11 Mayıs 2016 Çarşamba

III - TARİHSEL ÇERÇEVE - HİNDİSTAN, ÇİN ve JAPONYA'DA EMPERYALİZM ÖRNEKLERİ



 Emperyalizmin genel boyutlarına değindiğim bir önceki yazımda Avrupa güçlerinin Afrika ülkelerini yağmalamalarının bazı örneklerini vermiştim. Afrika ülkeleri yönetim, bilim-teknoloji ve özellikle askeri yetenekler gibi konularda Avrupalılardan çok “geriydi”. Bu nedenle Avrupalılar hemen-hemen hiçbir direnişle karşılaşmadan kıtanın içlerine ilerleyebildiler. Buna karşılık Asya’da durum oldukça farklı gelişti. Öncelikle hiç de “modern” olmasa da Hindistan, Çin ve Japonya’da güçlü yönetim sitemleri ve önemli ve köklü uygarlıklar vardı. Hem Avrupalıların yöntemleri hem de bu ülkelerin tepkileri Afrika’da görülenlerden çok farklı oldu.

Genel olarak Batılılar Güney ve Doğu Asya’ya denizlerden gelerek özellikle kıyı bölgelerinde ticaret üsleri kurmak istediler, - en azından başlangıçta - ülkelerin içlerine doğru ilerlemekten çekindiler. Kara gücü ile kapsamlı bir “işgal” yerine “savaş gemisi diplomasisi - gunboat diplomacy” diye tanımladıkları yaklaşımla savaş gemileri ile kıyı kentlerini korkutarak, gerekirse topa tutarak ve limanları ablukaya alarak, karaya çıkarttıkları küçük keşif ve çıkartma birlikleri ile egemenlik sağladıklarını görüyoruz.

Avrupalılar zamansal öncelik olarak Atlantik’in Batı yakasına, ardından Afrika’ya, Hint Okyanusuna, ardından Güney-doğu Asya’nın zenginliklerine yöneldiler. Batılı güçlerin bu yaklaşımlarına Hindistan, Çin ve Japonya’nın tepkileri ise çok farklı oldu.

Hint Yarımadasında Emperyalizm
1400’lerin sonundan başlayarak Portekiz ve Hollandalıların Goa, Diu, Daman ve Bombay gibi kıyı kentlerinde koloniler kurmasının ardından 1600’lerde İngilizler ve özellikle Britanya Doğu Hindistan Şirketi (British East India Company) tüm boyutlarıyla emperyalist sömürüyü başlattı. Hindistan’da egemenlik konusunda Avrupalı güçler açısından Britanya yalnızca Fransa ile çatıştı. Bu çatışma da Britanya’nın zaferi ile sona erdi (1763).

Bu büyük yarımadada Babür İmparatorluğu (Mughul – Gurkani) güçlü bir merkezi otorite oluşturamamıştı. Yerel güçler küçük Hindu ve Müslüman prenslikler biçiminde örgütlenmiş ve toplum geleneksel kast sistemi yanında Hindularla Müslümanlar arasındaki dinsel çatışmalarla bölünmüştü.  17. Yüzyıl sonlarında Hindu Maratha Konfederasyonu, Babür İmparatorluğu ile çatışmış ve Hint yarımadasının kuzeyinde fiili bir egemenlik sağlamıştı. Yarımadanın güneyinde ise Müslüman Maisur Sultanlığı en büyük güçtü.  İngilizlerin etki alanı Bengal bölgesinde Ganj vadisi boyunca yarımadanın içlerine doğru ilerlese de yarımadanın diğer yerlerinde Bombay, Madras, gibi kıyı kolonileriyle sınırlıydı. Böylece Babür İmparatorluğunun egemenliği hemen – hemen kâğıt üzerinde kalıyordu. Eski Delhi – Shahjahanabad’da oturan imparatora küçük bir vergi veren birçok yerel yönetim oluşmuştu.

18. Yüzyılın son yılları, 19. Yüzyılın ilk yılları Hindistan için çok önemli yıllar oldu. Yarımadanın yerlilerinin bu parçalanmış yapısına karşılık Büyük Britanya’nın arkasında Londra hükümeti, büyük bir ticaret ve finans gücü vardı. Bu yapı İngilizlerin tam bir “böl ve yönet” politikası uygulaması için ortam sağladı. Birçok prens İngilizlerle uzlaştı. Uzlaşmayan yerel yönetimlerde ayaklanmalar örgütlendi. Örneğin Mir Jafar, Britanya Doğu Hindistan Şirketinin desteği ile bağımsız Bengal yönetimine karşı ayaklanmayı örgütledi ve Siraj ud-Daulah’ı yenerek Bengal ve ardından yarımadanın tüm güneyinin İngiliz egemenliğine geçmesini sağladı (1757). Aşağıdaki resim Şirketin Bengal’de askeri ve politik egemenliğini kuran General Robert Clive’ın Mir Jafar’ı Bengal Nevvabı (Nawab) olarak atamasını gösteriyor.


Bu dönemde Britanya’nın yaptığı tam bir yağmacılıktı. 1770’de Bengal’de yaşanan büyük kıtlık felaketinin de gösterdiği gibi bölge hiç de iyi yönetilmiyor, sefalet içindeki yerli halk İngilizlerden tam anlamıyla nefret ediyordu. 1770-1790 döneminde Britanya’da önemli bir strateji değişikliği görüyoruz. Atlantik’teki emperyalist çabaları pek de iyi gitmiyordu. ABD’de kolonilerin bağımsızlık istekleri, Batı Hint adalarında San Domingo’da (Saint-Domingue) yerli halkın sömürgecilere başkaldırması Batı yarımkürede koloni – sömürge yapısı kurmanın kolay olmayacağını gösteriyordu. 1797’de Hindistan’daki Britanya İmparatorluğu topraklarını daha iyi yönetecek bazı reformlar yapacak bir Genel Vali (Richard Wellesley) atadılar. Hukuk ve vergi sistemini yenilediler. Büyük çoğunluğu yerli halklardan oluşan silahlı kuvvetlerini genişlettiler. Güvenilir gelir ve kararlı ve ekonomi ile kredi alabildiler. Bununla ordularını büyütmenin yanında bazı rakiplerini satın aldılar.

