matematikçisi Göttingen Üniversitesinden Karl Friedrich Gauss (1777-1855). Bu devrimi kime borçlu olursak olalım bükülebilen bir uzay kavramı olmadan günümüzdeki uzay çalışmalarının hiçbirinin olamayacağını biliyoruz. Ne güneşin “arkasındaki” yıldızları “görebilirdik” ne de ekvatora dik gelen üçgenlerin taban açılarının 90’ar derece olmasını sağlayabilirdik.

Hepimiz üç boyutlu bir küpü iki boyutlu bir kâğıda nasıl çizeceğimizi biliriz. İki kare çizip köşelerini birleştirdiğimizi hayal ederiz. Pekiyi dört boyutlu bir küpü üç boyutlu dünyamızda nasıl gösterelim? Benzer biçimde iç içe iki küp çizip köşelerini birleştirdiğimizi hayal edelim. Aslında çok da fazla hayal etmeğe gerek yok çünkü Spekelsen Paris’te bunu yapmış!


Hadi gene gündelik dünyamıza dönelim ve “büyüme” konusuna bakalım.İlk akla gelen kristallerin düzenli büyüme şekilleri ve kar kristallerinin oluşturduğu “olağanüstü” güzellikler. Bu simetrik güzel şekiller hepimizi büyüler. Réne Descartes de bunların gizemini çözmeye çalışmış. Aşağıdaki şekiller Descartes’ın çalışmaları:


Moleküller düzeyinde gözlem ve ölçme bu şekilleri açıklıyor. Günümüzde su moleküllerinin yapısını, hidrojen bağlarını biliyoruz. Bu bağların oluşturduğu her yüzünde eşkenar üçgen olan düzgün bir dört yüzlü (tetrahedron) kar tanelerindeki güzel desenlerin temelinde yatan soyutlama.


Bana üreme-büyüme ilişkisi çok daha ilginç geliyor. Leonardo Pisano Fibonacci (1170-1250) tavşanların üremesini ele aldı. Bir dişi tavşanın doğumundan itibaren iki yıl sonra ergen olup doğurmaya başladığını ve yıl yaptığı doğumlarda bir dişi yavru doğurduğunu varsayalım. Bu dişi yavrular da iki yıl içinde benzer biçimde doğurmaya başlasa dişi tavşan sayımız birinci yıl 1, ikinci yıl 2, üçüncü yıl 3, dördüncü yıl 5, beşinci yıl 8, 13, 21, 34, 55, 89, 144, 233… diye artacak. Dikkat edilirse Fibonacci dizisi adı verilen bu sonsuz dizide her sayı kendinden önce gelen iki sayının toplamı.

Fibonacci sayılarını kendinden bir önce gelen Fibonacci sayısına bölünce de oran giderek biraz önce gördüğümüz j’ye yaklaşıyor. Yani “Altın Oranın” güzelliğinin kaynağı doğa!
 
Ağaçların dallanması, çiçeklerin yapraklanması gibi doğadaki birçok “artış” olayı bu diziye uygun. Örneğin dört yapraklı yonca ender bulunan bir genetik bir bozukluk. Çünkü 4 bir Fibonacci sayısı değil!

Bir de yaprakların güneş almak için sıralanışına bakalım. 360 derece 2, 3, 4 gibi tamsayılara bölünür ve farklı katlardaki yapraklar bu açılarla dizilirse üst kattaki yapraklar alt kattakilerin güneşini keserdi. Öyleyse 360 dereceyi tamsayı olmayan bir sayıya bölmeliyiz. Evet tahmin ettiniz: Yine Fibonacci. Doğada yapraklar 360/j=222,4922 derecelik açılarla diziliyor!


Şimdi de Fibonacci sayılarından yola çıkıp kusursuz bir spiral çizelim. Madem Fibonacci sayıları kendinden önce gelen iki sayının toplamı, kenar uzunluğu 1 olan bir karenin üstüne yine kenar uzunluğu 1 olan bir kare daha çizelim. Bunların kenarlarını paylaşan bir kare çizersek kenarı (1+1=2) olacak.Yanına kenarı 3 olan bir kare çizelim. Kenarı 5 olan bir kare çizelim… 


Şimdi bu karelerin köşe noktalarını birleştirerek kusursuz spiralimizi ve deniz kabukları gibi doğadaki birçok spiral "büyüme" örneğini elde edebiliriz:

Bu spiralin içine bir ikizkenar üçgen yerleştirdiğimizde birçok resimdeki “güzel” boyutu veren “altın üçgen”i elde ederiz.


Spiraldeki ögeleri büyütürsek spiralin simetriğini çizilmiş gibi görülür ve bu kez de ayçiçeği gibi çiçeklerin göbeklerindeki, çam kozalaklarındaki, enginar, karnabahar gibi gövdelerdeki veya mercan kayalıklarındaki güzel görüntüyü elde ederiz.


Doğanın oluşturduğu ve geometrinin formüle ettiği güzellikler sonsuza uzanıyor. Birinci bölümün başında da değindiğim gibi bana ilginç gelen birkaç örnekle geometri dünyasında bir gezinti yapmaya çalıştım. Başa dönersek: Doğaya bakınca önce hayret edip “nasıl oluyor da bu kadar karmaşık ve güzel yapılar oluşuyor” diyorum. Olay bana gizemli, doğaüstü, inanılmaz gibi geliyor. Oysa matematiksel tabanını kavradığımda ise “tabii böyle olmak zorunda, başka türlü olamaz ki” diyorum. Kısacası Antik çağlardan beri doğanın temel kuralları geometri ile soyutlanıp simgelenince çok daha açık bir biçimde görülüyor. Bir giz olmaktan çıkıyor ve temelleniyor.  İşte bu anlamda geometri “her şeyin bir kuralı olduğunu ilk gösteren bilim” olarak öne çıkmış. Bence bu özellik günümüzde de korunuyor.



KAYNAKLAR:
Bülent ATALAY, Matematik ve Mona Lisa, Albatros, 2006.
Jason Socrates BARDI, The Fifth Postulate, John Wiley & Sons, 2009.
Jules BOUCHER, La Symbolique Maçonique, Editions Dervy. 1943.
David FONTANA, The Secret Language of Symbol”, Pabillion Books, 1993.
Douglas R. HOFSTADTER, Gödel, Escher, Bach: an Eternal Golden Braid, Basic Books Inc. 1979.
Joachim G. LEITHAUSER, Ufkun Ötesindeki Dünyalar, Doğan Kitap, 2002.
Nazif TEPEDELENLİOĞLU, Kim Korkar Matematikten, Bilim ve Sanat Yayınları, 1983.
Zeki TEZ, Matematiğin Kültürel Tarihi, Doruk Yayımcılık, 2008.
Yavuz UNAT, Tarih Boyunca Türklerde Gökbilim, Kaynak Yayınları, 2008.
David WELLS, Matematiğin Gizli Dünyası, Doruk Yayımcılık.


7 Nisan 2013 Pazar

GEOMETRİ I


Doğadaki düzene ve güzelliğe ilk bakışta “bu nasıl oluyor?” diye hayrete düşüyoruz.
Bilimle bu düzeni inceliyor ve anlıyoruz. Gauss’un nitelemesi ile “bilimlerin kraliçesi” matematik ve onun görsel dalı geometri bu düzeni soyutluyor, temellendiriyor.
Böylece ilk bakışta hayret ettiğimiz düzeni anlıyor, nedenlerini kavrıyor ve “başka türlü olamaz ki!” diyoruz. Doğada her şeyin bir kuralı-yasası var ve tarihsel gelişim içinde geometri bu düzenin ilk ipuçlarını vermiş. Konu o denli geniş ve büyüleyici ki sanırım gökyüzünden çiçeklere uzanan bu gezintiyi iki bölümde ele almam gerekecek.

İnsanoğlu kendine gelip çevresindekileri anlamaya çalışınca her halde ilk gördüğü değişim ve düzensizlik oldu. Birdenbire karşısına çıkan vahşi hayvanlar kendini kovalıyordu; gökyüzü bir aydınlanıp bir kararıyordu; hava bir ısınıp bir soğuyordu; dallarda yiyecekler hamken olgunlaşıyor, sonra da çürüyüp dökülüyordu. İşte bu kargaşa içinde gökyüzü ve yıldızların düzeni dikkatini çekti. Yıldızlar kümeler oluşturup düzenli biçimde gökyüzünde ilerliyordu. Zamanla bu düzenin dünyadaki düzenle bir ilişkisi olduğunu anladı. Gece ve gündüzün, mevsimlerin bir düzeni vardı. En ünlü biçimde Aristoteles ardından Ptolemeaus tarafından bu düzen formüle edildi: Gökyüzü kristal küreler oluşturmuş dünyanın çevresinde dönüyordu!

Derken insanoğlu da doğanın düzeni yanında kendi düzeninin kurmaya başladı. Tarım için tarlalar oluşturmaya, ekinleri için su getirmeye çalıştı. Bu nedenle de tarlalarının şekillerini soyutladı ve yeryüzünü ölçmeye başladı: geo-metri yer ölçümü. Soyut şekiller, üçgenler, kareler, dikdörtgenler oluştukça bunların bazı kuralları olduğunu gözledi. Örneğin
dik üçgende “dik kenarlarının uzunluklarının karelerinin toplamının, hipotenüsün uzunluğunun karesine eşit” olduğuna şaştı (Pisagor teoremi) [1]. Bu arada Pisagor teoreminin, Pisagor’u çok üzen bir yönü olduğuna da değinmeliyim: Dik kenarlarının uzunluğu çok güzel bir tamsayı “1” olan dik üçgenin hipotenüsü Ö2 (1,414231 ….) gibi sonsuz uzanan bir sayıdır. Rasonel olmayan sayıları hiç sevmeyen Pisagor öğrencilerine 1, 1,  Ö2 üçgenini bir sır olarak saklamalarını söyler.


