16 Eylül 2023 Cumartesi

AHLAK YASASI - 2

 

Bir önceki yazıda ilkesel ahlak konusunda değinmiş, “içimizde bir ahlak yasası var mı” sorusunun yanıtını 17-18. Yüzyıl felsefesi - özellikle Immanuel Kant düşüncesinde arayıp, aynı soruya bilim, evrimsel biyoloji, özellikle primatlarda adalet (justice) ve haklılık (fairness - éqiuté) kavramı açısından bakmaya söz vermiştim. Şimdi bunu yapmaya çalışacağım.

Öncelikle bilim dünyasında başka bir dil görüyoruz. “içimizdeki” kavramı, “milyonlarca yılın süzgecinden geçip evrimleşen, GEN ve MEM’lerimize yereşen” kavramına dönüşüyor. İnsan ve yakın akrabaları, gruplar halinde yaşayan sosyal canlılar olduğuna göre, “dayanışma”, “yardım”, “sevgi”... gibi duyguların bunlarda gözlenmesi çok doğal. Ama “haklılık” ve “adalet” gibi kavramlar “kendine ait bir şeylerden vazgeçmeyi”, “fedakarlık yapmayı” gerektiriyor. Pekiyi bu özellikler nasıl gelişiyor?

İnsan beyninde milyonlarca yıl içinde neocortex bölgesinin önemli ölçüde büyüdüğünü, beynimizin yaşayan en yakın akrabalarımızdan şempanze beyninden yaklaşık üç kat büyük olduğunu ve bilişsel (cognitive) yeteneklerimizin çok geliştiğini biliyoruz. Böylece oldukça yakın akrabalarımız olan çeşitli primatları inceleyerek, onlarla oyunlar oynayarak, davranış ve tepkilerini gözleyerek sorumuzun yanıtını arayabiliriz.

Bilim insanları uzun yıllardır maymunları inceliyor. Örneğin Frans de Waal, bu çalışmaları yürüten, önde gelen isimler arasında. Günümüzde de YouTube’da “Frans de Waal: Moral behavior in animals” olarak ararsanız, ilginç videolarını bulabilirsiniz. Verilen aynı görevi başaran iki capuchin maymunundan birine üzüm, diğerine salatalık verilince, “hakkı yenen” maymunun isyan ettiği görülüyor.


Daha kapsamlı çalışmalar Oyun Kuramından (Game Theory) ilham alan deneyler olarak beliriyor.  Oyun kuramı, basit haliyle, en az iki bireyin kararlarının birbirini etkilediği ve bir dizi olasılığın söz konusu olduğu durumlarda ulaşılacak akılcı (rasyonel) kararları inceliyor. Temel olarak matematik alanından kaynaklanan çalışmalar, ekonomi,  yönetim ve müzakere gibi alanlarda geniş uygulama alanı buluyor. Ama burada bizi ilgilendiren, oyun kuramında geliştirilen bazı oyunların primatlarla oynanması.

Adalet ve haklılık konusunda tasarımlanan en basit  oyun, Ültimatom Oyununu  (Ultimatum Game) ele alalım. Bu oyunda birbirini görebilen bir “Öneren” ile bir  “Yanıtlayan” kişi var. Önerene bir miktar para gibi bir armağan verildiğini, bunu kendisi ile Yanıtlayan arasında bölüştürmesini, ama Yanıtlayan bu bölüşümü kabul etmezse ikisinin de hiç bir şey alamayacağının belirtildiğini düşünelim. Acaba bu durumda Öneren armağanı nasıl bölüştürür? Yapılan birçok deney sonucu olarak, Batı toplumlarında yetişkin bir Öneren, çoğunlukla kendine verilenin %40’ını Yanıtlayana iletiyor. Bu oran %20’nin altına düştüğünde Yanıtlayan, kendine verileni reddedip iki oyuncunun da hiçbir şey almamasını tercih ediyor. (C. Camerer, “Behavioral Game Theory: Experiments in Strategic Interaction”, Russell Sage Foundation; Princeton Univ Press, 2003)

Adalet duygusunun evrimsel gelişimi konusunu incelemek için benzer deneylerin (kuşkusuz meyve gibi ödüller verilerek) çeşitli maymun türleri ile yapılması çok yaygın.