1799’da Britanya öteden beri – özellikle Madras için - mücadele ettikleri Maisur Sultanlığını, 1802 – 1803’de de Maratha Konfederasyonunu yendiler. Artık Britanya bütün Hint yarımadasına egemendi. Hintlilerin bazıları Britanya’nın egemenliğine karşı çıksa da birçokları Britanya egemenliğinin sağladığı bilgi, kültür, düzen, refah ve ticaret olanaklarının farkına vardı. Hatta zaman-zaman bu iki duygu bir aradaydı.  Örneğin üstün yetenekli bir Hindu olan ve Bengal’de reformcu bir toplumsal-dini yeniden doğuş hareketinin önderi Ram Mohan Roy 1809’da bir yandan “Britanya hükümeti Moğollardan daha yumuşak, aydınlanmış ve liberal” diyor; diğer yandan “Hindular hiçbir zaman bu kadar aşağılanmamış, yönetimden bu denli uzaklaştırılmamıştı” diyordu.

1857’ye kadar Hindistan’da, özünde tüccar ve aristokratların hisselerine sahip olduğu, hükümetin belirlenen bölgede tekel yetkisi verip dolaylı biçimde etkili olduğu ve kesinlikle Britanya’nın çıkarları doğrultusunda çalışan Britanya Doğu Hindistan Şirketinin egemenliğini görüyoruz. Şirket, pamuk, ipek, esrar, tuz, çay, kına, çivit ticaretinin yanında İngiltere’nin top mühimmatında kullandığı amonyum nitrat satışında Kralla pazarlık eden bir konuma gelmişti. 300 000 kişiye yakın askeri gücü vardı, Hindistan’ı fiilen yönetiyor, hatta Hindistan dışında -aşağıda değineceğim gibi- esrar ticaretini sürdürmek için Çin’de savaş çıkartabiliyordu.

1857’de Britanya Doğu Hindistan Şirketi çalışanları görünürde küçük bir nedenle isyan etti. Batı Bengal’in Dum Dum kentinde Şirketin silah fabrikasında işçilerin yeni bir tüfek için üretilen mühimmatın don yağı (tallow) ile yağlanmış kâğıt kartuşlarını ısırarak içlerindeki barutu boşaltmaları istendi.  Isırdıkları yağın domuz yağı olduğu dedikodusu Müslüman işçilerin; dana yağı olduğu dedikodusu Hindu işçilerin tepkisine yol açtı. İsyan kısa sürede büyüdü ve yabancı sömürüsüne karşı büyük bir ayaklanma halini aldı. Hindistan’ın yönetiminin yenilenmesi, şirketin Hindistan’daki egemenliğine son vererek Britanya İmparatorluğunun doğrudan yönetime el koyup (British Raj) Kraliçe Victoria’nın Hindistan Kraliçesi unvanını alması ile sonuçlandı. 20. Yüzyıl ortalarına kadar süren bu dönemde Hindistan Britanya’dan gelen çeşitli Genel Valiler (Governor- General, Viceroy, Commissioner) gözetiminde 600’e yakın yerel prenslikle yönetildi.

Birinci Dünya Savaşından sonra Hindistan’da kendini yönetme, Gandi önderliğinde barışçıl sivil itaatsizlik hareketlerinin başladığını görüyoruz. 1947’de Hindistan-Pakistan ayrışımı yaşandı ve 1949-1950 döneminde anayasanın tamamlanması ile günümüzde tanıdığımız Hindistan oluştu.

Doğu Asya’da Emperyalizm
Avrupalılar 1840-1850 döneminde kıtanın doğusuna, Pasifik Dünyasına yöneldiklerinde ise Doğu’nun köklü ve büyük iki uygarlığıyla, Çin ve Japonya ile karşılaştılar. Bu noktada ABD de Kuzey Amerika’nın Batısına doğru ilerliyor, güçleniyor ve “biz de büyük devletler arasına giriyoruz, Pasifik bölgesi ile biz de ilgilenmeliyiz” diye düşünmeye başlıyordu. Kuzey Amerika’nın Pasifik kıyılarında Alaska üzerinden gelebilecek Rus etkisi veya Kanada üzerinden gelebilecek Britanya etkisine engel olmak istiyorlardı. 1840’ların başında Oregon, sonunda San Francisco’dan San Diego’ya kadar uzanan bölgeye egemen oldular. Meksika ile savaşı (1846-1847) kazanmaları ve 1848’de San Francisco’da altın bulunması da egemenliklerini güçlendirdi. Yani Pasifik’in Doğu kıyısındaki oyuna klasik oyuncular olan Avrupalıların yanında yeni bir oyuncu, ABD, katılmıştı.

Pasifik’in diğer kıyısında, 1841-1842 Afyon savaşı Çin’deki çatışmanın ilk adımı oldu. Britanya Çin’den çay almak ve karşılığında kendi sömürgeleri olan Hindistan’da yetiştirdikleri afyonu satmak istiyorlar; Çin yönetimi ise kötü bir alışkanlık olarak nitelediği afyon kullanımını engellemeye çalışıyordu. Savaş özellikle İngilizlerin buharlı savaş gemilerinin Çin yelkenlilerine sağladığı üstünlükle Çin limanlarında yoğunlaştı. Britanya’nın bir dizi savaş başarısını Fransızlar izledi. İngilizler Hong-Kong’u elde ettiler. Bu savaşlarda büyük ordular görev almıyor, Deniz Kuvvetleri ve küçük vurucu kara birlikleri kullanılıyordu. Bunun sonucu olarak –örneğin Hindistan örneğinde gördüğümüz gibi tüm ülkeye egemen olunması yerine Çin limanlarında ticaret üsleri açılmasını sağlandı.

