29 Eylül 2024 Pazar

KOMPLO TEORİLERİ ve HAKİKAT ÖTESİ

 

Bu ayki konumuzun başlığında “Komplo Teorileri” var; ama ben “komplo teorisi” terimini hiç sevmiyorum! Dilimize böyle yerleştiği için başlıkta kullandım. Yoksa bende “teori”  bilimsel çağrışımlar yapıyor ve ben aşağıda “komplo inancı” diyeceğim.


Bilim insanları, komplo inançları “zihnimizin bir hatası değil, zihnimizin bir özelliğidir” diyor (Onurcan Yılmaz, Komplo Teorilerine Neden İnanırız?, Doğan Kitap, 2024). İnsan sosyal bir varlık, davranışları da genetik ve çevresel faktörlerin etkileşimi ile oluşuyor. Birçok duygu ve davranışımızın kökleri milyonlarca yıl öncesine uzanıyor. Doğru bilgiye ulaşmak için bir dizi gözlem yapmamız ve değerlendirip düşünmemiz çok zaman alıyor ve “vahşi” doğada yaşayan atalarımızın buna pek vakti yok. Belki de duyduğumuz sesi bir kaplan çıkarıyor ve çabuk kaçmamız lazım! Ayrıca salt biyolojik açıdan bakıp düşünmek için beynimizin harcadığı yüksek enerjiyi hesaba katarsak bu oldukça “pahalı”.

Diğer yandan bir kalıtımsal özelliğimiz de aldatma. Bunun “doğada” bukalemun, çeşitli böcekler, kelebekler, deniz canlıları gibi birçok örneğini görüyoruz. Bu da “komplo” olaylarını karmaşıklaştırıyor.

Hatta yalanı çok yüksek sesle söylersek ve defalarca yinelersek doğru sanılacağını da öğrendik (Bkz. George Orwell, 1984). Kavramlar belirgin biçimler aldığında özel kelimeler, terimler geliştiriliyor. 2016 Yılında Oxford Sözlüğü, yılın kelimesini “hakikat ötesi” (post truth) olarak belirledi ve sözlüğe aldı. Ardından bu kavram çok daha fazla yaygınlaştı, yerleşti ve otoriter rejimlerin çok sık kullandığı bir yöntem oldu. Donald Trump, bu konuda çok iyi bir örnek. Her seçim öncesinde ve sonrasında yalan haber (fake news) bombardımanına uğruyoruz. Barack Obama’nın ABD’de doğmadığı, rakibinin babasının John F. Kennedy suikastına karıştığı, resmi sayılarla %5 olan işsizlik oranının aslında % 42 olduğu, NewYork gibi Demokrat Partinin çoğunlukta olduğu eyaletlerde yasaların, doğum sonrasında çocuğunuzu öldürmenize izin verdiği, göçmenlerin kedi-köpek yediği... gibi yalan ifadelerin seçimde işe yarayabileceği düşünülebilir. Ama bu gibi yalanlara alışınca, Trump’ın Manhattan’da oturduğu binanın yüksekliği, 11 Eylül 2001’de İkiz Kulelere yapılan saldırıda binadan atlayanları izlediği (aslında 6 km uzaktaydı), daha önce yazdığı bir kitapta İkiz Kulelere saldırılacağını öngördüğü (kitapta böyle bir şey yok)... gibi yanlışlanması çok kolay olan yalanlara uzanılıyor. İnternetin ve sosyal medyanın giderek yaygınlaşması ile “hakikat ötesi” de gidrek yaygınlaştı. “Hakikatın” değerli olduğu dönemde, yalan söyleyen, yalanı anlaşılınca –en azından- utanırdı, “hakikat ötesinde” bir eşik geçiliyor ve söylenenin “hakikat” olup olmadığına söyleyen ve dinleyen aldırmıyor!


Oysa insanlar birbirlerine güvenerek sosyalleşince “hakikat” önem kazanıyor ve aşağıda değineceğim gibi, ne yazık ki günümüzde bu önemi yitiriyoruz.

Komplo, kumpas, hile, yalan, sahte haber, dolandırıcılık... ne yazık ki günlük yaşamımızda bolca var. Bu da gerçek dışı komplo inançlarıyla uğraşmamızı zorlaştırıyor. Bu yazının konusu olan hayal ürünü komplolara inancın ne olduğu konusunda çok tanım var. Genellikle bu tür inançlar bir olumsuzluktan yola çıkıyor ve iki çizginin birinden, bazen ikisinden birden- ilerliyorlar:

·         Halkın zararına olarak, küçük bir grup (Masonlar, İlluminati, Komünistler, Yahudiler, Rothschild ailesi, uçan dairelerle gelen uzaylılar...) egemen ve gizli çalışmalar yürüterek dünyayı yönetiyorlar;

·         Bir felaketin eşiğindeyiz. Ancak, bilinen dünyanın dışında gizli ve çok güçlü aşkın (transandantal) bir güç bizi bu felaketten kurtarabilir.