Sayılara kutsal bir önem veren Pisagor 3, 4 ve 5 tamsayılarının 32+42=52 özelliğine hayran oldu. Böylece bu güzel ilişkiye sahip 3-4-5, 5-12-13, 6-8-10 … gibi üçlü tamsayılar “Pisagor üçlüleri” olarak tanımlandı. Pisagor üçlülerini inceleyen matematikçilerin aklına bir soru gelir: Acaba a3+b3=c3 veya daha genel olarak an+bn=cn ilişkisini sağlayan 2’den büyük n’ler var mı? Bu problem Fermat’nın son problemi olarak bilinen problemdir.  Ünlü matematikçi Pierre de Fermat (1601-1665) bu soruyu ele alan 3. yüzyılda yazılmış Diopantus’un Arithmetica’sını okurken kitabın kenarına bir not düşer: “Böyle tam sayılar bulanamayacağının çok güzel bir kanıtını buldum. Ama bu sayfa kenarında bunu yazacak yeterli yer yok” [2] Fermat’nın bıraktığı kitap ve belgelerde bu kanıt bulunamadı. Fermat’ın bu problemini çözüp çözmediğini, gerçekten doğru ve güzel bir çözüm bulup bulamadığını bilmiyoruz. Ama bu problem matematikçileri yüzlerce yıl uğraştırdı ve hiç de kolay anlaşılabilir biçimde değilse de 358 yıl sonra kanıtlandı[3]. Üstelik bu büyük deha “amatör” bir matematikçiydi. Buluşlarını ciddi makale ve kitaplarla belgelemezdi. Küçük notlar yazar, buluşlarını arkadaşlarına yazdığı mektuplarda anlatırdı. Günümüzde analitik geometrinin kurucusu olarak Descartes, diferansiyel matematiğin kurucusu olarak Newton’u biliyoruz. Fermat’nın yaptıklarını tam olarak bilseydik belki de bu görüşlerimiz değişirdi.

Yalnızca dik açılı bir üçgen değil herhangi bir üçgende de ilginç kurallar gizli. Örneğin bir üçgenin iç açılarını ortalayan ve karşı kenara uzanan doğrular (açıortaylar) çizelim. Bu üç açıortayın aynı noktada kesiştiğini görürüz. Benzer biçimde üçgenin kenarlarını ortalayan noktaları karşıdaki köşelerle birleştirelim (kenarortay) Bu üç kenarortay da bir noktada kesişecektir. Şimdi de köşelerden karşıki kenarlara dikmeler indirelim bu çizgiler de bir noktada. Hatta kenarların orta noktaları ve dikmelerin kenarlarla buluştuğu noktalar aynı daire üzerinde yer alacaktır.

Bir başka geometrik şekil, daire de bir dizi kuralı barındırıyor. Her şey bir yana çevrenin çapa oranı, Pisagor’a inat, bir diğer irrasyonel sayıyı, p’yi, (3,14159…) veriyor. Burada Tevrat’tan bir alıntı yapalım:

… Kral Süleyman Sur’dan dul kadının oğlu tunç ustası Hiram’ı getirir, Boaz ve Yakin direklerini yapar. Üzerlerine nar ve zambak motifleri işler…
“Ve dökme denizi bir kenardan öbür kenara 10 arşın olarak değirmi biçimde yaptı; ve yüksekliği 5 arşındı; ve 30 arşınlık bir ip onun çevresini sarardı.
[11-1Krallar, Bap 7, Ayet 23 ].

Demek ki p=3imiş!

Aristoteles’in yeryüzü çevresinde dönen gökyüzü küreleri çok iyi bir açıklamaydı. Ama gözlemler arttıkça düzenin kaynağı olan gökyüzünde bazı düzensizlikler gözlenmeye başlandı. En önemli gök cismi, güneş ve -sonradan gezegen olarak adlandırılan- bazı parlak gök cisimleri bu düzene tam olarak uymuyordu! Doğuş-batış yerleri, zamanları, gökyüzünde çizdikleri yol ve kalış süreleri değişiyordu. Hatta gezegenler bazen ters yönde bile ilerliyordu. Güneş yeryüzünün çevresinde düzgün bir daire çizseydi mevsimlerin eşit uzunlukta, gündönümü tarihlerinin eşit aralıkta olması gerekirdi.


Gezegenlerin yeryüzü çevresindeki daire üzerine bindirilmiş küçük daireler üzerinde yol aldıkları düşünülmeye başlandı. Ayrıca dünya güneşin çizdiği dairenin merkezinde değilse mevsimlerin uzunlukları farklı olabilirdi. Binyıllar boyu evrenin merkezinde olmadığımızı bir türlü kabul etmedik. Zaten kutsal kitaplarımız da her şeyin bizim için yaratıldığını dünyanın da sabit olduğunu söylüyordu:

Eski Anlaşma [Mezmur 93:1]:
Dünya sağlam kurulmuş ve sabit

Kuşkusuz bütün bu karmaşık sorunlar, güneşi yeryüzünün ve diğer gezegenlerin çizdiği elipsin merkezine yerleştirince ortadan kalktı. Matematiksel olarak güzel ve kolay bir çözüm; ama insanlara evrenin merkezinde olmadıkları acı gerçeğini kabul ettirmek oldukça yıpratıcı oldu.

Soyutlama yeteneğinin yanında ölçmenin önemini hep vurgulamaya çalıştım. Hadi -sonu iyi de bitse- tarihin en büyük ölçme hatalarından birine değineyim: Kolomb’un serüveni. 15. Yüzyılda yeryüzünün küreselliği kabul edilse de boyutu konusunda anlaşmazlık vardı. Çap yüzyıllar önce büyük bir doğrulukla ölçülmüştü (Erastosthenes, MÖ. 240). Ama karşıt görüşler de vardı. Denizciliğin gelişimi ile Atlas Okyanusunda ilerleyen gemiciler enlemi ölçebiliyor ama boylam ölçümünde zorlanıyorlardı. 

Enlemin belirlenmesi kolaydı. Örneğin gölgenin en kısa olduğu noktada güneşin ufukla yaptığı açı enlemi ölçmek için kullanılabiliyordu. Yani konu bir açı ölçümüne dönüşüyordu. Oysa boylamı ölçmek çok daha zordu. Dünya kendi ekseni çevresinde döndüğüne göre, zaman ölçme sorunu ortaya çıkıyordu. Dalgalar üzerinde sallanan bir gemide sarkaçlı saatler çalışmıyor; haftalar süren deniz yolculuklarında zaman ölçmede biriken hata inanılmaz boyutlara çıkıyordu. Bu sorunun boyutunu anlamak için Kristof Kolomb’un yolculuğuna bakabiliriz. Amerika kıtasını bilmediği gibi yeryüzünün çevresini çok daha küçük bekliyordu (40 000 km yerine 30 200 km)[4]. 


Ama benim vurgulamak istediğim kayıtlara göre boylam ölçümünde 2,5 saate varan bir hata yaptığı. Bu hatanın Afyon ile Londra arasındaki boylam farkı kadar olduğunu belirteyim. Yeterli doğrulukta bir saat yapımı için 1759’a, John Harrison saatine kadar bekleyeceğiz. Görüyoruz ki geometri enlem sorununu çözdü; ama boylam konusundaki teknolojik ölçme sorunu ancak yüzlerce yıl sonra çözülebildi.

Burada bir parantez açıp büyük bir yaramıza değinmek istiyorum. Avrupa bilimi Kopernik’ten Newton’a yaklaşık 150 yıl içinde dünya ve diğer gezegenlerin oluşturduğu bilmeceyi çözdü ve 18. Yüzyıla bu bilinçle girdi. Bu çözümün sancısız olduğunu söylemiyorum. Engizisyon baskısı Bruno’nun yakılması veya Galileo’nun mahkûm edilmesi çok derin izler bıraktı kuşkusuz. Ama yine de süreç tamamlandı.

Ne yazık ki İslam coğrafyasında bunun gerçekleşmediğini görüyoruz. 12. Yüzyılda Fahrettin Razi “Geometri öğrenmek farzdır” diyor; 9. Yüzyılda El-Harezmî, 14. Yüzyılda İbn-i Haldun matematik üzerine önemli yapıtlar veriyor; 15. Yüzyılda Uluğ Bey Semerkant Gözlemevinde gökyüzünü gözlüyor. Ama 15. Yüzyılın sonundan başlayarak bütün İslam âleminin –ve onun önderi olan Osmanlı’nın- giderek karanlığa gömüldüğünü izliyoruz. Taküyiddin’in gözlemevi bir yıl içinde yıkılıyor. 17. Yüzyılda İmam-ı Ahmed Rabbani “Geometrinin ne dünya saadetine ne ebedî kurtuluşa faydası yoktur” diyor. Genellikle günümüz mühendislik eğitimimizin temellerini 18. Yüzyıl sonlarındaki Mühendishane-i Berri Hümayun, Mühendishane-i Bahri Hümayun gibi Osmanlı okullarına dayandırırız. 1824’te Mühendishane-i Bahri Hümayun başhocası Seyyid Ali Paşa “…güneş dünya çevresinde döner” diyordu. Kopernik’in haklı olduğunu yazan ilk Osmanlı sanırım 1848’de Bakü’lü Kudsî. Her halde okullara okutulmak üzere Batlamyus’u basan son devlet Osmanlı (1901).

Neyse bu konuya bir başka yazıda dönmek üzere üzücü parantezi kapatıp güzellikler dünyasına geri dönelim. Bir doğruyu bir küçük ve bir büyük parça olmak üzere ikiye bölelim. Öyle ki büyük parçanın uzunluğunun küçük parçanın uzunluğunun oranı, bütün doğrunun uzunluğunun büyük parçanın uzunluğuna oranına eşit olsun:




“Altın oran” olarak bilinen yine rasyonel olmayan bir irrasyonel sayı olan bu oran (1,61803…) “j” harfi ile gösterilir. Bu simgenin de kaynağı Atina’da Partenon’un mimarı “Fidias - jειδίας”. Bütün görsel sanatlar tarihi bu oranın uygulamalarıyla dolu. Leonardo’dan Salvador Dali’ye binlerce örnek verilebilir.