Yıllar boyunca homo sapiens ve çeşitli primatlarla yapılmış birçok deneyi değerlendiren S. Bosnan’ın vardığı sonuç şöyle: “İnsanlar, benzerleriyle farklı muameleye uğradıklarında olumsuz tepki vermede yalnız değiller. Bu tepki, diğer türlerde de görülüyor ve başarılı bir işbirliğinde etkili oluyor. Bu davranış, evrimi anlamamızı ve kendi davranışlarımıza ilişkin içgörü geliştirmemizi sağlıyor. İnsan olmayan primatlar, insanlarla tam olarak aynı şekilde bir adalet duygusu göstermeseler de, karşılaştırmalı çalışmalar, adalet ve adaletin evrimi hakkında bilgi edinmemizi, insanlarda da bu yargılara ilişkin anlayışımızı geliştirecektir.” (S. Brosnan, “Justice and Fairness Related Behaviours in Nonhuman Primates”, PNAS, 2013). Bence burada “başarılı bir işbirliği” ifadesi çok önemli. Birlikte yaşam sürdüren bireyler için, “dayanışma”, “yardım”, “sevgi”... gibi kavramların yanında “adalet” de evrim konusu. Burada küçük bir not ekleyeyim: “Evrim” konusunu çoğu zaman bireylerin fiziksel özellikleri kapsamında düşünüyoruz. Oysa Richard Dawkins veya Susan Blackmore gibi yazarların davranışların GEN değilse de MEMler aracılığı ile kuşaktan kuşağa aktarıldığını belirtiyor (Dawkins, “Selfish GENE”; Blackmore, “The MEM Machine”).


Birinci bölümde, deneyci (empirist) J. Lock’u anıp, “insan düşüncesinin kaynağı algılardır” dediğini yazmıştım. (“Human Understanding”,Tabula Rasa tartışması, 1689). Akılcı (rasyonel) I. Kant ise “içimizdeki” ahlak yasasından söz etmişti. İkinci bölümde konuya bilim yönünden değindikten sonra, kendi fikrimi belirteyim: Kant veya benzer düşünürlerin yaşadığı çağda biyoloji, antropoloji, evrim, DNA, GEN, MEM... gibi konular henüz gündeme gelmediği için onların “insanın içinde” dediği birçok şeyin, çeşitli primatlarda milyonlarca yıllık evrim ile homo sapiense aktarıldığını düşünüyorum.  Yani bence Locke haklı, “deneyimlerimiz kaynak”, ama milyonlarca yıl süren bir deney birikimi söz konusu! Kant da haklı, çünkü gerçekten birikim “içimizde”!

 

1 Eylül 2023 Cuma

AHLAK YASASI -1


Bu kez beni çok düşündüren bir konuya değinmek istiyorum: “ilkesel ahlak açısından ‘doğru’ adil ve hakça olanı bilme konusunda “içsel” bir özelliğimiz var mı? Yoksa doğruyu / yanlışı yaşadığımız çevrede, aldığımız eğitimle mi öğreniriz?” İlkesel  ahlak diye vurguluyorum. Çünkü bir toplumda geçerli olan ahlak kurallarının (normative ahlak) eğitimle öğrenildiğini biliyoruz. Doğru bir iş yaptığımızda içimizi bir mutluluk kaplar. Yanlış yaptığımızda ise belki bir mazeret bulmaya, yanlışımızı unutmaya çalışırız, ama bir yandan da pişmanlık duyarız. İşte içimizden gelen bu ses ne kadar “içimizde”?

Konu çok boyutlu bir nitelik taşıdığına göre en azından felsefe ve bilim açılarından yaklaşabiliriz. Uzun metinlerle sizleri sıkmak istemediğim için, bu yazıda konuyu felsefe –daha doğrusu yalnızca Kant felsefesi- açısından ele  almaya çalışacağım. Bir sonraki yazıda da bu konuya bilimsel bir açıdan bakacağım.

Kuşkusuz bir felsefeci değilim. Felsefeyi yalnızca uzmanların anlayabileceği bir akademik dile sıkıştırıp “felsefe yapmaya” çalışmayacağım, zaten istesem de bunu yapamam. Gündelik yaşam içinde “içimde bir ahlak yasası var mı” diye merak ediyorum.

Ortaçağı geride bırakan Batı Avrupa, düşünsel ve toplumsal yaşamında çok ilginç bir dönüm noktası oluşturuyor. O döneme kadar arka planda bırakılmış insan ön plana çıkmış, okyanuslar aşılmış, bilinmeyen kıtalar keşfedilmiş, bilimsel buluşlar dünya görüşümüzü kökten değiştirmiş, dini dogmalardan bağımsız bir düşünce sistemi kurulmaya başlamış.

Kendimizi felsefe alanıyla sınırlarsak R. Descartes nesneyi deği özneyi merkeze alıp kendi aklından yola çıkarak Tanrıya ulaşmıştı (“Meditations”, 1641.); B. Spinoza ise panteizm kapsamında ters yönde hareket ederek, ben olmayandan başlayarak “Tanrı, evrenin – doğanın kendisi olabilir mi” diye sorgulamıştı (“Ethica”, 1677). T. Hobbes, toplum yönetimini gündeme getirmişti (“Leviathan”, 1651). J. Locke, deneyciliği (emprisizim) geliştirip, insan düşüncesinin kaynağını algılar olarak tanımlamıştı (“Human Understanding”,Tabula Rasa tartışması, 1689);


Başlangıçtaki soruya dönersek, 1600’lerin düşünsel alt yapısından ve oluşturduğu sorunlardan yola çıkan Immanuel Kant’ın ele aldığı temel sorunun “doğa yasalarının yanında evrensel bir ahlak yasası da var mı? Kutsaldan arındırılmış düşünce sisteminde Tanrı’nın yerini akıl alabilir mi?” sorusu olduğu söylenebilir. Zaten yazdığı 10’dan fazla büyük eserin kronolojisine bakıldığında Ahlak Felsefesi ile zirveye ulaştığını görüyoruz: Saf Aklın Eleştirisi (1781), Aydınlanma Nedir (1784), Pratik Aklın Eleştirisi (1788), Yargı Yetisini Eleştirisi (1790), ... ve Ahlak Felsefesi (1797).