Bir olumsuzluktan başlamak çok önemli. Zaten doğru veya yanlış olsun olumsuz haberler çok “satıyor”. Sosyal bilimcilerin “olumsuzluk yanlılığı” diye tanımladığı, basın – yayın uzmanlarının çok kullandığı, bir eğilim var. Hastalık, cinayet, fırtına gibi haberler çok dikkat çekiyor – veya güncel bir dil kullanırsak internette çok “tık alıyor”. Psikolojik gerilim, rasyonel ve doğru bilgiye dayalı yaklaşıma üstün geliyor.

Kriz dönemlerinde, bilimsel otoritelere, yönetime güven azalıyor ve temelsiz görüşler daha da yaygınlaşıyor. Ayrıca günümüzde teknolojinin ve yaygın haberleşme olanaklarının komplo inançlarının yayılmasını kolaylaştırıyor. İnternet, sosyal medya, yapay zeka ile üretilen sahte fotoğraflar, videolar gündemde.

İşte bu ortamda gizli olayları bildiğini düşünmek bir güç sağlıyor: “Ağbi o zaman ben sana anlatayım”. Böylece duygusal bir keyif ile kendini beğenme (narsizm) gelişiyor.

Bu sahte görüşlere gülüp geçemeyiz. Belki ilk bakışta, Elvis Presley’in yaşadığına, yeryüzünün aslında düz olduğuna,  Koç burcunda doğanların inatçı olduğuna inanmak zararsız birer saçma olarak görülebilir. Ama unutmayalım ki seçimlerde hile yapıldığına inananlar ABD Kongre binasını bastı; aşı karşıtları hepimizin hayatını tehlikeye atıyor; iklim değişimini inkar edenler yeryüzünü yok oluşa sürüklüyor...

Komplolara inananların neye inandıkları kadar, neye inanmadıkları da önemli. Bilime, bilim insanlarına inanmadıkları çok açık. Oysa eğer bilimsel araştırmalara, yayınlara bilim insanlarının söyleyip yazdıklarına olan güven yitirilirse, gerçeğe ulaşabilmenin hiçbir yolu kalmayacak.

Pekiyi ne yapmalıyız? Bu gibi durumlarda yalnızca bir konu ile sınırlı kalarak uğraşmak, bu konuda gerçek(ler) ileri sürmek yararsızdır. Sosyal psikolog Leon Festinger’in Bilişsel Uyumsuzluk (cognitive dissonance) kuramına göre kişi kendi inançlarına aykırı bir bilgi alınca veya bir eylemle karşılaşınca  tutarsızlığı fark eder, huzursuz olur ve kişisel inançları doğrultusunda bir eylem ve yol bulmak ister. Festinger’in ünlü gözlemi 1950’lerde ABD’de Kıyamet Günü (Doomsday) tarikatı ile ilgili. Tarikat lideri kıyametin kopacağı, sellerin, depremlerin yeryüzünü alt – üst edeceği tarihi, saati duyuruyor ve tarikat yolunda olmayanların öleceğini belirtiyor. Müritler o gün ve saatte toplanıp bekliyorlar. Kıyamet kopmayınca, lider bir açıklama yapıp müritlerin gönderdiği pozitif enerji ile kıyameti önlediklerini ve dünyanın kurtarıldığını söylüyor. Kuşkusuz müritler gayet mutlu!

Çözüm, akıl, bilim, ilgili bilimsel kurumlara, bilimsel kaynaklara olan güvenin geliştirilmesi; boş inançarla, hurafelerle ve hakikat ötesi ile savaşmaktır. Burada yine “yanlışlanabilme” konusuna geliyoruz. Karl Popper, bilimsel hipotezlerin, önermelerin “yanlışlanabilir” olması gerektiğini söylemişti  (Logik der Forschung, 1934). Örneğin bir tasım – kıyastaki (syllogism) “Kuğular siyah olmaz” doğru bir önermedir (premise) çünkü bir siyah kuğu görülmesi ile yanlışlanabilir. Oysa komplo inançları, fal, astroloji... “yanlışlanamaz”.  “Ortak dostumuz Ahmet, Koç burcunda doğmuş. Bildiğin gibi hiç de inatçı değil” derseniz; “yükselen burcuna bakmak gerekli” diyebilir.

Diğer bir konu da kanıtlama yükümlülüğü. Hukuk sistemlerinde olduğu gibi iddiayı öne sürenin kanıtlama yükümlülüğü olduğunu vurgulamalıyız. Örneğin “yeryüzünün düz olduğunu“ öne süren, bunu kanıtlamakla yükümlüdür. “Yeryüzü yuvarlaksa bunu kanıtla” diyerek kanıtlama yükümlülüğünü üzerinden atamaz.