Leonardo ünlü Vitruvius [6] adamını çizerken doğadaki güzel oranları bulmaya çalışıyordu. 

Yalnızca bedenin çeşitli oranlarını değil kare ile daire arasındaki ilişkiyi de inceliyordu: 

Çünkü kare ile daire arasındaki ilişki Panthenon gibi mabetlerde kubbe ile taban arasındaki ilişkiye yansımalıydı. Leonardo’nun çağdaşı Palladio’nun Venedik’teki kilisesinde bu “güze oran” arayışını görüyoruz.


Geometrinin mimaride yalnızca güzel oranlar oluşturduğunu sanmayalım. Birçok mimari stilin de kaynağını geometride buluyoruz. Örneğin 6 - 10. Yüzyıl dönemindeki Romanesk mimari örneklerinde yarım daire biçimli pervazlar (casing), üzerindeki ağırlığın büyük kısmını yan duvara aktarıyordu. Bu da duvarları kalın ve az pencereli; iç mekânları karanlık yapıyordu.


Oysa pervazlar biraz sivriltilip tonoz tipi yapılınca ağırlığın büyük kısmı aşağıya doğru iletildi. Hatta payandalarla da ince duvarları, büyük pencereleri desteklendi. Böylece 11 - 12. Yüzyıllarda yüksek, büyük, aydınlık, pencereleri vitraylı Gotik katedraller çağı başladı.



Geometrinin bu ilginç öyküsünü GEOMETRI II'de sürdüreceğim.
........................................................
[1] Aslında dik üçgenin bu özelliğini Pisagor’dan (MÖ. 570-495) çok önce Çinliler, Mısırlılar, Babilliler, Hintliler biliyordu. Babil için Plinton tableti (M.Ö. 1800-1650); Çin metni Zhou bi suan jing (M.Ö. 100), Hint Baudhayana Sulbasutrası (M.Ö. 800) [Bilim ve Gelecek Dergisi, Eylül 2006]

[2 ]“Cujjus rel demonstrationem mirabilem sane detexi hanc marjinis exquitas nın caparet.

[3] Andrew Wiles ve Richard Taylor’un iki makalesi “Annals of Mathematics”, Mayıs 1995.

[4[ Amerika kıtası olmasaydı belki de Kristof  Kolomb okyanusta kaybolan bir denizci olarak unutulup gidecekti!

[5] Kolomb’un daha iyi ölçmeler yaptığını: ama rakiplerine bilgi vermemek için gemi kayıtlarına yanlış şeyler yazdığını savunanlar da var. Ama yadsınamaz gerçek ölünceye kadar yeni bir kıta bulduğunu anlayamadığı.

[6] 2. Yüzyıl da yaşamış oranlar konusunda tutkulu Romalı yazar, mimar, mühendis Marcus Vitruvius Pollio.

17 Mart 2013 Pazar

KENDİNİ BİL



İnsanoğlu kendini çevreleyen doğaya bakınca çok eski çağlardan beri var olan dağlar-denizler-akarsular gördü. Kendinden daha hızlı koşan, kendinden çok daha güçlü yırtıcı hayvanlar gördü. Her halde ilk algısı bu çevre içinde bir “küçüklük-güçsüzlük” oldu. Onu zaman içinde güçlü kılan da zayıflığının bilincine varması oldu. Çünkü zaman içinde doğaya karşı verdiği savaşla zayıf-eksik yönlerini gidermenin yollarını buldu.
Bu zayıflık duygusunun karşı ucunda insan bir yandan da çevresindekilerden üstün olduğunu düşündü. Özellikle daha ahlaklı, erdemli, akıllı olarak her yönden kendini geliştirebileceğini de gördü:

  • ·         Platon geleneğinde kusursuz insan-Anthropos Teleios
  • ·         Hermetiklerde insan insan- Ontos Anthropos
  • ·         Taoculukta ruhsal insan-Cheng Jen
  • ·         Budizmde büyük insan- Mahâpurusa
  • ·         Gnostiklerde büyük insan- Megas Anthropos
  • ·         Tasavvufta ergin insan-İnsan- Kâmil

Kendini geliştirme amacına yönelik çabaları sırasında ilk adım “Kendini bil” olarak öne çıktı. Latincede “nosce te ipsum”, İngilizcede “know thyself” olarak birçok düşünsel metinde bunu buluyoruz. Hemen hemen bütün dinlerde inzivaya çekilmek, çile doldurmak, manastıra kapanmak… kendinde bir şeyler arama çabası olarak belirdi.

Antik Mısır’daki Luksor (MÖ. 1400) tapınağı iki bölümlüydü. Halkın girdiği birinci bölümün duvarında “Beden Tanrının evidir” yazardı. Bu nedenle insanın kendini irdelemesi ve tanıması tanrıya giden yolun ilk adımı sayılırdı. Tapınağın ikinci bölümüne ancak belirli bir erişkinlikten ve sınavlardan sonra geçilirdi. Bu bölümde ise bu emrin açıklaması yer alırdı: “İnsanoğlu, kendini bil böylece Tanrıları bileceksin


Antik Yunan’da da bu söz çok anılmış. Kimi kaynağı Thales’e (MÖ. 624-546), kimi mitolojideki şairlere (Apollonun kızı Phemonoe) dayandırmış. Bu nedenle Delfi adasında Apollon Tapınağının üzerinde “Kendini Bil” yazdığı söylenir ve Sokrat’ın yapıtlarında bu aforizma Delfi yazısı olarak anılır. Bilindiği gibi Sokrat karşılıklı konuşma (dialog) yöntemiyle gerçeği bulmaya çalıştı ve yazılı eser bırakmadı. Sokrat’ın diyalogları öğrencisi Platon tarafından kaleme alındı. İşte bu diyaloglarda “Kendini Bil” birçok yerde geliştirilen bir düşüncedir[1].


ESKİ İÇREK GÖRÜŞLERDE “KENDİNİ BİL”

Antik dönemde geliştirilen birçok içrek (ezoterik – batınî) görüş çerçevesinde kendini öğrenme kendini geliştirmenin ilk adımı olarak ele alınır. Batı uygarlığı kendi düşünsel temellerini Antik Yunan’da bulsa da, birçok düşünce akımının köklerini çok daha önceki uygarlıklarda buluyoruz.

“Kendini Bil” kapsamında ilk olarak değinme istediğim içrek düşünce akımı Hermetizm. Mısır’da MÖ. 3000’lerdeki kutsal metinler Hermes’in tanrılar döneminde yaşadığını anlatır. Hermes sözcüğü ise Eski Yunancada insansız bölge-çöl anlamına gelen “eremities”den kaynaklanır. (Burada yüzyıllar sonraki Tevrat metinlerindeki “çölde dolaşmak” kavramına bir gönderme de yapabiliriz.)

Ku’anı Kerim’de (19: Meryem Suresi Ayet: 56-57 ve 21: Enbiya Suresi 85) İdris Peygamber olarak geçen Hermes, Anadolu Türkçesindeki “ermiş” sözcüğünün de kaynağını oluşturur.  Tevrat’ta Hermes (Enoch) Hz. Âdem’in torunu ve Hz. Nuh’un büyükbabası olarak anılır. Antik Yunan kaynaklarında özellikle İskenderiyeli Clement ve Askleipos onu Trimegistes Hermes (“üç kez bilge” Hermes) olarak anar [2].

İnsanın hakikatin kaynağı olduğu görüşünü Hermetizmde görürüz: “Asıl nur insandır. İnsanlar bu nuru tanımazla ve onu fark etmezler; ancak hakikat budur. Nur her yerde, her kayada ve her taşta vardır. Diğer her şey geçicidir; ancak nur süreklidir. Nur insanın yaşamıdır. Her insan için bu nur her şeyden daha yakındır.” Bu kendindekini arama anlayışında yalnızlığın yanında “kapalılık” öğesi de vurgulanır. Bu nura herkes kavuşamaz.  Çünkü insanın içindeki “nur” kutsal üstün bir varlığın bilincidir. Birçok durumda bu inanç yerleşik dinlerle, onların dogmaları, ruhban sınıfı ve uygulamaları ile çatışma içindedir. Nura kavuşmak için her açıdan yeterli bir bilinç düzeyinde olmak ve ilgili ritüele göre düzenlenen bir (veya birkaç) eriştirme – yükseltme – tekris (initiation) töreni ile bu bilge kişiler topluluğuna kabul edilmek gerekir. Burada günümüze kadar uzanan tarihte birçok din ve düşünce akımındaki “kapalılığın” kaynağı bulunabilir. (O kadar ki örneğin İngilizcede hava sızdırmayan bir paketleme “hermetic sealing” olarak tanımlanır.)

Batı uygarlığının daha çok doğa ile savaşım temelinde gelişmesine karşın Doğu düşünce biçimlerinin öteden beri insan bedeninin ve ruhunun incelenmesine yöneldiğini görüyoruz. Günümüzde oldukça popüler hale gelen Yoga, Akupunktur, Feng Shui gibi düşünce ve uygulamalar Doğu’nun bu içe dönüklüğünün göstergeleri.