Kant, “Salt Aklın Eleştirisinde” somut konuları, doğa yasalarını ele alır. Öncelikle “özgürlük-freedom” ve “nedensellik-causality” konularına değinelim.. Ahlak Yasası, bu tür yasalardan farklı olmalıdır. Eğer ahlak yasası, cisimlerin kütle çekim yasasına tabi olması gibi doğa yasalarında gördüğümüz katılıkta bir zorunluluk ve nedensellik içerseydi özgürce seçim yapıp aklımızı kullanmamız gerekmezdi. Kimseye boyun eğmeden insan, kendi Ahlak Yasasını koyabilir (aklını kullanmaya cesaret et - sapere aude kavramı).

“Pratik Aklın Eleştirisi”nde ise davranış ve kararlarımızı ele alır. Bu alan daha özgürdür, deterministik değildir . Ahlak Yasası kuşkusuz bu kapsamdadır. Kant’ın –bu nota kaynaklık eden ünlü anlatımı da burada ye alır:  “İki  şey üzerine sık sık eğilip ısrarla düşünülürse, insanın ruhsal yapısını hep yeni, hep artan bir hayranlık ve korkunç bir saygıyla dolduruyor. Üzerimdeki yıldızlı gök ve içimdeki Ahlak Yasası”. İnsan, özgürdür, ama bu özgürlük keyfilik değildir. Özgürlüğünü aklını kullanarak kazanır ve aynı akıl Ahlak Yasasına uygun davranmasına da yol açar.

Kant’ın Ahlak Yasası bize doğrudan ne yapmamız veya ne yapmamamız gerektiğini söylemiyor, ama bu konudaki ilkeleri vurguluyor:

·         Ahlaklı eylem bütün insanlar için geçerli evrensel ilke ve yasaya uygun olmalıdır. Her zaman, her toplumda, her kültürde, bütün insanlar için önek olmalı ve herkes böyle davrandığında sorun olmamalı.

·         Kişi, ahlaklı eylemi sadece kendisi için yapmalı. Uzun / kısa vadeli bir kazanım peşinde veya bir cezadan kaçmak için yapmamalı.

Kant, ilk bakışta aralarında hiçbir ilişki göremediğimiz “estetik”  ve “geometri” ile “Ahlak Yasası”arasındaki ilişkiye dikkat çeker.

Güzel bir manzarayı veya güzel bir sanat eserini beğenmek konusunda geniş ölçüde birleşiyoruz. Bir nesneyi “güzel” bulduğumuzu düşünelim. Bu özellik nesnede değil, bizde uyandırdığı etkidedir. Bu duygu da aşkın, dünyanın sınırlarını aşan (transandantal) bir niteliktedir. İzlediğimiz nesne hakkında estetik bir yargı olarak “güzel” yargısına ulaşmamız, ortak duyumuz (sensus communis) olduğunu gösteriyor. Güzellik ile yücelik bize hakiki bir ahlak duygusu ve bir özgürlük tecrübesi verir. Hatta bu “ortak görüş”, insan olarak sosyalliğimizin bir kanıtı olarak düşünülebilir (Luc Ferry’nin homo esteticus kavramı). Burada “güzellik, bize insanlığın olup olmadığını öğretir” diyen, Kant’ın 150 km ötesinde yaşayan çağdaşı F. Shiller’i hatırlayabiliriz.

Benzer biçimde Kant’a göre evrensel Ahlak Yasası ile geometri teoremlerinin doğruluğunu herkesin akıl yoluyla kabul etmesi arasında bir ilişki vardır. Antik çağlardan beri “herşeyin bir kuralı olduğunu” bize gösteren geometridir. Birçok felsefe / mantık metninde argümanların sonunda “kesinlikle kanıtlanmıştır” (QED - quod erat demonstrandum) ifadesini görülür. Geometrinin, birçok felsefeciyi büyülediğini, örneğin yukarıda adını andığımız B. Spinoza’nın ölümünden sonra yayınlanmış (1677) kısaca “Ahlak - Ethica” olarak  bilinen ünlü eserinin tam isminin “Geometrik Düzene Göre Kanıtlanmış ve Beş Kısma Ayrılmış Ahlak” olduğunu belirtmeliyiz. Sanırım geometrinin, ayrı yazı konusu olması gerekiyor.