Kısacası, korkarım ki, komplo inançları ve hakikat ötesi ile daha uzun süre mücadele edeceğiz. Bu, birkaç ilaç alarak kısa sürede geçecek bir hastalık değil!

 

 

29 Ağustos 2024 Perşembe

Neden Geri Kaldık?

 

Sanırım her Türk okuryazarı, aydını “biz niye gelişen Batı Avrupa ülkelerinin gerisinde kaldık” diye düşünmüştür.

Kuşkusuz bu konu, “ilerleme”, “gelişme” gibi kavramların nasıl tanımlandığından başlayarak çok tartışmalı ve çok boyutlu bir konudur. Ülkeleri farklı biçimde gelişmeleri konusunda ileri sürülen nedenlerin birkaçını sıralarsak:

·         Coğrafi – iklimsel –çevresel nedenler (nehir – deniz – okyanus ülkeleri, doğal kaynakların kısıtlılığının insanı çalışmaya zorlaması, Avrupalıların bağışıklık kazandığı mikropların keşfedilen yeni dünya insanlarına yabancılığı...);

·         Ekonomik sisteme dayalı nedenler (merkantilizm - kolonyalizm – emperyalizm çizgisi, gelişen   ülkelerin kendileri zenginleşip güçlenirken geride kalanları sömürerek geri bıraktırması, keşiflerle yeni toprakların, doğal kaynakların ele geçirilmesi...);

·         Yönetimsel - kurumsal nedenler (merkezi yönetimin güçsüz / güçlü olması, merkezi yönetimde kurumlar – kurallar ile toplum dinamiklerinin birbiriyle uyumlu biçimde gelişmesi / gelişememesi, fetih döneminde büyüyen devletin vergi toplamak, iletişim, ulaşım teknolojilerinin kısıtları ile “doğal” sınırlarına ulaşması...) ;

·         Kültürel nedenler (Doğuda merkezi – despotik yönetim / Batı Avrupa'da güçlü yerel yönetimler, bilimsel devrim, sanayi devrimi, matbaa gibi birçok teknolojik yeniliğin Doğu’ya geç gelmesi ve / veya benimsenmemesi, Doğu’da yaşam temposunun yavaş ve sakinliği, din ve inanç sistemleririn kaderciliği ve beklentiyi öteki dünya veya sonraki yaşama ertelemesi, yaşamda, sanatta, din, inanç sistemlerinde “reform” yapılamaması, Protestanlıktaki çalışma ve biriktirme kültürü...);

·         Irksal nedenler (beyaz adamın beyin ve kafa yapısının daha “gelişmiş” olduğu...);

Bunların sonuncusu bilimsel araştırmalarla yanlışlandı. Ama diğer görüşler çeşitli biçimlerde ve boyutlarda tartışılıyor. Kuşkusuz bunlar aynı düzeyde de değil; belki de aralarında neden - sonuç ilişkileri var.

Biz doğal olarak Osmanlı imparatorluğunun, Avrupa'daki gelişmeler karşısında neden geri kaldığına odaklanıyoruz. Bir Çinli olsak 15. – 18. Yüzyıllarda, Ming ve Quing hanedanları, bilinen dünyada en büyük alana yayılmış, en büyük nüfusa sahip gelişmiş bir uygarlığı yönetirken; 19. Yüzyılda Çin'in Afyon Savaşlarında neden Büyük Britanya ile baş edemediğini sorgulardık.


Oysa toplumlar arasındaki eşitsizlikler çok daha öncelere uzanıyor. Jared Diamond’un dilimize “Tüfek, Mikrop ve Çelik” adı ile çevrilen kitabında tropikal bir ada, Yeni Gine’de yerel halkın; çelik balta, kibrit, ilaç, kumaş, giysi, soğuk içecek, şemsiye... gibi her çeşit ürüne genel olarak “kargo” dediğini ve bir yerlinin “siz (beyaz adam) neden bu kadar çok kargo geliştirdiniz ve Yeni Gine’ye getirdiniz; bizim neden bu kadar az kargomuz var” diye sorduğunu söylüyor. Yıllarca süren araştırmaların sonucunda toplumları avcı – toplayıcı düzenden tarım – hayvancılık düzenine, taş devrinden demir kullanan uygarlıklara geçmelerini inceliyor. Ve “Tarih; insanların kendi aralarındaki biyolojik farklılıklar nedeniyle değil, insanların çevreleri arasındaki farklılıklar nedeniyle, farklı halklar için farklı seyirler izler” sonucuna varıyor.