Hint düşünce sisteminin birkaç dönemde ele alınması gerekirse de temelinin “bireyin kendi özünü araştıran derin düşünce ile hakikate, kurtuluşa ulaşması” olduğu belirtilebilir. Eski “veda” yazıları (MÖ. 2000-1000) ile başlayıp Brahmanizm, Hinduizm, Budizm (Guatama Buda – MÖ. 500) bu geleneği sürdürdüler.
Hinduizm’in birçok tanrısı arasında Krişna’nın en tanınan ve sevilen tanrı olmasının nedenini sanırım sarı bir peştamala sarılmış, alçak gönüllü, neşeli bir sanatçı kişilik sergilemesinde aramalıyız. Sözcük anlamı “duman gibi karanlık” anlamına gelen Krişna’da Hintliler kendilerini buldular. Tanrı, yani sonsuz hakikatin, sonsuz güzelliğin ve sonsuz iyiliğin, aşktan ve fedakârlıktan aldığı kuvvetle gökyüzüne doğru fışkıran kurtarıcı bir şuurla insanda ortaya çıkması fikri Krişna’da simgelenmiştir.

Hindistan’da Buda’nın yaşadığı MÖ. 500’lerde Çin’de Konfiçyüs’ü (Kung-fu Tse-üstad Kung) görüyoruz. Bilindiği gibi Konfiçyüs düşüncesini toplumun en iyi biçimde yönetilmesi konusunda yoğunlaştırdı. Ama toplum için iyi olana ulaşmanın yolu olarak insanın kendini tanıması ve geliştirmesi olduğunu savundu:
Eskiler devletlerini bir düzene koymaya çabaladılar. Devletlerini düzenlemek isteyenler önce evlerine çeki düzen verme gereğini gördüler. Evlerini düzene koymak isteyenler önce kişiliklerinin geliştirmelerinin gerektiğini anladılar.

Konfiçyüs metafizik sorunlarla uğraşmaktan çok insanın iyi yetiştirilip topluma yararlı olmasına öncelik verdi.  Felsefe Sohbetleri adlı kitabında öğrencisi Tseu-Lu “Üstadımızdan erdem ve yetenekleri ile seçkin bir adamın oluşumu için gereken nitelikleri dinledik. Ama göksel yol hakkında bir şey dinlemedik” diye yazar. Aynı kitaptaki bir diyalog yine Konfiçyüs düşüncesini yansıtır:

Ki-Lou-Ruhlara ve cinlere nasıl hizmet edilebilir?
Kofiçyüs-Henüz insanlara hizmet edebilecek bir halde değilken ruhlara ve cinlere nasıl hizmet edilebilir?
Ki-Lou- Öyleyse ölümün ne olduğunu sormama izin veriniz.
Kofiçyüs-Yaşamın ne olduğu nasıl bilinebilir?

MÖ 5. ve 6. Yüzyıllar düşünce akımları açısından çok ilginç bir dönemdir. Bu dönemde biraz daha Batı’ya İran’a geldiğimizde Zerdüşt’ü buluyoruz.  Efsane Zerdüşt’ün (Zoroastrian) MÖ. 1000 dolaylarında yaşadığını söylerse de bir din olarak MÖ. 6. Yüzyılda İran’da gelişti. Yeryüzünü iyi yaratıcı tanrı Ahura Mazda ile yıkıcı ruh Angra Mainyu arasındaki çatışma alanı olarak belirleyen bu dinde insan Ahura Mazda tarafından yaratılan “iyilerin” safında yer alır. Tanrının insanın içinde olduğu inancı açıkça vurgulanır.

GNOSTİKLERDE “KENDİNİ BİL”

Hıristiyanlıkta özellikle Gnostik (Antik Yunanca Gnostikos – öğrenenler) öğreti kendini tanımaya çok önem verdi. Aslında Gnostik düşünce biçimi Hz. İsa’dan biraz önce başladı. Hıristiyanlıkla birlikte 2. - 3. Yüzyıllarda Roma İmparatorluğunda özellikle İran, Ortadoğu ve Akdeniz çevresinde yayıldı. Hıristiyan Gnostikleri için hareket noktası Hz. İsa’nın İncil’deki  Tanrı'nın Egemenliği göze görünür bir şekilde gelmez. İnsanlar da, ‘İşte burada’ ya da, ‘İşte şurada’ demeyecekler. Çünkü Tanrı'nın Egemenliği aranızdadır.” (Luka 17:20) gibi sözleridir.

Hz. İsa söylencesinin öncesine uzanan bir Tevrat-İncil kaynağı Filistin’de, Kumran (Qumran) vadisinde 1946-1956 döneminde bulunan ve karbon analizi ile MÖ. 33’e (±200) tarihlenen “Ölü Deniz El Yazmaları”dır.  Muhammed Edh-Dhib adlı bedevinin 1946’da bulduğu ve 1956’ya dek 11 mağarada yapılan kazılarda çıkarılan el yazmaları günümüzde İncil olarak bildiğimiz en eski metinleri oluşturuyor.

Gnostik yapıtlar konusundaki en büyük kaynak ise Nag Hammadi kitaplarıdır. 1945’de Yukarı Mısır’da Nag Hammadi kasabasında Muhammed Ali Samman adlı bir köylü kapalı bir kavanoz içinde 52 papirus üzerine yazılmış el yazması buldu. Kitapların buradaki bir manastıra ait olduğu ve 4. Yüzyılda Hıristiyanlık açısından “yasal” olmayan kitapların lanetlenmesiyle (Piskopos Athanasius, MS. 367) gömüldüğü tahmin ediliyor. Bu el yazmalarının en önemlilerinden Thomas’ın (yarışmacı) Kitabı’nda “Tanrı’nın egemenliği göklerdeyse, kuşlar O’na sizden daha yakın. Denizde ise balıklar daha yakın. Oysa egemenlik sizin içinizde ve dışınızda. Kendinizi tanıdığınız zaman O’nu tanıyacaksınız” denir. Hıristiyan dünyasın ana akımında bu mistik yaklaşımın kısa sürede terk edildiğini ve yerini çok daha güçlü bir merkezî otoritenin aldığını belirtmeliyim.

MANİCİLİK

3. Yüzyılda yukarıda değindiğimiz Zerdüştlüğün izlerinde bir başka din akımının, Maniciliğin geliştiğini görüyoruz. Sasani İmparatorluğu döneminde bu dinin İran, Mezopotamya’da yaygınlaştığını, Orta Asya’ya uzandığını, 762’de Uygur hükümdarı Bügü Kağan’ın bu inancı resmi din olarak duyurduğunu görüyoruz  [3]. Burada Zerdüştlükteki ikiliğin insana da yansıdığını ve Mani’nin oldukça şiirsel bir dille insanın içindeki iyi yönü geliştirmesini önerdiğini görüyoruz: “İçinizdeki nur güzellikle ve bilgiyle beslenir. Yalnızca bedeni beslemekle yetinmeyin; içinizdeki nuru da besleyin. Dokunma, görme, işitme tatma ve koklama duyuları size nuru damıtmanız için verildi. Onlara güzel renkler, nağmeler, kokular sununuz.”
Maniciliğin yayıldığı coğrafya Hıristiyan Roma’ya komşuydu. Bu ikili (dualist) ve hümanist görüşler Roma düzeninin dağılmasıyla oluşan siyasal kargaşa ortamında, Papalığın zengin ve dogmatik görüşlerine karşıt bir tutum olarak İsa’nın ilkel ortakçılığı biçiminde yayıldı. Paulusçular (8. Yüzyıl Ermenistan), Bogomiller (10.yüzyıl Makedonya-Bulgaristan) ve Katharlar’a (12.-13. Yüzyıl Fransa) kadar uzanan coğrafyada bu görüşlerin, başkaldırıların ve baskıların izini sürüyoruz.

TASAVVUFTA “KENDİNİ BİL”

Yukarıda Doğu ve Batı düşünce sisteminden örnekler verdim. Ama bence bu ilkenin en güzel biçimlerini bizim kültürel köklerimizde buluyoruz. Özellikle yarattıklarının Yaradan’ın bir yansıması olduğunu öne süren Tasavvuf varlık birliği (vahded-i vucut) temel ilkesiyle bu konuda çok zengin bir kaynak oluşturuyor.  Tasavvufun bu görüşünün temelini bir Kutsi Hadis (Kuran’da yer almayan, Hz. Muhammed’in ifade ettiği Allah’a ait olan söz) oluşturuyor: “Ben gizli bir hazineydim. Bilinmeyi istedim ve mahlûkatı yarattım”. Bu durumda dünyadaki bütün varlıklar ve tüm evren Tanrı'nın yansımalarıdır. İnsanlar Allah'tan gelip yine Allah'a dönecektir.

Yarattıklarının özünde Yaradan varsa, Ona ulaşmanın en belirgin yolu kendi içimizde Onu aramak. Örneğin Yunus Emre benliğinde kendinden “içeri” olan bir varlık bulur:

“Beni bende demen, bende değilim,
Bir ben vardır bende, benden içeri.”

Hatta kendini içine yönelmeyen “âlim”lerle alay eder:

İlim ilim bilmektir,
İlim kendin bilmektir
Sen kendini bilmezsen
Ya nice okumaktır?

Hacı Bektaş-ı Veli de hakikatin kaynağını insanda bulur:

Hakikat yolunu bilenlerdeniz
İlhamı insandan alanlardanız
Cevherin hasını bulanlardanız
Foyalı boncuklar dizen değiliz.

O da softalarla alay eder:

Dervişlik hırkada taçta değildir,
Hararet nardadır, saçta değil,
Her ne arar isen kendinde ara
Kudüs’te, Mekke’de Hac’da değildir.

Zaten İslam kurallarına uymak (Şeriat), Bektaşilikte dört aşamanın ilkidir. Ardından Tarikat-Hakikat-Marifet kapılar gelir. Yukarıda Hermes-İdris Peygambere değinmiştim. İslam kaynaklarına göre İdris Peygamber (Hermes-i Herâmise) ilk terziydi. Bu terzilik de Tasavvufta hal elbisesi (Hûlle) ile simgelenir. Yunus Emre

İdris Nebî hûle biçer
Gezer Allah deyu deyu

derken bu hal elbisesini anar.