Batılılara tepki olarak başlayan 1851-1864 Taiping ayaklanması kısa sürede bir iç savaşa dönüştü. 20 Milyon insan öldü ve sonunda Çin merkezi bir ordusu olmayan birçok Savaş Lordunun yönettiği bölgeler haline geldi.

Bu buhranlı dönemden çıkmak için 1860-1870 döneminde Çin İmparatorluğu, “Kendini Güçlendirme” sloganı ile büyük bir yenilenme kampanyası yürüttü. Bu arada Fransızlar Tayvan boğazının Güneyinde, İngilizler Kuzeyinde egemen oldular. 1860’a kadar özellikle önemli kıyı limanları ve nehir boylarında, “serbest” ticaret sağlanmıştı: Huangho (Sarı Irmak) vadisi ve Tientzin, Pekin; Chang Jiang (Yangtse) vadisinde Şanghay, Nankin; Zhu Jiang (İnci Irmağı) ağzında o zamanlar Kanton olarak anılan Guangzhou ve Hong-Kong. Bu kentlerdeki yabancılar artık Çin yasalarına değil kendi ülkelerinin yasalarına bağlıydı (extraterritoriality). Bu kapsamda Birleşik Krallık Şanghay’da kendi mahkemelerini kurdu ve kendi vatandaşlarını yargılamaya başladı. Bu ayrıcalık zamanla o bölgelerde çalışan Çinlilere, İngilizlerin dostlarına ve Hristiyan olanlara da uygulanmaya başladı.

Japonya’da öykü Çin’den farklı gelişti. Japonlar 16. Yüzyılda Portekiz ve İspanyol gemilerinin gelişinden beri Nagazaki limanını yabancı gemilerin ziyaretine ve çok sınırlı da olsa ticarete ve kültürel değişime açmışlardı. 1853’de M. C. Perry komutasında Amerikan donanması başkent Edo önüne geldi. Japonlar savaş yerine sınırlı bir ticari ilişki yolunu seçtiler. Sürecin ve her iki tarafın da (aşağıda özetleyeceğimiz gibi) Çin’e göre çok daha yumuşak olduğunu görüyoruz. Avrupalıların teknolojik üstünlüklerini gören Japon İmparatoru Meiji (1852-1912) bir ulus devlet kurmak için reformlar yaptı. Batıdan birçok fikir ve teknoloji aldı, ama bir yandan da Japonya’nın özelliklerini korudu. Japonya’daki bu “yumuşak” tepkinin nedeni bir yandan Afyon savaşında Çin’in başına geleleri Japonların görmeleri, diğer yandan Japonya’nın, Çin gibi paylaşılacak büyük bir “pasta” olmamasıydı.

1890’lar öncesinde hem Çin’in hem de Japonya’nın kendi içlerinde gelişme yönünde önemli çaba gösterdiklerini görüyoruz. Ne yazık ki bu iki güç 1890’larda birbirleri ile çatışmaya başladılar. 1894-1895 yıllarında savaşa dönen çatışmayı Japonya kazandı. Bu savaşta Japonların modern teknolojiyi kullanmakta daha etkin, başarılı ve verimli olduğu görüldü. Japonya Tayvan adasını aldı ve Çin toprakları üzerinde Tayvan’ın ötesinde talepler öne sürdü.

Önce Çin bu yenilgiden ders almaya çalıştı ve imparator Guangxu yaygın bir reform programı başlattı. Ne yazık ki bir saray darbesi ile etkisiz hale getirildi (1898) ve reformlar yine durdu. 

Çin’in bu istikrarsızlık zincirinden kurtulamayacağının görülmesi üzerine 1890’ların sonunda bütün küresel aktörlerin Sarı Deniz olarak tanımlanan Kore Yarımadasının doğusundaki denizin kıyılarında egemenlik çabaları yoğunlaştı. Çinin en önemli bölgelerinde İngiltere, Fransa ve Almanya’nın da talepleri vardı. Rusya Kuzeyden geliyor Mançurya’yı alıyor (Mançurya’da önemli kömür yatakları olduğunu belirtelim) , trans Sibirya demir yolu Vladivostk Limanı ile Pasifik okyanusuna ulaşıyordu.  Buzlarla tıkanmayan Port Arthur (günümüzde Lüta, Chin-Hsien) limanı Rusya için önemli bir hedefti.

Bu durumu en güzel özetleyen karikatürlerden birinde Çin’in haykırışları önünde soldan sağa Britanya Kraliçesi, Alman Kayseri, Rus Çarı, Fransa ve Japonya’nın Çin pastasını dilimlediklerini görüyoruz.

1890’ların sonunda Güney Doğu Asya’ya baktığımızda görünümü şöyle özetleyebiliriz:
Burma Malezya, Singapur, İngiliz Egemenliğinde;
Doğu Hint adaları Sumatra, Borneo, Celebes, Yeni Gine’nin Batısı (Gününüzde Endonezya – Burunei)  Hollanda egemenliğinde;
Vietnam Kamboçya Tonkin Körfezi Fransız egemenliğinde;
Filipin’ler de egemenlik (aslında çok uzaklardaki Küba üzerindeki egemenlik çatışması ile başlayan) İspanya ile savaşı kazanan ABD’ye geçmiş;
Almanların da Palau, Caroline gibi küçük adaları var;
Burma ile Fransız Hindiçini arasında kalan Siyam bağımsız ama istikrarsız bir durumda.