Batı felsefesinde çok büyük bir ağırlığı olan, adeta düşünce tarihini Kant’tan önce ve Kant’dan sonra diye ikiye ayırmış olan bu felsefeci ve Ahlak Yasası konusu bitmez. İyisi mi mezar taşında yazan şu satırlarla -bir de bilim açısından bakmak üzere- konuyu şimdilik sonlandıralım:


IMMANUEL KANT (1724-1804) Königsberg,

İki şey var ki, ruhumu hep yeni, hep artan bir hayranlık ve müthiş bir saygıyla dolduruyor:

Üstümdeki yıldızlı gök ve içimdeki Ahlak Yasası...

 

 

YENİDEN BAŞLARKEN

 

Bu blogun ilk yazıları bundan 10 yıl önce yazıldı. Yani oldukça eski! Bu yıllardan sonra Twitter, Facebooki, Instagram, WhatsApp, Telegram gibi “sosyal medya” platformları ve bunlardaki kısa mesajlar çok yaygınlaştı. Ben ise blogum için yazmayı çok ihmal ettim. Bunun kişisel ve genel nedenleri var. Ama bunlara değinmek pek  de gerekli değil. 2023’ün ikinci yarısında yeniden başlamak istiyorum.

Bu arada blog yazılarımda bazı değişiklikler yapmak da istiyorum. Temel olarak daha kısa, sade, sık ve düzenli yazmaya çalışacağım.  Yazıların kısa olması için bazen bir konuyu bölmem gerekecek. Bu durumu 1,2, diye açıkça göstereceğim. Bölme, yazının kısalığı yanında okuyucuya bir düşünme fırsatı da sağlayacak. Tabii düşünmek isteyenler için.  

“Şu nedenle yazamadım”, “böyle yazacağım” demektense başlayayım daha iyi. Tekrar günaydın.

Kaya

8 Kasım 2019 Cuma

BABALAR VE OĞULLAR


İvan Sergeyeviç Turgenyev’in (1818 – 1883) Babalar ve Oğullar romanını gençlik yıllarımda okumuştum. O dönemde Dostoyevski’ye hayrandım ve itiraf etmeliyim ki roman beni pek de etkilememiş, okuduğum “büyük” Rus romanlarının biraz gölgesinde kalmıştı. ODTÜ Mezunlar Derneği Edebiyat Kulübü bu yıl inceleme programına alınca, bu kez 70 yaşımda, bir daha okudum ve ilk okumada gözardı ettiğim birçok şey buldum. İşte bu notta bulduklarımı paylaşmak istiyorum.

Bence Babalar ve Oğullar zıtlıklar ve dolayısıyla çelişki ve çatışmalar romanı. Romanın adının da yansıttığı gibi ilk planda vurgulanan çelişki kuşaklar arasında. Bu kapsamda önceki kuşak (Nikolay + Pavel + Vasili + Arişa) ile gençler (Arkadiy + Bazarov) arasındaki görüş ayrılıkları çok belirgin.
Ama roman biraz daha ilerleyince bir dizi ikili, Nikolay - Pavel, Arkadiy – Bazarov; Odintsova – Katya hatta iki uşak Pyotr – Prokovyiç arasındaki farklılıklar ve çelişkiler gelişiyor. Ayrıca bu çelişkiler kişilik farklılıklarına dayandıkları gibi toplumsal ve ideolojik gelişmelerden de kaynaklanıyor. Örneğin kuşaklar arasındaki çelişkiyi

  • ·         romantik, kırsal, aristokratik ve yurtsever gelenekçiler ile
  • ·         nihilist, kentsel, ayrım karşıtı ve kozmopolit yenilikçiler

arasındaki çelişki olarak da değerlendirebiliriz. Ayrıca roman ilerledikçe birkaç aylık bir dönem içinde karakterlerdeki değişim de çatışmalar doğuruyor. 

Özellikle kuşaklar asındaki çatışma tarih boyunca hep görülen bir olgu. Antik Mısır metinlerinde yaşlı kuşağın eski güzel günleri andığı nostaljik satırları bulabiliyoruz. İlyada destanında kuşaklar arasındaki ilişki, örneğin Kral Prianos’un Aşil ile yaptığı görüşme, birçok edebiyat incelemesine konu olabiliyor. Nasıl Emine Ayhan Shakespeare hakkında “onu güncel kılan şey, güncel olmamasıdır” diyorsa, bence bu ölümsüz konuyu XIX. Yüzyılın çalkantılı Rusyasında ele alan Turgenyev için de bu söylenebilir. 

Romanın 1862’da yayınlandığını göz önüne alırsak yukarıda belirttiğim gibi XIX. Yüzyılın Rusya için çok  çalkantılı yıllarla başladığını belirtmeliyiz:

  • ·         1801 Çar I. Pavel’in öldürülmesi
  • ·         1812 Napoleon’un Moskova önlerine kadar ilerlemesi;
  • ·         1814 Rus ordularının Paris’e kadar Napoleon’u kovalaması;
  • ·        1825 ve 1848 ayaklanmalarının tüm Avrupa’yı sarsması;
  • ·         1853 - 1856 Kırım Savaşında Rusların uğradığı büyük yenilgi;
  • ·         1862 Rusya' da serfliğin kaldırılması.