Tasavvufta kendini yetiştirmenin nedeni Allah’ın benliğimizde yerleşmesidir. Şemseddin Sivasî’nin (16. Yüzyıl) dilinden bunu söylersek:

Sür çıkar ağyarı dilden tâ tecelli ede Hak
Padişah girmez saraya hâne mamur olmadan
(Hak’kın görünmesi için gönülden yabancı her şeyi çıkart. Çünkü ev düzenlenmeden Padişah saraya girmez)

Sanırım bu düşünceyi en vurgulayıcı biçimde “Ben Tanrıyım- ene’l Hak” diyen Hallac-ı Mansur ifade etti. O kadar vurgulayıcı biçimde ifade etti ki Bağdat’taki yönetimin buna göz yummasına olanak yoktu; 922 yılında büyük işkencelerle idam edildi. Bu acı olay 400 yıl sonra tekrar yaşandı ve benzer görüşler ileri süren İmadeddin Nesimî  1425’de Halep’de idam edildi [4].  

İNSANCILIK VE AYDINLANMADA “KENDİNİ BİL”

Günümüz Batı düşüncesinin kökleri -birçok düşünce biçimi gibi- çok eski çağlara kadar uzanabilir. Ama her halde çağdaş anlamda baskın bir nitelik kazanması Rönesans-Reform ile başlayıp Aydınlanma ile gelişen çizgidir. Ortaçağın insanı görmezden gelen dinsel-dogmatik, tanrı-merkezli çizgisinin ardından Rönesans döneminde insanı merkeze alan insancı (humanist) düşünce ve sanat gelişti. Bunu 18. Yüzyıldaki Aydınlanma izledi. Bu dönemin akılcılığının en yetkin ismi Kant’ın geliştirdiği ahlak felsefesinin temelinde, ahlaklı davranışın ne olduğu konusunda temel kavramların insan bilincinde doğal biçimde olduğu kavramı yer alır: “ahlak, insan aklına ve vicdanına dayanır” [5] . Kant bu bilince büyük bir hayranlık duyar: “İki şey var ki, ne kadar çok ve derin düşünürsem, her zaman gönlümü hayranlık ve yücelik duygusu ile dolduruyor: Başımın üstündeki yıldızlı gökyüzü ve içimdeki ahlak yasası”. İşte içimizdeki bu yasayı uygulamak ve yine insanın yüce yeteneği aklını kullanmak Aydınlanma için tek yoldur. [Kant’ın Sapere Aude (Usunu kullanmaya cesaret et!) sloganına bu blogun başka bir bölümünde (Aydınlanma Dönemi-Genel Çerçeve) değinmiştim.]

Zamanda büyük bir sıçrama yapıp 20. Yüzyıla gelelim: Rudyard Kipling (1865-1936) “If – Eğer” başlıklı ünlü şiirinin son dizlerinde kendini geliştirmenin amacını “Adam” olma olarak belirtir (Çev: Emre Kongar):

“İşte o zaman Dünya ve içindeki her şey senindir
Ve daha önemlisi-sen artık Adam olmuşsundur oğlum!”

Adam olmak deyince aklıma “Parmak Damlası” geliyor. Cevat Şakir Kabaağaçlı’nın (1890-1973) (Halikarnas Balkçısı) “Parmak Damlası” romanında ilginç bir aşk öyküsü anlatılır. Büyük kentlerde yetişmiş ve öğretmen olmuş kültürlü bir genç kız, görevli olarak geldiği Akdeniz kıyısındaki küçük kasabada bir sünger avcısına âşık olur. Bu sevgiyi onaylamayan çevresine genç kızın gösterdiği gerekçe ilginçtir: “O adam gibi adam” der.

SON SÖZ

Tarihsel gelişim içinde çeşitli düşünce akımlarının farklı neden ve yorumlarla da olsa “kendini bil” çağrısı çevresinde birleştiklerini görüyoruz. Bu uyarıyı kimi zaman “sen güçsüzsün haddini bil” anlamında birçok zaman ise “sende Tanrısal bir öz var onu içinde ara” veya “kendi aklını kullan, ahlak ve erdem ilkeleri senin içinde onları kullan” anlamında değerlendirebiliriz. Ya da daha pratik bir görüşle “kendi eksiklerini ve yeteneklerini öğren; onlardan yola çıkarak kendini geliştirebilirsin” diye düşünebiliriz. Hangi yaklaşım biçimi bize uygun gelirse gelsin sanırım bu unutmamamız gereken bir çağrı: Kendini Bil.


[1] Russell, Bertrand. History of Western Philosophy. London: Unwin Universty Books, 1946.
[2] Shuré, Edouart. Büyük İnisiyeler. İstanbul: Ruh ve Madde Yayınları, 2005.
[3] Maaluf, Amin. Les Jardins de Lumiére. Paris: Jean-Clode Lattès, 1993.
[4] Öztürk, Yaşar Nuri. Hallac-ı Mansur: Darağacında Miraç. İstanbul: Yeni Boyut Yayınları, 2011, s. 31.
[5] Kant, Immanuel. Critique of Practical Reason (Kritik der praktischen Vernunft), 1788.

8 Şubat 2013 Cuma

PROJE YÖNETİMİ



Projeyi “özgün bir ürün ya da hizmet yaratmak üzere yalnızca bir kez ortaya konan çaba” olarak tanımlıyoruz. Bu anlamda Marsa uydu göndermekten köşe başına yeni apartman yapmaya; yeni bir buzdolabı modeli geliştirmekten, bir müzik albümü hazırlamaya kadar birçok çalışma proje olarak nitelenebilir [1].

Bu tanıma göre binlerce yıldır yeryüzünde büyük projeler gerçekleştiğini biliyoruz. Sulama için barajlar kanallar, büyük tapınaklar, saraylar, piramitler, Çin Seddi… ilk aklımıza gelenler. Bunlar yapıldığına göre, bu projeler bir biçimde yönetiliyordu. Diğer yandan proje yönetiminin önemli bir yönetim biçimi olarak tanımlanması, kurallarının oluşması 20. Yüzyılda gerçekleşti. Birçok kaynak günümüzde anladığımız biçimde yönetilen ilk “projeyi” Manhattan Projesi adıyla tanımlanan ilk nükleer bombanın yapılması olarak belirtir. Soğuk savaş döneminde bir dizi askeri projede çeşitli proje yönetim yöntemleri gerçekleştirildi. Bir yandan da bu yöntemler yapı, enerji gibi sivil alanlarda uygulanmaya başladı.

Projenin kapsamı birçok zaman belirli kalite isterlerini de kapsayacak biçimde şekilleniyor. Örneğin bir otomobilde kullanılacak elektronik bir cihaz geliştirmek istiyorsanız ve otomobili yeryüzünün çeşitli coğrafyalarında pazarlayacaksanız, cihazınızın çalışması gereken sıcaklık aralığını da belirlemiş oluyorsunuz. Benzer biçimde kapsam ile dolaysız bağlantısı olan diğer iki konu da zaman ve maliyet. Yeni cep telefonu modeliniz üç yılda tamamlanırsa veya termik elektrik santraliniz devreye alınınca kullanıcının elektrik faturaları iki katına çıkarsa projenizin amacına ulaştığını söyleyemezsiniz. Demek ki Kapsam – Zamanlama – Maliyet bir projenin üç temel ayağını oluşturuyor. İşte proje yönetimi konusunda geliştirilen yöntemler – teknikler de bu saç ayağının dengeli biçimde gerçekleşmesini sağlamak için.

Bu blog proje yönetim tekniklerinin ele alınması için uygun bir yer değil. Bu konuda çok sayıda kitap, eğitim programı, ulusal ve uluslar arası örgüt var. Örneğin Proje Yönetim Derneği’nin web sitesi (www.pyd.org.tr) iyi bir başlangıç noktası olabilir. Benim burada değinmek istediğim proje yönetiminin bizim toplumumuzla ve kültürümüzle olan ilişkisi.

Bir projenin oluşturulmasındaki ilk aşama projenin kapsamının belirlenmesi ve yürütülmesi konusunda yöneticiye yetki verilmesi hatta bunun yazılı biçimde belgelenmesidir [2]. Burada ilk zorluklarla karşılaşmaya başlıyoruz. Yerleşik kültürümüzdeki “kervan yolda düzülür”, “hele bir başlayalım da sonrası kolay” gibi anlayışlarımızı bir yana bırakıp ne yapmak istediğimize “başlamadan” karar vermemiz gerekiyor. Zaman içinde küçük değişiklikler yapabiliriz veya tümüyle vazgeçebiliriz ama projemizde adım atmak istiyorsak müşteri isteklerini, proje çıktılarını elimizden geldiğince ayrıntılı biçimde belirlemeliyiz.

Herhangi bir yönetim biçiminde yapılacak işe karar verdikten sonraki aşama o amaca uygun örgütlenme biçimini oluşturmadır. Proje konusunda da kapsamın belirlenmesi ile Proje Yöneticisinin atanması gerekiyor. İşte bu noktada ikinci zorluğumuz yetki verme konusunda. Proje yöneticisinin bir odak noktası (single point of contact) olması temel ilkelerden biri. Oysa biz oldukça hiyerarşik bir çalışma biçimine alışkınız. Bir şirketin birkaç projesi olduğunu düşünelim. Şirket sahibinin, yöneticisinin bu projelerin başına yöneticiler atayıp onlara görev ve sorumlulukla birlikte yetki vermesi gerekli. Şirket üst yöneticisinin birçok durumda gerekli yetkiyi vermediğini görüyoruz. Özellikle küçük şahıs şirketlerinde bu sorun daha belirgin bir duruma geliyor. Büyük kuruluşlarda ise güçlü yerleşik bölümler ve yöneticileri var. Bu bölümlerin dışından bir kişi olarak proje yöneticisinin yürüttüğü proje için bu bölümlerden destek alması zorlaşıyor. Proje Yöneticisini şirketimizin en kıdemli üst yöneticilerinden bir olarak atamak da bu konuda bir çözüm getirmiyor. Çünkü böyle bir yönetici büyük bir olasılıkla zaten -proje dışında- önemli görevleri ve sorumlulukları olan bir kişi. Belki bir Genel Müdür Yardımcısı, belki de Üretim Müdürü [3]. Şirketin çalışma konularından yalnızca biriyle – üstelik projenin tanımı gereği “geçici” bir işte- görevlendirilmesi pek de uygun olmayacak. Kısacası bir proje yöneticisi atamak ve uygun biçimde yetkilendirmek önemli bir sorun.