Yüzyılın sonunda Kuzey Çinin kırsal bölgelerinde özellikle yabancılara karşı Boxer isyanı çıktı (Yihetuan ayaklanması) (1899-1901). Qing hanedanı bu olayı kullanarak isyan eden köylülerle birlikte davranıp yabancılardan kurtulmaya çalıştı. Yabancılara savaş ilan etti ve Pekin’de yabancıların yerleştiği bölgeyi kuşattı. Bu gelişme Avrupalılara büyük bir fırsat verdi. 1900 yazında 2 ay boyunca temsilciliklerinden haber alamayan Avrupalılar, ABD, Japonya ortak bir kuvvet oluşturdu. Tientzin’de karaya çıktılar, Pekin’e ilerlediler ve kuşatılan temsilcilerini kurtardılar. Batılılar çeşitli pazarlıklarla Çin sorununa çözüm bulmaya çalıştılarsa da kendi aralarında da anlaşamadılar. ABD askerlerini çekti. Fransa ile Almanya anlaşmaya çalıştı ama başaramadı. Ruslar kuzeyden baskılarını arttırmaya çalıştı. Ruslara karşı Japonlar İngilizlerle anlaştı. Bu gelişmeler sonucunda 1904-1905 yıllarında Rusya ile Japonya savaştı. Savaşı Japonya kazandı.

Bu karışık ortamda Qing hanedanının reform yapacağından ümitlerini kesen subaylar ve gençler Sun-Yat-Sen önderliğinde harekete geçip hanedanı yıkıp Çin Cumhuriyetini ilan ettiler (1912).  Ne yazık ki kararlı bir düzen uzun süreli olamadı. 1916 sonrasında huzursuzluklar başladı. Milliyetçiler ile komünistler arasındaki çatışmaya Çin-Japon savaşı (1937-1945) katıldı. Bu da İkinci Dünya savaşının bir cephesine dönüştü. Sonuçta, bildiğimiz gibi, komünistler zafere ulaştı 1949’da Mao’nun Çin Halk Cumhuriyetini ilan etmesi ile günümüze kadar süren bir dönem izledi.

10 Mayıs 2016 Salı

II - TARİHSEL ÇERÇEVE - SANAYİLEŞME - EMPERYALİZM



Bilim ve teknolojinin 18. Yüzyıl başına kadar olan öyküsüne “sanayileşme” ile devam edelim. Üretim süreçlerinde çok temel dönüşümlerin gerçekleştiği, Birinci Sanayi Devrimi olarak tanımlanan dönem için uzmanların verdiği tarih aralığı 1760-1840. Bazı önemli adımlardan önekler verirsem buhar gücü kullanımının yaygınlaşması (Thomas Savery, 1698; Thomas Newcomen, 1712; James Watt 1778), kimyasal maddeler için üretim süreçleri (sülfürik asit, John Roebuck, 1746; çimento, Joseph Aspdin 1824), demir üretiminde verimli yöntemler (yüksek fırınlarda kok kömürü, Abraham Darby 1709; levha üretiminde silindirler arasından geçirme, Henry Cort, 1783) mekanik üretim araçlarının gelişmesi (dokuma tezgahlarında “uçan mekik” kullanımı, John Kay, 1733; torna tezgahı Henry Maudslay, 1800; standart vida Joseph Whitworth, 1830), demiryolu (Liverpool – Manchester demiryolu 1830). Kısacası Birinci Sanayi Devriminin buhar makinesi, bunun olanaklarının pamuklu dokuma tezgâhlarına, lokomotiflere ve gemilere uygulanması ile simgelendiğini belirtebiliriz. Birinci Sanayi Devriminin öncü ülkesi olarak Britanya öne çıkıyor.

İkinci Sanayi Devriminin (1870-1910) ise kimya, içten yanmalı motorlar (milyonlarca üretilen Ford T-Model 1908) ve elektriğe ilişkin gelişmelerle (telgraf 1830’lar, telefon 1870’ler) sağlandığını görüyoruz. Daha önce doğal koşullar nedeniyle yeryüzüne çıkan petrol, Edwin Drake'in 1859’da Titusville, Pennsylvania’da pompalı bir petrol kuyusu açmasından sonra yerkürenin alt tabakalarından da çıkartılmaya başlandı. Gelişmeler zincirleme etkilerle bizi başlangıç noktasından çok uzaklara taşıdı. Örneğin kimyadaki gelişmeler aşı ve ilaç yapımını sağladı (1897 Bayer’in Asprini), sıtma tedavisinde kinin kullanımı Beyaz adamın Gana’dan Nijerya’ya ve Afrika içlerine ilerlemesini kolaylaştırdı (Conner, Clifford D. “A People's History of Science: Miners, Midwives, and 'Low Mechanics”). Barut temelli patlayıcıların yerini alan yeni kimyasal bileşimlerle oluşturulan patlayıcılar (TNT 1863, dinamit 1867) savaşları değiştirdi. Binlerce beygir gücündeki büyük dinamolarla, buhar motorlu, kömürlü ve hidroelektrik (İngiltere Northumberland’da 1878; ABD Niagara Şelaleleri 1881; ABD Wisconsin Vulcan Street Plant, 1882) santrallarda üretilen ve yaygın dağıtım ağları ile kentlere dağıtılan elektrik sanayi ve konutları yeni bir enerji olarak beslemeğe başladı. Bu arada Birinci Sanayi Devriminin öncü ülkesi Britanya’nın, İkinci Sanayi Devriminde ilk sıraları ABD, Almanya ve Japonya’ya kaptırdığını belirtmeliyim.