Turgenyev toplumsal reform yanlısı gerçekçi bir yazardı. St. Petersburg’daki üniversite yıllarının ardından ömrünün önemli bir kısmını Batı Avrupa’da geçiren; kısa süreli de olsa Rusya’da hapsedilen bir reformcu. Bu kapsamda bir yandan serflerin çektiği yoksulluğu diğer yandan Rus köylüsünün olumlu özelliklerini vurgulamış ve çok etkili olmuş. Öyle ki Çar II. Aleksandır’ın serfliği kaldırmasında Turgenyev’in Bir Sporcunun Kısa Hikâyeleri (1852) adlı yapıtının etkili olduğu söylenir. 

Babalar ve Oğullar romanında, Kirsanov ve Bazorov aileleri gibi, serflerine özgürlük vermiş, evlerinde birkaç kahya - uşak – hizmetçi kalmış küçük mülk sahibi orta sınıftan karakterleri ele aldığını görüyoruz. Sanırım yukarıda değindiğim bir dizi çelişki ve çatışmayı gölgede bırakmamak için, bu romanda sınıf çatışmalarını vurgulamamış.

Bu romanı ile Turgenyev’in ne ilericilere ne de gelenekçilere yaranamadığını da söylemeliyiz. Romandaki nihilist Bazarov’un zaman içinde değişip ümitsiz bir aşka kapılması, bilim uğruna yürüttüğü çalışmalar sonucunda tifüse yakalanması; buna karşılık ılımlı Arkadiy’nin çiftlikte mutlu bir yaşama kavuşması ilericilerin tepkisini çeken konular. Ama nihilizmin bir ideoloji olarak eleştirilmemesi, hatta olumlu boyutlarına yer verilip “yeni” Rusya’nın geleceğinde (ılımlı bir biçimde de olsa) kaçınılmaz olarak yer alacağının ipuçları da gelenekçilerin karşı olduğu konular.

Şimdi bu çalkantılı dönemde yazılan romandaki çelişki, çatışma ve dönüşümlere dönebiliriz.

Kuşaklar Arasındaki Çelişki

Yukarıda değindiğim gibi bu romanda vurgulanan temel çelişki geçler (Bazarov + Arkadiy) ile önceki kuşak (Nikolay + Pavel +  Vasili + Arina) arasında. Gençler temel olarak iyi niyetli bir arayış içinde: “Hayır diye içinden geçirdi Arkadiy, bu memleket zengin değil, ne bolluk ne de çalışkanlık söz konusu burada; olmaz, onu böyle bırakmak mümkün değil, köklü değişiklikler gerekli... fakat bu değişiklikleri nasıl yapmalı, işe nereden başlamalı?” (s. 21).

Bazarov, romanın büyük kısmında tipik bir nihilist. Bu akım Arkadiy tarafından şöyle tanıtılıyor: “’Bazarov neci mi?’ diyerek güldü Arkadiy. ‘İsterseniz, onun neci olduğunu size söyleyeyim amcacığım.’ ‘Lütfen sevgili yeğenim.’ ‘O bir nihilisttir.’ ‘Nasıl?’ diye sordu Nikolay Petroviç, Pavel Petroviç ise ucunda bir parça yağ olan bıçağı havaya kaldırdı ve öylece kaldı. ‘O, bir nihilisttir’ diye tekrarladı Arkadiy. ‘Bir nihilist’ dedi Nikolay Petroviç. ‘Anladığım kadarıyla Latince nihil, yani hiçbir şey sözcüğünden geliyor; öyleyse bu sözcük... hiçbir şeyi kabul etmeyen adam anlamına mı geliyor?’ ‘Hiçbir şeye saygı göstermeyen de’ diye atıldı Pavel Petroviç ve tekrar yağa uzandı. ‘Her şeye eleştirel bakış açısından bakan’ diye belirtti Arkadiy” (s. 37).

Bazarov, kurulu düzenin her boyutu, kurumu ve geleneği ile yıkılması gerektiğini savunuyor. Ancak her şey yıkıldıktan sonra yeni ve düzgün bir düzen kurulabileceğine inanıyor. Şimdiki görev yıkmak. Bu kapsamda sanatı gereksiz bir uğraş; aşkı ve evliliği yanıltıcı duygu ve kurum olarak görüyor. Gelişen Alman düşüncesi ve katı bir “bilimcilikten” yana. Romanda Bazarov’un Doğru düzgün bir kimyacı, herhangi bir şairden yirmi kat daha yararlıdır” “Asıl sanat para kazanmaktır, yoksa basurdan başka bir şey değildir!” gibi görüşlerini okuyoruz. Burada Turgenyev’in Berlin Üniversitesindeki deneyimini anımsayabiliriz. Ne de olsa bu yıllar Almanya’da akademik çevrelerde Bruno Bauer’in yerleşik  inançlara karşı mücadele ettiği, Max Stirner’in Hegelcileri “duman ve tozla uğraşanlar” olarak nitelediği dönemdi. 