Proje kapsamında yürütülmesi gereken işlere yakından bakınca ilk dikkatimizi çeken konulardan biri projenin çok farklı nitelikli çalışmaları bir çatı altında toplaması. Örneğin şirketimizde yeni bir ürün geliştirmek istediğimizi düşünelim. İlk bakışta bunun bir “tasarım” işi olduğunu düşünebiliriz. Oysa yeni ürün için birkaç prototip yapmak, bunları test etmek gerekecektir. Projemizin tasarımcıların çalışmaları yanında malzeme satın alımı, çeşitli atölyelerde prototiplerin yapılması, istenen kalite düzeyinin sağlanması bütün bunları yapılması için mali kaynakların kullanılması, müşteri isteklerinin göz önüne alınması gibi boyutları olacaktır. Bu konular da satın alım, üretim, test, kalite, mali işler gibi farklı uzmanlıklar gerektirecektir. Farklı nitelikli çalışmaları yürütmek için ilk akla gelen bir proje takımı oluşturmaktır. İşte burada ikinci yönetim sorunu ile karşılaşıyoruz. Bireysel yaklaşımların ve şirket içi bölüm çatışmalarının önüne geçilmesi, bir amaç (projenin başarısı) doğrultusunda çalışmanın sağlanması gerekiyor. Her gün bireyciliğin özendirildiği dünyamızda “takım çalışması” başlı başına bir sorun olarak karşımıza çıkıyor. Kendi uzmanlık alanındaki yeri, kıdemi, üstün özellikleri ne olursa olsun proje takımının bir üyesinin projede kendine düşen işi yapması gerekecek. Bu özelliğin de egonun “törpülenmesi” yönünde önemli bir eğitim olduğuna inanıyorum.

Daha çok sözlü kültürden geldiğimizi biliyoruz. Okumayı/yazmayı pek sevmeyiz. Oysa proje yönetiminde belgeleme/raporlama çok büyük bir önem taşır. Proje hedeflerin ve kaynakların  açık bir şekilde belirlenmesi; İş Dağılım Ağacı (work breakdown structure), Proje Planı, Kalite Planı, Test ve Değerlendirme Planı, Risk Planı … gerekli planların hazırlanması ile başlar. Dönemsel raporların yanında, projenin özel noktalarında Kritik Tasarım, Ayrıntılı Tasarım, Üretim Hattı Kalifikasyonu… gibi gözden geçirme aşamaları belirlenir ve raporlanır. Hatta proje sona erdiğinde bile projenin çıktıları yanında Edinilen Dersler (lessons learned) raporu ile de geleceğe ışık tutulur. Hepimiz iş toplantılarının verimsizliğinden, bunların önemli zaman kaybı olduğundan söz ederiz. Herhalde bunun çözümü iyi hazırlanmış gündenler, düzenli izlenen ve güncellenen Etkinlik Listeleridir (action item list). Burada iki uçta birbirini doğuran iki tehlike ile karşı karşıyayız. Bu uygulamalar bürokratik zorunluluklar olarak görülüp proje yönetim “kitabındaki” biçimiyle, şekilci bir yaklaşımla uygulamaya konulmamalı. Diğer yandan yorucu ve tümüyle gereksiz bir “kırtasiyecilik” olarak nitelenip uygulamadan kaçınılmamalı. Sanırım proje yöneticisinin yeteneği burada devreye giriyor. Bu yazılı belgelerin arkasındaki nedenleri anlamaya, anlatmaya ve üzerinde çalıştığımız proje için gerçekçi biçimde uyarlamaya çalışırsak etkin çalışma düzeni kurabiliriz.

Yukarıda projenin temel boyutlarından birinin “zamanlama” olduğunu belirtmiştim. Yine ulusal kültürümüze bakarsak sanırım zaman konusunda pek de hassas olmadığımızı itiraf etmemiz gerekiyor. Hemen hemen her toplantı geç başlar, her görüşme gecikir, her iş planlanandan uzun sürer. Birine randevu verirken “Çarşamba öğleden sonra gel” gibi bir cümle kurarız. Hadi biraz daha iyisini düşünelim ve “Çarşamba günü saat 14.00’de bekliyorum” diye ucu açık bir çağrı yapalım. Oysa “Çarşamba günü saat 14:00 – 15:00 arasında bir saatlik bir görüşelim” diye görüşmeyi, toplantıyı, çalışmayı sınırlarıyla zaman eksenine oturtmalıyız. En basit bir proje zamanlamasında bile etkinliklerin süreleri, öncelikleri, birbirleri ile olan zamansal ilişkileri ve bu kapsamda o etkinlik için gereken kaynaklar (insan gücü, para, malzeme…) belirlenir ve zaman ekseninde belirlenir.

Yukarıda yazdıklarımdan “proje yönetimi bizim ulusal kültürümüze pek uygun değilmiş; öyleyse vazgeçelim” sonucu çıkartılmasın. Tersine, bence eksik yönlerimizi geliştirmek için çok önemli ve yararlı. Kısaca sıralarsak
  • ·         Yapılacak işi baştan kapsamlı biçimde tanımlamak;
  • ·         Dengeli bir yetki sorumluluk görevlendirmesi yapmak;
  • ·         Belirlenen hedef doğrultusunda takım çalışmasını gerçekleştirmek;
  • ·         Projedeki etkinlikleri zaman ve maliyet boyutlarıyla bütünsel biçimde ele almak
  • ·         Olumlu/olumsuz gelişmeleri düzenli raporlamak;

 Ve sonunda projeyi kapsamına uygun biçimde zamanında ve maliyet sınırları içinde tamamlamak her türlü çalışmamızda başarı sağlayacaktır. Proje yaklaşımı işte bunun için önemli.


[1] Tümüyle başka anlamdaki “mimari proje”, binanın “elektrik projesi” gibi kullanımları bir yana bırakıyorum.
[2 ]Proje Beratı (project charter) projenin resmen tanındığını belgeleyen dokümandır. Genelde proje dışından bir yönetici tarafından yayınlanır. Bu berat aynı zamanda proje yöneticisine örgüt kaynaklarını proje çalışmalarında kullanması için yetki verir.
[3]Örgütlenme biçimi açısından bu tür sürekli bir görev yöneten bölümleri işlevsel bölümler (functional department) olarak nitelemek gerekir.

21 Ocak 2013 Pazartesi

AYDINLANMA DÖNEMİ - GENEL ÇERÇEVE

Bakır üzerine yapılmış bir gravürden başlayalım. Yapımcısı Polonya asıllı bir Alman sanatçı: Daniel Nickolaus Chodowiecki (1726-1801)*. Karanlık bir ormanın gölgesindeki yolda, bir yaya, bir atlı bir de atlı araba ilerliyor. Şato benzeri kuleli bir yapının ilerisinde tepe üzerinde bir yerleşim yeri var. Ufukta sıra dağların arkasından güneş doğuyor. Sisler dağılmak üzere. Gravürün adı “Aufklarung-Aydınlanma”. İşte aydınlanma döneminin isim babası, terimin kaynağı bu gravür *. Öyle bir dönem ki, Batı uygarlığının geçmişin karanlıklarından sıyrılıp akla, bilime, ümide doğru yaptığı yolculuğun en büyük adımı. 

Birçok düşünce döneminin kesin sınırlarla birbirinden ayrılamadığını biliriz. Bu saptama belki de en doğru örneğini aydınlanma döneminde buluyor. Kuşkusuz kendinden önce gelen bir dizi aydınlık düşünceye dayanıyor ve kendinden sonra gelen birçok aydınlık düşünceleye de kaynaklık ediyor. Ama düşünce sisteminin en yoğun olduğu çağın 18. Yüzyıl, ışığın odak noktasının da Fransa olduğunu söyleyebiliriz. Fransızca'da "Lumieres", İngilizce'de "Enlightment", Almanca'da "Aufklarung" sözcükleri bu çağı tanımlamakta kullanılıyor. 

Aydınlanma Öncesi 

18. Yüzyıl öncesinde aydınlanmanın ilk temellerinin atıldığını, adeta bir altyapı kurulduğunu görüyoruz. Avrupa toplumları bütünsel bir yapı değişikliğine doğru ilerliyordu. Orta çağın feodal yapısı çatırdıyordu. 15. Yüzyıldan beri yoğunlaşan köylü isyanları aristokratların yönetimindeki kırsal bölgelerde düzeni bozmuştu. Başkaldıran köylüler kentlere sığınmaya, gelecekteki işçi sınıfının çekirdeğini oluşturmaya başlamıştı. Kentlerde de çok önemli gelişmeler vardı. Bir yandan 16. Yüzyılda Yeni Dünyaların talan edilmesiyle Avrupa’ya akan zenginlik, diğer yandan merkezi hükumetlerin uyguladığı korumacı, merkantilist, politikalar kentlerde ticaret ve üretim ile uğraşan kent-soylu (burjuva) sınıfta sermaye birikimi sağlamıştı. 