Kentleşme
Sanayi devrimlerinin toplumsal yapı bakımından önemli bir sonucunun kentleşme olduğunu biliyoruz. Yukarıda 1900’lerin başında otomobil üretiminin milyonlara ulaştığını belirtmiştim. ABD’nin otomotiv sanayii merkezi Detroit kentinin nüfusunun artışında bunu çok belirgin biçimde görüyoruz. 
Kentleşme kendi sorunlarını ve onların çözümlerini de getirdi. 19. Yüzyıl ortalarında kentlerde yaşam kırsal bölgelere göre çok daha sağlıksızdı. Örneğin ABD’nin hızla gelişen kenti Chicago’da 1849’daki kolera salgını kent nüfusunun %3’ünü öldürdü. 1854’de, 1866’da ve 1867’de de önemli kolera salgınları yaşandı. Büyük kentlerdeki bu ve benzeri sorunlar yerel yönetimlerin gelişmesi, kentlerde kanalizasyon, toplu ulaşım sistemleri gibi büyük yapılaşma-inşaat projelerine olan gereksinimi oluşturdu.

Kolonyalizm - Emperyalizm
“Kolonyalizm” ve “emperyalizm” terimleri arasındaki ilişki birçok açıdan tartışma konusu ise de burada ele alacağımız konu açısından kolonyalizimi sınırlayıp “güçlü bir ülkeden insanların güçsüz bir ülkeye gidip yerleşmesi, kendi ülkeleriyle bağlarını kopartmadan orada üretim yapması” biçiminde tanımlayabiliriz. “Colony” sözcüğünün temelinde Latince colonus: çiftçi, colore: ekmek sözcükleri var. Bu “üretim” birçok durumda doğal kaynakları yağmalamak ve sömürmek biçimini alıyordu. Avrupa ülkelerinin Amerika, Afrika ve Asya’da 16. Yüzyıldan başlayarak yağmacı girişimler yürüttüler. 16. Yüzyılda okyanus aşırı keşifler ve yolculuklarla İspanya ve Portekiz’in yağmasının ardından 17-19. Yüzyılda Fransa, Britanya ve Hollanda’nın Kuzey ve Güney Amerika, Karayipler, Afrika, Hindistan, Hindiçin,  Malezya, Endonezya’da … koloniler kurma çabaları geldi.
Emperyalizm ise 19. ve özellikle de 20. Yüzyıllarda kapitalizmin daha gelişmesi ile -koloniler kurmanın ötesinde- etkileri altındaki ülkeleri bağımlı hale getirilerek daha derin ve kapsamlı sömürmesi olarak düşünülebilir.
19. yüzyılın ilk yıllarında Britanya’nın en büyük “emperyal” güç olarak yerleştiğini ve Fransa’nın geri kalmamak, küresel bir güç olmak için büyük adımlar attığını görüyoruz. 1830-1840 döneminde Cezayir başta olmak üzere Kuzey Afrika’da önemli büyüklükte toprakları kendine bağladı. III Napolyon döneminde Hindiçin (Indochina) yarımadasında özellikle Vietnam’da egemen oldu. Meksika’yı kendine bağlamak için –sonu Fransa için çok büyük bir felaket olan- bir maceraya girişti. Oraya Avusturya asıllı Maximilian’ı “Meksika İmparatoru” atadı, gönderdiği askerlerle destekledi; ama ayaklanan Meksikalılar bu kukla imparatoru yakalayıp kurşuna dizdi. 1870’lerin başında Fransa hem ülkesinde Almanlara karşı büyük bir yenilgiye uğramış, başkenti kuşatılmış (1870-71) hem de Meksika girişiminde bozguna uğramış (1867) bir imparatorluktu.

1860-1870 Dönemi
1860’lar ve 1870’lerin başında Avrupalıların daha kendi içlerine döndüklerini, “kolonyal-emperyal” isteklerinin nispeten zayıfladığı ve daha “seçici” olduklarını görüyoruz. Özellikle Britanya İmparatorluğunun gelişimi dönemsel, fırsatlara dayalı ve merkezi bir planlama doğrultusundan yoksun biçimde oldu. Fransa’da gelişim daha merkezi yönelime dayalı oldu; ama orada da yönün zaman içinde değiştiğini görüyoruz. Öyle ki küresel imparatorluklar 1860’lar ve 1870’lerin başında küresel genişlemeden adeta vazgeçtiler.

İngiltere’de liberal düşünce iktidara geldi (başbakan Gladstone) ve vahşi büyümenin liberal fikirlerle çeliştiğini öne sürdü. Britanya’nın iç sorunlarına yöneldi, ülkesinin insanlık idealleri konusunda dünyaya örnek olmasını önerdi. Britanya imparatorluğunun birçok bölgesini (Kanada, Avustralya, Yeni Zelanda, Güney Afrika) dominyon yaptı. Bu dominyonlar Britanya İmparatorluğuna sadıktı; ama kendi kendilerini yönetiyorlardı. Kuzey Amerika’daki koloniler giderek daha fazla bağımsızlığa kavuştular. Bu arada Hindistan’ı kendine bağlı tuttuğunu; Güney Afrika’da Hollanda-Britanya çatışmasının, kabilelerin arasındaki mücadelenin oldukça karışık bir konu olduğunu belirtmeliyim.

Almanya’da Bismarck da Prusya-Almanya adına kazanımlarını yeterli görüyor ve ulaşılan güç dengesinin korunmasından yana bir politika izliyordu.

1870 Sonrası
Küresel güçlerin dikkatlerini kendi içlerine yoğunlaşmaları uzun sürmedi. Fransa da yukarıda değindiğim özel sorunlarını çözdükten sonra yarışa katıldı. Küresel güçler ise 1870’lerde başlayıp 1880’lerde yükselen yeni bir ivme ile 1914’de Dünya Savaşına uzanan sürece girdiler. Hatta bu dönemde yarışa yeni bir aktör, ABD, de katıldı.