Bazarov’un saçının uzun olması bile Pavel’in eleştirisine yol açar: “’Konuğumuz mu olacak?’ ... ‘Bu uzun saçlı mı?’” (s. 25).  Sürekli tütün içmeleri de ayrı bir eleştiri konusu. Hatta tütün içmek sembolik bir önem bile taşıyor. Romanın ilk sayfalarında baba – oğul Kirsanov’ların tatlı sohbetini Bazarov  piposu için kibrit isteyerek bozuyor (s. 23).
 
Gençler açısından ise kendilerini  önceki kuşaktan üstün gördükleri vurgulanabilir. Çok daha uyumlu Arkadiy bile kendini gelişmiş hisseder ve adeta babasını alt sınıftan bir kız (Feneçka) ile ilişkisi konusunda “affeder”: “(Arkadiy) kendisindeki gelişmişlik ve serbestlik bilincinin tadını çıkarıyordu.” (s. 19). Memleket konusunda da bağımsızlığını kazanmıştır: “(Nikolay Petroviç) ‘Sen burada doğdun, buradaki her şey sana özel görünmeli...’ ‘Hayır, babacığım, insan nerede doğarsa doğsun fark etmez.’ ‘Ama...’ ’Hayır, hiç fark etmez.’ Nikolay Petroviç, oğluna yan yan baktı  (s. 17). Bazarov ise çok daha keskindir: “ah şu yaşlı romantikler! Sinir sistemlerini öfkelenecek kerteye dek gererler... sonra da dengeleri bozulur” (s. 29). “İltifat mı edecektim bu taşra aristokratlarına! Hep gurur, aslanvari alışkanlıklar, gösteriş. Madem yapısı böyle, Petersburg’da kendi çöplüğünde ötmeye devam etseydi” (s. 45).

Önceki kuşak romanda belki de daha ayrıntılı biçimde, farklı kişiliklerle çiziliyor. Örneğin  Nikolay modernleşme yanlısı, ama sanatsever ve romantik. Viyolonsel çalıyor, Puşkin, Schiller ve Goethe okuyor. Hem ölen eski eşi hem de Feneçka ile ilişkisi sevgi dolu. Pavel aristokrat bir gelenekçi. Vasili yoksul bir emekli doktor ve Arina yufka yürekli dindar bir anne olarak karşımıza çıkıyor.

Arkadiy – Bazarov Çelişkisi:

Özellikle romanın ilk yarısında Arkadiy, adeta Bazarov’un çömezi. Bazarov’a hayran, nihilist olmaya çalışıyor. “Babacığım, lütfen onu sev. Onun dostluğuna ne derece değer verdiğimi sana anlatamam” (s. 15). Zamanla aralarındaki farklılıklar belirginleşiyor. Arkadiy daha yumuşak, müziksever, duygusal, anlayışlı ve insan sevebilen bir karakter. Önce Odintsova’ya hayran, ardından Katya’ya aşık. Kendindeki değişimin de farkında ve nedenini Katya olarak görüyor: “Gerçekten de ben pek çok bakımdan değiştim. Bunu siz, bu değişikliği özellikle borçlu olduğum siz” (s. 307).

Bazarov ise, özellikle romanın başında, düzeni yıkmak isteyen bir nihilist. Alt sınıftan olanlarla arası görünüşte iyi. Köylüler, çocuklar, uşaklar onu benimseyip kendilerinden buluyorlar (s. 76). Ama belki de bu aldatıcı bir görünümdü: “Bazarov, köylülerin gözünde yine de bir çeşit soytarıdan farklı olmadığını tahmin bile edemezdi” (s. 323). Arkasından köylüler “... Bilirsin, beyzade; o ne anlayacak ki?”derler (s. 322). 

Katya Arkadiy’i “evcil”, Bazarov’u ise “yabanıl” olarak niteler (s. 290). İkisi arasındaki farkı Madam Odintsova çok önceden fark ediyor. Odintsova’nın evine ilk geldikleri gün gerçek bir nihilistin sanattan hoşlanmayacağını düşünüyor, ama Arkadiy’i piyano dinlemeye gönderiyor (s. 149). Bu iki arkadaş arasındaki çatışma gerçekten de bu temel üzerinde gelişir. Kuşaklar arasındaki belirgin ayrım olarak beliren “romantik geçmiş” ile “realist güncel” arasındaki çelişki zamanla Arkadiy ve Bazarov’un arasını açar. Bazarov: “Bunların hepsi romantizm, saçmalık, küf, sanat. İyisi mi, böceğe bakalım” (s. 55) görüşünü savunur. Sevgi – duygusallık – güzellik ile nefret – öfke - yıkım konusundaki tartışmada Arkadiy Bazarov’un Puşkin’e  iftira” attığını söyler. Bazarov’un amcası ile atışması, babasını küçük görmesi Arkadiy’i rahatsız eden diğer konulardır. (Bazarov Babasının viyolonsel  çalmasına gülünce) “üstadına (Bazarov’a) karşı ne kadar büyük saygı duyarsa duysun Arkadiy’in yüzünde bir tebessüm bile yoktu” (s. 72). Bazarov Pavel’in “budala” olduğunu söyleyince Arkadiy ve Bazarov dövüşün eşiğine geliyor (s. 227 -228).