Orta çağın karanlığından 15 ve 16. Yüzyıllarda Rönesans - Yeniden Doğuş ve Reform dönemlerinde özellikle insana verilen önemin arttığını hümanist bir çağın başladığını biliyoruz. Giovanni Boccacio (13313-1365), Montaigne (1533-1592) den sonra Shakespeare (1564-1616) insanoğlunun tüm temel güdülerini, duygularını, iyi-kötü yanlarını sergiliyordu. Yeniden Doğuş patlamasının ardından Barok * geldi. Yeniden Doğuş'un sade ve uyumlu sanatı karşısında uyumsuzluklar, kıvrımlar, eğriler başladı. Altın kaplamalı tombul küçük aşk meleklerinin yaptıkları yaramazlıklarla kiliseler şenlendi. 

Bilim açısından bakıldığında pusula, top ve matbaanın öncülüğünü hatırlamalıyız. Copernicus (1453-1543), Giordano Bruno, Kepler (1571-630), Galileo (1564-1642), doğayı anlamak için İncil'e veya kilise büyüklerinin söylediklerine değil doğaya bakmaya başlıyorlar. Francis Bacon (1561-1626) bilimsel yöntemi formüle ediyor. Bu dönemin bilim adına, hümanizm adına birçok acıyı içerdiğini de unutmamalıyız. Bruno’nun Roma’da 1600’de yakılışı, Galileo’nun yargılanışı, Copernicus’un adeta anlaşılmamak için üstü kapalı yazıları bu öncülerin neler çektiğini bize hatırlatır. Sir Isaac Newton (1642-1727) bugün fizik dendiğinde akla gelen temel kavramları sunuyor ve böylece oluşan çekim merkezinde, düşünce alanında La Mettrie’nin “L’homme Machine” indeki mekanikçilik, Laplace’ın gerekirciliği gelişiyor. René Descartes’in (1596 -1650) “cogito, ergo sum - düşünüyorum, öğleyse varım” diyerek “inanç - credo” yerine “düşünce - cogito”yu öne aldığını; Spinoza’nın (1632-1677) İncile eleştirel yaklaşımlar yapacak kadar ileri gittiğini biliyoruz. Özellikle Fransız Descartes (1596-1650), Hollandalı Spinoza ve Alman Leibniz’in usçuluğun-akılcılığın temellerini attıklarını söyleyebiliriz. Kıta Avrupasında bu gelişmelerin paralelinde İngiltere’de John Locke (1632-1704)* , George Berkeley (1685-1753) * ve David Hume (1711-1776) öncülüğünde deneyimcilik (empricisizm) kuruluyor.

Hiç kuşkusuz politik açıdan aydınlanmanın temeli İngiltere'de atılmıştı. Yüzyıllardan beri merkezi otoriteye karşı güçlü bir mücadele yürütülen İngiltere'de özellikle 1688 devrimi ile Kralın yetkileri sınırlanmış, vergi toplama, askere alma gibi konular parlamento denetimine geçmiş, temel insan hak ve özgürlükleri güvence altına alınmıştı.

İşte aydınlanma dönemi öncesinde
• Sınıfsal alanda aristokratların zayıflaması ve kent-soyluların güçlenmesi, işçi sınıfının ilk belirtilerinin oluşması, • Ekonomide sermaye birikiminin oluşması ve korumacı uygulamaların tıkanması,
• Sanat alanında insancı yaklaşım,
• Bilim alanında gözlemci ve bilimsel yöntem,
• Düşünce alanında dogma karşıtı usçu yaklaşım,
• Politika alanında insan hak ve özgürlüklerinin önem kazanması aydınlanmanın temellerini oluşturmuş ve kısacası karanlığa öldürücü darbenin 18. Yüzyılda vurulması için gerekli hazırlıklar tamamlanmıştı.

Aydınlanma Dönemi

Coğrafya açısından bakıldığında Kuzey İtalya’da yanan Yeniden Doğuş kıvılcımının, aydınlanma döneminde sırasıyla İngiltere (Francis Bacon, Hume, Locke), Fransa (Voltaire, Diderot), Almanya (Kant) ile bütün Avrupa’ya büyük bir ateş halinde yayıldığını söylemek gerekir.

 Batı'da İspanya, Portekiz ve Hollanda'nın deniz imparatorlukları sönmeye başlamıştı; Doğu'da Osmanlı duraklama dönemine girmişti. Kuzeyde İsveç, Polonya ve Rusya arasında etki genişletme yarışı sürüyordu. Kıt'anın Batısında Fransa, İngiltere ile büyük bir çekişme içinde ama ön plandaydı ve adeta tüm Avrupa uluslarının koalisyonuna karşı mücadele içindeydi. Fransa-İngiltere yarışması yalnızca Avrupa kıt'asında değil uzak doğu ve kuzey Amerika'da da sürüyordu. Avusturya Osmanlı'nın 1683 Viyana kuşatmasından beri Güney-Doğuya doğru ilerliyordu. 18. Yüzyıl birçok devletin en büyük hızla geliştiği, hükümdarların tarihe "büyük" unvanı ile geçtiği çağdır. Bu çağ Fransa'da XIV, XV (1725-1774) ve XVI (1774-1792) Lui'lerin, Avusturya'da Marie Theresa'nın (1740-1780), Prusya'da Büyük Frederick'in (1740-1786), Rusya'da Büyük Petro ile (1689-1725), Büyük Katerina'nın (1762-1796) çağıdır.

Özellikle çağın uygarlığına egemen olmak açısından 18. Yüzyıl bir “Fransız” yüzyılıdır. Ama kökleri İngiltere'deki özgür düşünce ortamında olan ve zaman içinde Prusya'ya doğru gelişen bir aydınlanma yüzyılı. Aydınlanmanın deneyimci dalı Montesquieu , Voltaire * ve Rousseau’nun yaşamlarının önemli bir bölümünde İngiltere’de yaşayarak oradaki bilimsel ve özgürlükçü havadan yararlanmaları kuşkusuz bir rastlantı değildi.

Biraz basite indirgeme pahasına da olsa aydınlanmanın temel özelliklerini Gaarder yedi noktada sıralıyor* :
1. Usçuluk
2. Otoriteye karşı çıkış
3. Aydınlanma düşüncesi
4. Kültür iyimserliği
5. İnsan hakları
6. Hristiyanlığın insancıllaştırılması
7. Doğaya dönüş

Bu kavramların hiçbirinin günümüzde bize yabancı gelmediğini, üstelik kavramların bütünselliği nedeni ile soyutlanıp teker teker tartışılamayacağını da biliyorum. Yalnızca birkaç nokta ile bu ana ilkelerin nasıl şekillendiğine değinmek istiyorum. 

Sanırım otoriteye karşı çıkışın en belirgin örneğini Voltaire veriyor. Usçuluğun en belirgin anlatımını Kant sunuyor. Montesquieu, politikadaki "güçlerin ayrılığı" ilkesini formüle ediyor*. Goethe, insan aklının doruklarındaki bir gezintiyi sanatsal boyutu içinde sunuyor. Rousseau, doğaya dönüşün ve insanlar arasındaki eşitliğin –kimi zaman aşırıya gittiği düşünülse de- önemli savunucusu. Müzik alanında Bach, Haendel, Vivaldi, Rameau, Haydn, Mozart ve Gluck'un yarattığı bu yüzyılın nasıl bir benzeri olabilir? Çağın tüm atmosferi bilginin zaferine tam bir inanç, ümit iyimserlik ile doymuş. "İnsanlık tarihinin en iyi ve en ümitli dönemlerinden biri" olarak niteleniyor.

Konunun usçuluk yönünü her halde Kant en iyi anlatır. "Erginliğe ulaşamamışlık insanın kendi usunu kullanmamasıdır ve insanoğlunun kendi kusurudur. Aydınlanma da insanın başkasının yönetimine ihtiyaç duymaması, kendi usunu kullanarak bu erginliğe ulaşamamışlık durumundan kurtulmasıdır" * diyor büyük düşünür. “Usunu kullanmaya cesaret et-Sapere Aude!”, aydınlanmanın bu ünlü sloganını da ona borçluyuz.

Aydınlanma kavramı birçok kez kitlelerin aydınlanması anlamında kullanılıyor *. Çünkü her ne kadar matbaa 1455'de çalışmaya başladı * ve Orta çağda manastırlar yapısı içinde okullaşma sağlandı ise de aydınlanma'ya kadar eğitim, özel görevlilerin ve seçkinlerin tekelindeydi. Bu dönemde bütün toplum kesimlerinin eğitim hakkı olduğu gündeme geldi. "Çağın bütün bilgilerini toplayıp kitlelere yaymayı" hedefleyen 35 ciltlik bir ansiklopedi basımı en tipik aydınlanma çağı etkinliğidir *. Fransa'da Diderot (1713-1784) ve D'Alembert'in (1717-1783), 1751-1780 arasında bastığı "Encylopédie, ou Dictionnaire des Sciences, des Arts et des Métiers" adlı bu yapıt, ansiklopedilerin en ünlüsüdür. Bu çağda bir dizi genel bilgi verme yapıtı olduğunu, örneğin Zedler'in de Leipzig'de 1732-1750 arasında "Universal Lexicon"u yayınladığını *; Chambers'in "Cyclopedia; or an Universal Dictionery of Arts and Science"ın 1728'de Londra'da basıldığını belirtelim *. Fakat Diderot - D'Alembert'in "Encylopédie"si sadece bir başvuru kitabı olarak temel bilgileri vermek için değil kamuoyuna yön vermek, onu şekillendirmek için, kilise baskısının ve var olan politik düzenin düşmanı olan bir yapıt olarak hazırlandı.

Aydınlanma döneminin başta Voltaire olmak üzere birçok düşünürü salt felsefe kitapları yazmak yerine düşüncelerini öyküler, tiyatro yapıtları, şiirler romanlarla okuyucularına iletmiştir. Bilindiği gibi "Roman" yapısında hazırlanan edebiyat eserleri de kitle eğitimine önemli katkıda bulunan, düşünce dünyasını yakından etkileyen yapıtlar olarak gelişmiştir. Daniel Defoe'nun "Robinson Crusoe" (1719), Swift'in "Güliver'in Yolculukları "(1726), Goethe'nin "Genç Werther'in Acıları" (1774) 18. Yüzyılın önde gelen romanları olarak tarihe geçmiştir.