Her iki yarımkürede de “emperyalizm” teriminin kullanımı, özellikle ABD-İspanya savaşı (1898) ve İkinci Boer Savaşı (1899-1902) sonrasında yaygınlaştı.  Örneğin 1902’de İngiliz ekonomisti J. A. Hobson Londra ve New York’ta basılan kitabına “Imperialism” adını verdi.

V.I. Lenin 1916’da, Sovyet devriminin hemen öncesinde, “Emperyalizm, Kapitalizmin En Üst Aşaması” kitabını yazdı. Özellikle 1880’lerden itibaren sanayi üretiminin tekelleştiğini, kartelleştiği, sanayinin bankacılık sektörü ile bütünleştiği, bir finans-kapital oligarşisi oluştuğu ve sermeye ihracının yoğunlaştığına dikkat çekti.

Bunun temel nedeni hiç kuşkusuz küresel imparatorluklarda kapitalizmin gelişimidir. Sanayi üretimi finansla birleşmiş, çok büyük şirketler oluşmuş, üretim için ham madde temini ve ürünlerinin satılması için büyüyen pazarlar gerekli olmuştu.

Sanayi devrimleri askeri teknoloji açısından çok büyük olanaklar sağladı. Namludan dolma yerine kundaktan doldurulan tüfekler ve toplar, yüksek hızlı otomatik tüfekler, mermi yörüngelerinin daha iyi hesaplanması ve hassas atışlar, patlayıcı top mermileri, zırhlı buharlı savaş gemileri, telgraf iletişimi ile muharebe yönetimi…  Sanırım dakikada birkaç yüz atış yapan bir makinalı tüfek arkasında Britanya İmparatorluğu veliahdı (sonradan kral) VII Edward’ı gösteren fotoğraf, dönemi çok güzel yansıtıyor.

Özellikle İkinci Sanayi Devriminin bir özelliği de büyük ve çeşitli hammadde gereksinimi oluşturmasıdır. Kauçuk, demir, petrol gibi hammaddelerin sömürgelerden temini emperyalizmin önemli bir boyutunu oluşturması oldu.

Afrika’da Emperyalizm
Özelikle iki olay, Britanya İmparatorluğunun Mısır işgali (1882) ve Afrika Konferansı bu dönemi değerlendirmek için çok iyi örnekler. Mısır Ortadoğu bölgesinde 1830-1840’larda çok iyi bir konumdaydı. Amerikan iç savaşı da Mısır’a yaradı. İngiltere, ABD’nin Güney eyaletlerinden alamadığı pamuğu Mısır’dan almaya başladı. 1869’da açılan Süveyş Kanalı da ekonomik açıdan Mısır’ın potansiyelini geliştirdi. Bu potansiyeli kullanmak isteyen Mısır İngiltere ve Fransa’da borç aldı. Ödeyemeyince Osmanlı’daki Düyun-u Umumiye benzeri bir yapı ile Avrupalılar mali yönetime el koydu. Mısır halkı isyan etti ve Britanya İmparatorluğu “geçici olarak” Mısır’ı işgal etti (1882). Bu işgalin geçici olması, Osmanlı’nın bu topraklara sahip çıkması bekleniyordu. Oysa Osmanlı İmparatorluğu 1870’lerde, burada ele alabileceğimizden çok daha karmaşık nedenlerle, çok zayıflamış ve mali sıkıntı içine düşmüştü. Ruslarla yürüttüğü savaşta (93 harbi olarak bilinen 1877-1878 savaşı) başarısız olunca Batılılar Berlin Anlaşmasında Rusların Balkanlarda daha fazla ilerlemesini durdurmaya çalışmıştı.

Britanya Mısır’dan sonra kendini Güneyde Sudan’da buldu. Sudan’da Müslüman Mehdi Muhammet Ahmet taraftarları ayaklanmış ve daha önce Britanya ordusunda yükselmiş General Charles George Gordon misyonerlik güdüsü ile Mehdiye karşı savaşmak ve için Sudan’a gitmişti. General Gordon ve adamları Hartum’da kuşatılınca Britanya askerleri onları kurtarmak amacıyla Sudan’a girdi ama Hartum’a ulaştıklarında Gordon öldürülmüştü (1885). Böylece Britanya Mısır’dan sonra Sudan’ı da işgal etmiş oldu.

Tarihçiler Britanya’nın o dönemde başbakanının daha önce andığımız Gladstone olduğunu, Gladstone’un bu işgalleri hiç de istemediğini, ama Süveyş Kanalının Britanya için Hindistan’a giden yol olduğu için Mısır’dan vaz geçemediğini belirtir. İsteyerek veya sürüklenerek Britanya 1880’lerde artık Afrika’nın Batısında, tüm Nil vadisine yerleşmiş durumdadır. Bu gelişmeyi izleyen Fransa da Cezayir’den başlamış olduğu işgale hız verir. Doğuya Tunus yönüne, Batı’ya Fas yönüne ve Güneye Fransız Batı Afrika’sına doğru ilerlemeye başlar.

Almanlar Afrika yerlilerinin ne olacağını konuşmak için Berlin’de insancıl amaçlarla bir konferans topladılar (1884). Çeşitli seçenekler konuşuldu ve yerlileri korumak için onların özel bölgelere, barınaklara yerleştirilmesine karar verildi. Koruyucu olarak da Belçika Kralı II. Leopold belirlendi. Leopold Özgür Kongo Devletini (État indépendant du Congo-Congo Free State) koruyacaktı. Kral I. Leopold örnek, modern, liberal, anayasacı bir Avrupa kralı olarak tarihe geçmişti ve oğlunun da öyle olması bekleniyordu. Oysa tam tersi oldu. II. Leopold bölgeyi kendi kişisel malı olarak gördü, olabildiğince sömürdü, yerlileri köle yaptı, kiralık askerlerini bölgeye salıp kendine fildişi ve kauçuk getirmekle görevlendirdi. 10 Milyonda fazla insan öldürüldü. Yerlileri korkutmak için ellerini kestirdi. Özgür Kongo Devleti örnek bir koruma alanı olacağına bir dehşet ülkesi oldu. Bu konuda Joseph Conrad’ın 1899 basımlı ünlü romanı “Heart of Darkness”, Arthur Conan Doyle’un 1909 basımlı “Crime of the Congo” kitabı ve Alice Seeley Harris’in çektiği fotoğraflar (aşağıda) anılabilir.
 