Bazarov’da da roman boyunca (birkaç ay içinde) önemli bir değişim gözlenir. Bekleneceği gibi katı bir nihilist olarak aşka karşı çıkar: “romantik anlamda aşkı saçmalık, affedilmez bir salaklık olarak adlandırır” (s. 160). Odintsova’ya  aşık olmaya başlayınca önce huzursuz olur: “Bazarov’da önceden hiç hissetmediği bir huzursuzluk ortaya çıkmaya başlamıştı: Çok kolay sinirleniyor, isteksiz isteksiz konuşuyor, öfkeli gözlerle bakıyor ve sanki altına bir şey batıyormuş gibi yerinde oturamıyordu” (s. 157). Ardından ümitsiz aşkını Odintsova’ya itiraf eder: “Öyleyse öğrenin, sizi seviyorum, aptalca, delice seviyorum... İşte istediğinizi elde ettiniz” (s.180). Hem de bu aşkın karşılıksız olduğunu bilir: “siz beni sevmiyorsunuz ve hiçbir zaman da sevmeyeceksiniz” (s. 185).

Romanın başında kendini çok güçlü hisseden ve hemen herkesi küçük gören Bazarov genel olarak yaşama ve Rusya’ya ilişkin görüşlerinden de kuşku duymaya başlar, ölüm döşeğinde mırıldanır: “Ben Rusya için gerekli miyim?.. Hayır, anlaşılıyor ki, değilim” (s. 341).

İnsanlara, sanata, doğaya sevgi ile bakabilmek veya bakamamak Arkadiy ile Bazarov arasındaki önemli ayrım. Bazarov, nihilizm hakında konuşur ve birçok davranışına da bu görüş yansır. Ama hem önceki evliliği hem de Bazarov’a karşı tutumu ile konusunda gerçek nihilist bence Madam Odintsova’dır. Karşılksız aşkta Pavel’in durumuna düşürerek Turgenev, Bazarov’u cezalandırır. Buna karşılık Arkadiy, Katya ile mutluluğa ulaşır.

Nikolay – Pavel Çelişkisi

Nikolay gençleri anlamaya çalışıyor. Oğlu ile St. Petersburg’da geçirdiği dönem, Oğlunun ve hatta Bazarov’un düşüncelerine saygı duyması, kendisinin de bir zamanlar önceki kuşağı küçük gördüğünü anımsayarak “İşte sıra şimdi bize geldi, çocuklarımız onların kuşağından olmadığımızı söyleyecekler bize ve biz bu acı ilacı yutacağız” diye düşünmesi bunu gösteriyor.  Öte  yandan Nikolay doğa, sanat ve aile sever kişiliğinden taviz vermiyor.

Pavel ise giyimi, davranışları ve düşünceleri ile tam bir aristokrat. Gençleri anlamaya hiç çalışmıyor. Turgenyev bu katı tutumu da cezalandırıyor. Düşmanı Bazarov karşısında mahcup edip adeta sürgüne gönderiyor.

Aristokrasi hiç kuşkusuz modern tanımlama ile bir sınıf. Ama Turgenyev bunun ötesinde aristokratik ideolojinin farklı sınıfları da içerebilen bir düşünce biçimi olduğuna işaret ediyor. Örneğin “Prokovyiç, (bir uşak olmasına rağmen) kendince Pavel Petroviç’ten geri kalmayan bir aristokrattı” (s. 76).

Edebi Üslup

Turgenyev çağdaşları ve kendinden sonra gelecek bir dizi büyük Rus romancısı gibi gerçekçi ve modernist bir yazar olarak nitelenir. Bu romanda da doğa, evler, odalar ayrıntıları ile betimlenmiş. Zaman akışı, karakterlerin konumları ve gelişmi gerçekçi bir biçimde işlenmiş.

Geleneksel XIX. Yüzyıl romanında yazarın biraz “didaktik” davrandığını, zaman – zaman anlatıyı kesip aydınlatıcı bazı bilgileri dolaysız biçimde verdiğini biliyoruz. Daha sonraki gerçekçiler bu tekniği kullanmadılar. Turgenyev bu romanda birkaç yerde okuyucuya dolaysız biçimde sesleniyor: “Ve Arkadiy, ona amcasının hikâyesini anlattı. Okuyucu bu hikâyeyi bir sonraki bölümde bulabilir” (s. 46).

Burada biter sanılır, değil mi? Ama belki de okurlarımızdan bazıları, ortaya çıkardığımız kişilerden her birinin şu anda, evet özellikle şu anda ne yaptığını öğrenmek isteyeceklerdir. Onların bu isteklerini yerine getirmeye hazırız” (s. 346).