Adam Smith'in, "Ulusların Zenginliği - The Wealth of Nations" (1776) adlı yapıtı politik ekonominin temel kitabı olmuştur. İskoç aydınlanmasının bu büyük önderi bugün anladığımız anlamda ekonomi akademik disiplininin öncüsüdür. Smith, kişisel çıkara akılcı biçimde biçimde yönelinmesi ve rekabet ortamının oluşturulmasının ekonomik refah sağlayacağını savundu. Ünlü terimiyle “görünmez el” dengeleri oluşturacaktı. Bu terim sanırım “klasik ekonomi” dediğimiz görüşü en iyi belirleyen terim olarak nitelenebilir. Adam Smith’in ardından gelen ekonomistler, özellikle Jean-Baptiste Say (1767 –1832) David Ricardo (1772 – 1823) Thomas Robert Malthus (1766 –1834) ve John Stuart Mill (1806 –1873) ile klasik ekonominin tüm boyutlarının belirginleştiğini ve kapitalizmin korumacı, merkantilist  döneminin sona erdiğini görüyoruz. Artık “bırakınız yapsınlar; bırakınız geçsinler, laissez-faire; laissez-passe *” sloganıyla emperyalizme giden yol açılmıştı. Özellikle İngiltere'nin “üzerinde güneş batmayan” emperyalist bir imparatorluk olması sağlandı.

Günümüzde bile gündemden düşmeyen "İnsan Hakları" konusunda da ilk sistematik ilkeler bu çağda geliştirildi. Bu konuda yazılanlar ciltler oluşturmuş, başta Voltaire olmak üzere bu uğurda kavga veren birçok düşünür ömrünü sürgünlerde veya hapishanelerde geçirmiş; ama yüzyılın başında İngiltere'de yakılan kıvılcım yeryüzüne yayılmıştır. İnsan hakları konusunda dünyamızın politik tarihini en derinden etkileyen iki büyük olayı: Fransız Devrimini ve Amerika Birleşik Devletlerinin kuruluşunu anmadan geçmemeliyiz. 1789 Fransız ihtilal meclisinde kabul edilen “İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi-Déclaration des droits de l’homme et du citoyen” ve ABD’nin “Bağımsızlık Bildirgesi-Declaration of Independence” günümüzde yüzyıllar sonrasında önemini ve güncelliğini koruyan başvuru belgeleridir.

Ahlak-erdem-doğa ilişkisi bu yüzyılda çok incelenen bir konu olmuştur. Shaftesbury (3. Earl of Shaftesbury Antony Ashley Cooper, 1671-1713)* “mutluluk erdemli olmaktır” derken, Bernard de Mandeville (1670-1733) insanlar arasında olumlu bir yarışı, onurlu olmak için verilen uğraşı övüyor ve “erdem kendimizi başkalarından üstün tutmaktır” diyor* . Julien de la Mettrie (1709-1751) ise bu konudaki senteze ulaşıyor “Mademki toplumun iyiliğini kendi iyiliğimizden üstün tutuyoruz bunun adına erdem diyebiliriz. Toplumun iyiliğinin altını kazıyınca kendi iyiliğimiz çıksa bile bu erdemdir” *.

Avrupa toplumu güncel yaşamın kuralları ile din dogmaları arasındaki hesaplaşma 18. Yüzyıldan çok önce başlamıştı. 10-11. Yüzyıllarda özellikle kilisenin sapkın (heretic) olarak nitelediği akımlara karşı kurulan engizisyon, Reformdan sonra yükselen Karşı-Reform dalgası içinde Protestanlık, Musevilik ve Müslümanlık için de işletilmeye başlamıştı. Müslümanların İspanya'da yenilmesinin ardından 1478'de İspanyol Engizisyonu kurulup özellikle Musevi ve Müslümanlarla mücadeleye girişti. Roma Engizisyonu da özellikle Protestanlık ile mücadele etmek amacıyla 1542'de kuruldu* . Yukarıda değindiğimiz gibi 17. Yüzyılda bu gelişmeler karşısında aydınların ve düşünürlerin tepkisi filizlendi; 18. Yüzyılda ise bu mücadele tabana yayıldı. Bu noktada aydınlanma ile kitlelerin dine karşı tutumlarını belirlendiğini, Hristiyanlığın yorumu konusunda Locke’un “Vahiy akıl ile değerlendirilmelidir” dediğini hatırlatmak istiyorum *. Bernard Fontenelle, Pierre Bayle gibi bazı aydınlanma çağı düşünürlerinin din kurumuna çok eleştirel yaklaştıklarını biliyoruz * . Ama önde gelen birçok aydınlanma düşünürü, örneğin bunların en saldırganlarından biri Voltaire “Tanrı olmasaydı onu icat etmek gerekirdi” * diyecek kadar da açık sözlü idi. Sanırım "Hristiyanlığın insancıllaştırılması" olarak andığımız bu kavramın en güzel örnekleri Voltaire'in “L'Ingenu” ve “Candide” adlı yapıtlarında gözlenir. Örneğin L'Ingénu'de bir Amerikan yerlisi samimi bir duygusallık içinde Hristiyan inancını benimser. Kilisede "Günah Çıkartma" kavramının kaynağının İncil'deki "birbirinize günahlarınızı itiraf edin" ifadesi olduğunu öğrenir. Kendisi günah çıkarttıktan sonra Rahibe "şimdi de sıra sende, kutsal kitap birbirinize diyor, şimdi de sen günahlarını anlat" demekten çekinmez. Yine çok samimi ve saf bir felsefe öğrencisi olarak canlandırılan Candide, Westfalya şatolarında, Portekiz Engizisyonundan, Paraguay çay plantasyonlarında geçen bir dizi maceranın ardından Türkiye'ye gelir ve kitap, o güne dek işe yaramaz bir dizi düşünsel tartışma yapan hocasına söylediği "Bunlar güzel sözler. Ama bahçemizde bir şeyler yetiştirmek gerek" sözleri ile biter *.

Aydınlanma düşüncesinin bazı kavramlara karşı olduğuna değinmiştik. Kendimize "Peki aydınlanma düşüncesi neyin yanında idi?" diye sorarsak "ustan, özgür düşünceden ve bilimden yanaydı" yanıtını verebiliriz. Çağ açan Newton'un yanında Lagrange, Laplace, Lavoiser, Galvani, Franklin gelişen bilimsel yaklaşımın uygulanması alanında ilk akla gelen isimler. Özellikle bir sonraki yüzyılda dünyanın düzenini alt - üst edecek buhar makinesi uygulamasının da James Watt tarafından 1769-1782 arasında geliştirildiğini anımsamalıyız.

Bu çağ insanların belki de çok iyimser olabildikleri, bütün sorunları çözebileceklerini düşündükleri son çağ! Newton'un fizik kanunlarını bulup matematiksel eşitliklerle ifade ettiği gibi toplumsal gelişme formüllerin, insan mutluluğunun de formülünün bulunacağına inanılıyor. Sonradan gözlenen gelişmelerin olumsuzluğu ise hayal kırıklığı yaratıyor *Bu çağ belki de insanoğlunun tüm bilgiyi kavrayabileceğine inandığı son çağ!  Öyle ki Thomas Jefferson mimarlık denemeleri yapıyor,  Immanuel Kant fizik tezleri yazıyor, Rousseau kimya çalışıyor, büyük Fredrick flüt sonatları besteliyor.

Aydınlanma'dan Sonra 

Çalışmamızın başında düşünsel çağların birbirinden pek de kolay ayrılamadığına değinmiştim. Aydınlanma sonrası için de geçerli bu gözlem. Aydınlanma çağı Batı düşünce tarihinde öyle bir temel nokta ki, Russel modern Felsefe'yi Rousseau öncesi ve sonrası diye iki bölümde inceliyor *.

Pekiyi 18. Yüzyıla aydınlanma çağı dersek 19. Yüzyıla ne diyeceğiz?
• Nasıl John Locke (1632-1704) 18. Yüzyılın başında 4 yıl yaşamış ama tüm yüzyıla ışık veren adımları atmış ise Immanuel Kant da (1724-1804) 19. Yüzyılda yalnızca 4 yıl yaşamış ama bu yüzyılın usçuluğunun temelini oluşturmuştur *. Öyleyse 19. Yüzyıla "Us Çağı" mı diyelim?
• Yoksa 20. Yüzyılda uygulamaya geçip düzeni alt-üst eden tüm ideolojik akımların temelini oluşturduğu için 19. Yüzyıla "İdeoloji Çağı" mı diyelim? * Yukarıda değindiğimiz gibi 18. Yüzyılda tanımlanan klasik ekonomi, kapitalizmin bu önemli aşaması ve kent-soylu sınıfının gelişimi 19. Yüzyılda önemli fikir ayrılıklarına yol açacak; Marx- Engels’den Mill’e, Hegel’den Nietsche’ye, Comte’dan Kierkegard’a uzanan bir yelpazede ideolojiler çarpışmaya başlayacaktır.
• Belki de Toffler'ın "ikinci dalga"sını düşünüp 19. Yüzyıla tarım toplumundan sanayi toplumuna geçişi vurgulayarak "Sanayi Devrimi Çağı" diyebiliriz. Sanırım çalışma alanımıza bağlı olarak bunların hepsinin doğru olduğunu söylemeliyiz.

Bu üç tanımlama aydınlanmanın düşünce, toplumsal düzen ve teknoloji olarak insanoğlunun önüne yeni ufuklar açtığına ilişkin kanıtlar oluşturuyor. Burada çerçevesini özetlemeye çalıştığım aydınlanmanın farklı boyutlarını ayrı ayrı ele almaya çalışacağım.