Sonuç olarak 20 yılda Afrika karış karış Avrupalılar tarafından paylaşıldı, işgal edildi ve yağmalandı. (Bu konuda yalnızca iki istisna var: Doğu’da Etiyopya ve Batı’da Liberya sömürgeci istilasına uğramadı.)

“Kahraman Kâşif” İmajı
Batı toplumlarında emperyalizmin ilginç bir kültürel yönünün “Kahraman Kâşif” imajı olduğu söylenebilir. Batılının kendini üstün görüp misyonerlik ile el ele vermiş durumda geri kalmışları eğitme ve uygarlaştırma çalışmaları yoğunlaştı. Örneğin İngiliz misyonerleri Hintlileri ölen koca ile birlikte dul eşlerini yakılması geleneğine karşı çalışmakla övünürler. Bütün Avrupa’da yayılan bu gelenek Jules Verne’in “80 Günde Devri Alem-Le Tour du monde en quatre-vingts jours -1872” kitabında bile yer alır.

İskoçyalı ünlü misyoner ve kâşif Dr. David Livingstone 1850-1870’lerde Afrika’nın çeşitli nehirleri boyunca ilerledi. Nil nehrinin kaynağını bulmak amacıyla ilerlerken kaybolması ve kendinden uzun süre haber alınamaması o günlerin en önemli konusu oldu. Amerikalı gazeteci Henry Morton Stanley Tanganika Gölü kıyısında onu buldu (1871) ve bu olay büyük bir gazetecilik olayı olarak tüm dünyada yankılandı. Stanley’in anılarında olmasa da bu buluşma anında Stanley’in söylediği rivayet edilen “Sanırım Dr. Livingstone?- Dr. Livingstone, I presume?” cümlesi İngiliz kültüründe efsaneleşmiştir. 

Dönemin en yaygın çizimlerine ve çok satan dergi ve kitaplarına bakarsak yamyam imajının yaygınlığı dikkat çekicidir. Gözü pek Avrupalının Afrikalı vahşilerle savaşlarını anlatan Rider Haggard’ın kitaplarının en popüler kitaplardır. Yandaki çizim bu seriden birçok kitabın kahramanı Quatermain’i gösteriyor ve yamyamlarla ilgili seyrettiğimiz birçok filmi hatırlatıyor.

Emperyalist ülkelerde sömürdükleri ülkeleri “kurtardıklarına” ilişkin bir anlayışın devlet tarafından yürütülen bir propaganda boyutu da vardı. Örneğin aşağıdaki resmin önemi, herhangi bir ressamın kendi düşüncesine göre yaptığı bir resim olmayıp, Alman Kayseri tarafından özel olarak ısmarlanmasından kaynaklanıyor. Hristiyanlıkta kötülüklere karşı savaşan Melek Michael (Kur’an’daki Mikail) Avrupa’nın uygar ülkelerine ufuktaki Çin ülkesini gösteriyor ve onları göreve çağırıyor. Haç için bu ülkeye gitmek resmin sağındaki “sarı tehlikeye” karşı savaşmak bir ödev!

Popüler kültürün dışına çıkıp biraz daha kültürel ağırlığı olan düşünce alanında da, “yarışta kazanmak için güçlü olmak gerekir” temelli düşüncelerin egemen olduğunu görüyoruz. Örneğin F. Nietzsche (1844-1900) bu eğilimin en belirgin temsilcisidir. Charles Darwin’in (1809-1882) türlerin evrimi konusunda yalnızca biyoloji alanında çalıştığını biliyoruz.  Evrim kuramındaki “en uygun olanın başarılı olması ve yaşamda kalması” fikrinin toplumlara ve devletlere de uygulanabileceği görüşü kaçınılmaz olarak gündeme geldi. Ünlü İngiliz biyolog, antropolog ve sosyoloğu Herbert Spencer (1820-1903) bu çizgideki yazılarıyla dönemin en ünlü düşünürüydü. Jack London’ın Martin Eden romanı Spencer’in savunduğu fikirlerin bir roman kahramanını şekillendirmesinin, adeta ete-kemiğe bürümesinin çok güzel bir örneğidir.

19. Yüzyıl Sonunda Altın Standardı ve Şirketleşme
1870’lere kadar para ilke olarak altın ya da gümüşe dayalıydı ama bunun bir standardı yoktu. Şirketler bile kâğıt para çıkartabiliyor, ABD’de örneğin İspanyol parası kullanılabiliyor, kısacası insanların kabul ettiği her şey para olarak geçerli oluyordu. Bu da kuşkusuz zaman-zaman anlaşmazlıklara ve çatışmalara yol açıyordu. 1870’lerde Atlantik’in iki yakasında para altına bağlı bir standart hale geldi. Britanya, Fransa, Almanya ve ABD paralarını altına bağlı hale getirdi. (Özellikle Almanya’nın bu sistemi kabul etmesinde 1870-1871 savaşında Fransa’yı yenip onlardan önemli miktarda altın alması büyük rol oynadı). Kuşkusuz ülkelerin paralarını belirli bir ağırlıktaki altına bağlamaları, ülkelerin paraları arasındaki değer ilişkisini oluşturdu ve ülkeler arasındaki ticareti kolaylaştırıp kararlı hale getirdi. Ticarete ek olarak yabancı ülkelere yatırım olanağını sağladı. Bu nedenle örneğin Britanya’da kapitalistler ABD’de buğday tarlaları, Arjantin’de sığır çiftlikleri, Avustralya’da koyun çiftlikleri satın aldılar; Hindistan’da demiryolu şirketlerine yatırım yaptılar. Hükümetlere, yerel yönetimlere borçlar verildi.  Genişleyen yatırım hacmi sigorta şirketleri tarafından desteklendi. 1800’lerin sonu 1900’lerin başında finans-kapital tüm boyutlarıyla toplumsal ekonomiye egemen oldu.