Olgunlaşma Boyutu

Bazarov karakterinde roman boyunca geçekleşen değişimi yukarıda vurgulamıştım. Bu özelliği ile Babalar ve Oğullar bir olgunlaşma romanı (Bildungsroman - coming of age novel) sayılabilir mi bilmiyorum. Genellikle böyle nitelenen romanlarda karakterin değişimi gençlikten yetişkinliğe uzanan bir zaman içinde, nedenleri  ayrıntılandırılarak, bir gelişim süreci ile ele alınır. Babalar ve Oğullar’da hem süre yalnızca birkaç ay, hem de diğer karakterlerle ve fikirlerle çelişki ve çatışmalar  vurgulanıyor. Bazarov kadar keskin olmasa da Arkadiy de roman boyunca bir olgunlaşma sürecinden geçiyor. Bu nedenle romandaki Bazarov ve Arkadiy’nin durağan karakter (static character) değil devingen karakter (dynamic character) olduğu rahatça söylenebilir.

Kadınların gücü

Bu romanın bir özelliği de kadınların güçlülüğü. Birçok romantik yapıtta kadınların güzel, duygusal, biraz da zayıf yönlerinin ön planda olduğunu görürüz. Oysa gençlerin aniden ziyaretine gittikleri ve onları teklifsizce karşılayan “liberal” ve “feminist” Kukşina hiç de güzel ve düzenli değil. Tipik olmayan biçimde kimya ve biyoloji meraklısı. Odintsova’da da benzer bir merak vardır. Örneğin bitkilerin Latince isimlerini öğrenmek ister, iyi iskambil oynar ve “(erkekleri) şapşal, ağırkanlı, sıkıcı, uyuşuk ve güçsüz yaratıklar” olarak görür (s. 153).  Hiç de duygusal değildir, aşık olamaz:  Bir keresinde yurtdışındayken yüzünde bir şövalye ifadesi bulunan açık alnının altında gururlu mavi gözleriyle bakan genç ve yakışıklı bir adama rastlamıştı; bu adam onun üzerinde kuvvetli bir etki yapmış ama bu bile onun Rusya’ya geri dönmesine engel olamamıştı” (s. 153). Bazarov’a karşı da çok güçlüdür. Babalar ve Oğullar kuşkusuz bir “feminist” roman olarak nitelenemez ama hem kadın – erkek karakterler arasındaki hem de Odintsova ile Katya arasındaki farklılık romana ilginç bir boyut katıyor.

Romanda Doğa

Betimlemelerin ötesinde doğa bir yandan “çiçek” diğer yandan “kurbağa kesme” ile çelişkinin bir başka boyutunu gösteriyor. Anna, Katya ve Feneçka sürekli çiçek toplayıp düzenliyorlar. Karakterler bahçede dolaşıyor, doğa yürüyüşleri yapıyor, bataklığa gidiyor ve kameriyede oturuyorlar. Bazarov’un evden ayrılmasının hemen öncesinde annesi Bazarov’un odasına çiçek ısmarlıyor. Romanın en kritik bölümlerinden birinde, Bazorov’un Feneçka’yı öptüğü bölümde güller adeta baş rolde (s. 259).

Buna karşılık Bazarov’un kurbağa kesmesi adeta bilimin sevimsiz ve katı yüzünü sergiliyor.

Karakterler



Sonuç olarak Babalar ve Oğullar akıcı bir üslupla yazılmış olay örgüsü yoğun, hızlı okunabilen bir roman. Ama bence düşünerek ve çeşitli katmanları gözlenerek okunmalı. Başta da değindiğim gibi benim ikinci okuyuşumda öğrendiğim bu.

Rus İsimleri Üzerine Bir Not:

Bilmem size de romanlardaki Rus isimleri biraz uzun ve karışık gelir mi? Bu küçük açıklama notunu bu amaçla yazdım. Bir kere standart bir Rus ismi üç kelimeden oluşuyor.
·        İlk isim Arkadiy, Katerina gibi doğan çocuğa verilen özgün ad.
·     Orta isim (patronymic) baba adından kaynaklanıyor ve “... oğlu (... viç)” veya “... kızı (... vna)” biçimini alıyor. Örneğin romanımızda Nikolay ve Pavel’in babaları Petrov. Her ikisinin de orta ismi Petroviç; Genç Bazarov’un babasının ismi Vasili, bu nedenle orta ismi Vasiliyeviç; Anna ve Katerina’nın babalarının ismi Sergey. Bu ikisinin orta isimleri de Sergeyevna.
·        Üçüncü isim ise bizim soyadı kavramı gibi baba tarafından aileyi tanımlıyor. Kirsanov, Bazarov gibi.
Bizden farklı olan yönü ise bu her üç ismin de tek başına kullanılabilmesi. Örneğin romanda karakterler çoklukla Arkadiy (ilk isim), Prokovyiç (ikinci isim), Bazarov (üçüncü isim) diye anılıyor.
İşi daha da karıştırmak için samimi kullanımda Arkadiy – Arkaşa, Fedosya – Feneçka, Katerina – Katya, Yevgeni – Yenyuşka, Arina – Arişa, Natalya – Nataşa gibi kısaltılabiliyor. Bu da bizim Memo, Sülo, Fatoş gibi kısaltmalarımıza benziyor.