Bu gelişmenin olumsuz yönü de vardı. Kapitalizmin dönemsel sorunlarının belirginleşmesine yol açtı:
Ulusal paralar altın standardına bağlanınca ülkelerin karşılıksız para basması önlendi. 1848-1855 döneminde Kaliforniya’da altın bulunması (altına hücum - gold rush) artık dünya ölçeğinde güçlü ülkelerden biri olan ABD’yi daha da güçlendirdi. Dünyadaki altın miktarının sınırlı olması nedeniyle altın standardı toplam satın alma gücünü sınırladı. Örneğin buğday üretimini artıran ve bunu pazara süren çiftçi buğdayını satamamaya başladı. 1870-1890 dönemi ekonomide daralma dönemi oldu. ABD’de tarım üreticisinin piyasada daha çok paranın dolaşımda olmasını istemesine karşılık finans çevreleri sabitlenmiş kararlı paradan yanaydılar. ABD’de 1896 seçimlerinde bu tartışmalar temel çatışma alanı oldu. Altın standardının yıkılmasını savunan Demokrat aday W. J. Bryan ile altın standardını savunan Cumhuriyetçi aday W. McKinley karşı karşıya geldi. Başkanlık seçimini altın standardı kazandı. Altın standardının bu önemli başarısının ardından bu kararlı tutum birkaç kez bozuldu. ABD’nin şansı seçimden sonra bir kez daha güldü: 1897 de Alaska’da altın bulundu. Güney Afrika’da bulunan altın da devreye alınınca 1890-1914 arasında dünya ticareti dört kat arttı
Finans açısından olumlu olan bu dönemde yukarıda değindiğim ikinci sanayi devriminin olanaklarıyla sanayileşmiş ülkeler zenginleşti ve hammadde canlanması (commodity boom) olarak bilinen dönem başladı. Afrika ve Endonezya’daki kauçuk ağaçlarından Arjantin pampalarındaki sığırlara uzanan tüm yeryüzünde üretim yaygınlaştı. Britanya Barışı (Pax-Britannica) adı verilen bu dönemde birçok yerde savaşlar vardı; ama okyanuslar güvenliydi ve deniz aşırı ticaret savaş-korsan tehlikesi olmadan sürebildi. İkinci sanayi devrimi ulaşımda da yeni olanaklar sağlıyordu. Örneğin en fazla birkaç yüz tonluk yelkenlilerin yerini güçlü motorlarla ilerleyen birkaç on bin tonluk gemiler almıştı.

Bu kez genişleme rekabet emperyalist bir paylaşım savaşına, I. Dünya Savaşına, yol açtı. Savaş döneminde bütün devletler üretimlerini desteklemek için altın çıpasını terk ettiler. Ama savaş sonrasında yeniden çıpaya dönüldü. (Bu durum II. Dünya savaşı sonrasında, 1944 Breton Woods anlaşmasına kadar sürdü.) Ama artık ele aldığımız tarihsel çerçeveden giderek uzaklaşıyoruz; para – standart konusundaki incelemeyi durdurmalıyız.

Kapitalizmin odağındaki şirketlerin yapıları konusunda da çok ilginç gelişmeler var. Yine öncü ülke Britanya’yı ele alırsak, merkantilist dönemdeki “devlet” şirketlerinin ardından 1825’de özel şirketlerin tüzel kişilik biçiminde örgütlenmeye başladığını görüyoruz. Diğer yandan yetersiz yasal altyapı büyük toplumsal çatışmalara yol açıyor. (Sorunların edebiyata yansıması konusunda Charles Dickens’in 1843-44 basımlı “Martin Chuzzlewit” romanını anabilirim.) 1843’de yasa üzerindeki düzeltmeleri 1855’de sorumluluğun sınırlandırılması izledi.

1870-1890 dönemi şirketlerin yapılanması açısından çok önemli bir dönem oldu. Birçok ülkede, özellikle ABD’de, çıkartılan yasalarla sınırlı sorumlu sermaye şirketleri bağımsız birer tüzel kişilik olarak kurulmaya başlandı ve yatırım için birer mıknatıs oldu. Artık aile şirketlerinin boyutu aşılmıştı. Günümüz dünyasının en büyük şirketlerinin köklerinde 19. Yüzyıl sonundaki birkaç on yılında kurulan şirketleri görüyoruz. Örneğin petrol alanında Exon Mobil’in kökü Standard Oil – 1870; Chevron’un kökleri Star Oil – 1876 ve Pacific Coast Oil Company – 1879; The Shell Transport and Trading Company – 1897. Bankacılık alanında Günümüzün Wells Fargo’nun kökü Northwestern National Bank – 1872; J. P. Morgan Chase bankasının kökü Chase National Bank – 1877. Bu büyük şirketlerle toplum tümüyle yeniden yapılandı. İşçi sınıfının yanında yönetici, mühendis, hukukçu, bankacı, sigortacı gibi meslekler gelişti. “Modern” ofisler ve fabrikalar kuruldu. Mesai saati kavramı, toplu taşıma gereksinimi yaygınlaştı.