Bence insan ve oluşturduğu toplum o kadar karmaşık ve çok boyutlu ki, “bu toplumun ilerlemesinin, diğerinin geri kalmasının nedeni ... dir” gibi genellemeler olanaksız.  Çeşitli uzmanlar bu karmaşık olayı farklı yönleriyle ele alıyorlar ve bize de sonsuz bir okuma, öğrenme, düşünme olanağı sağlıyorlar. Bazı sorular üzerinde düşünmek sanırım yanıt bulmaktan daha güzel. Ne mutlu hiç “bulamasalar” da hep “arayanlara”.

30 Haziran 2024 Pazar

Melos Diyaloğundan Bu Yana

 

Haziran ayı oldukça sıcak geçti. Birçoğumuz zihin veya beden olarak tatilde. Bir yandan da Dünyanın dört bir köşesinden, Filistin’den ve Ukrayna’dan gelen korkunç haberler hepimizi derinden etkiliyor ve vicdanımızı sarsıyor. Rusya’nın Ukrayna’yı; İsrail'in Gazze’yi işgali ve çeşitli ülkelerdeki yöneticilerin / toplumların tepkileri / tepkisizlikleri çok düşündürücü. Bu vahşet suçunu neden işliyorlar, çünkü yapabiliyorlar!

Üniversitelerin Uluslararası İlişkiler Bölümlerinde bu konuda ele alınan klasik bir örnek var: Melos Diyaloğu. Atina ile Sparta çevrelerinde gruplanmış şehir devletleri, Peleponez savaşları adı verilen bir dizi savaş içindeler. MÖ. 426’da Atina, Ege denizindeki küçük Melos adasına büyük bir donanma ve çok sayıda asker göndererek adayı kuşatıyor. Melos, Dor olan etnik kökenleri nedeni ile Sparta’ya yakın ise de savaşta tarafsız kalan bir küçük ada - şehir devleti. Bu devletin yöneticileri ile Atinalı donanma komutanı arasındaki diyalog Thucydides’in History of the Peloponnesian War adlı kitabında anlatılıyor. Tarafların argümanları şöyle özetlenebilir:


1) Atinalılar Meloslulara bir ültimatom verir: teslim olup Atina'ya haraç ödeyecekler ya da yok olacaklardır. Atinalılar durumun ahlaki olup olmadığını tartışarak zaman kaybetmek istemezler çünkü pratikte güç haklıdır ya da kendi deyimleriyle "güçlüler yapabileceklerini yapar, zayıflar ise çekmeleri gerekeni çekerler".

2) Meloslular kendilerinin düşman değil tarafsız bir şehir olduklarını, dolayısıyla Atina'nın onları fethetmesine gerek olmadığını savunurlar. Atinalılar ise Melos'un tarafsızlığını ve bağımsızlığını kabul ederlerse zayıf görüneceklerini söylerler. (Adalet ve vicdan konu dışıdır.)

3) Meloslular bir istilanın diğer tarafsız Yunan devletlerini telaşlandıracağını ve kendilerinin de istila edileceği korkusuyla Atina'ya düşman olacaklarını savunurlar. Atinalılar ise diğer Yunan devletlerinin bu şekilde davranma ihtimalinin düşük olduğunu, Atina’ya karşı silahlanmak istemeyeceklerini söyler. Melos'u fethetmek Atina'nın gücünü gösterecek ve isyan etmeği düşünenleri caydıracaktır. (Saldırgan korku salmalıdır.)

3) Meloslular savaşmadan boyun eğmenin utanç verici ve korkakça bir davranış olacağını savunurlar. Atinalılar Meloslulara gururlarını bir kenara bırakmalarını tavsiye eder çünkü adil bir savaşla karşı karşıya değildirler ve yenilgi yok olmak anlamına gelecektir. (Utanç, gurur anlamsız kavramlardır ve saldırganın adil davranma kaygısı yoktur.)

4) Meloslular tanrıların yardımına sahip olacaklarını, çünkü konumlarının ahlaki açıdan adil olduğunu savunurlar. Atinalılar ise tanrıların müdahale etmeyeceğini, çünkü güçlülerin zayıflara hükmetmesinin doğal bir düzen olduğunu savunurlar. (Tanrılar da zayıfı korumaz.)

5) Meloslular Spartalı soydaşlarının kendilerini savunmaya geleceğini iddia ederler. Atinalılar, Spartalıların Melos'ta bir çatışmayı göze alacak kadar çıkarları olmadığını ve Atina'nın daha güçlü bir donanmaya sahip olduğunu belirtirler. (Kendileri açısından zorunlu olmadıkça, soydaşla ve dostlar da canlarını tehlikeye atmaz.)

6) Atinalılar Melosluların gerçekçilikten yoksun tavırları karşısında şaşkınlıklarını ifade ederler. Kendilerinden çok daha güçlü bir düşmana, özellikle de makul şartlar sunan bir düşmana boyun eğmenin utanılacak bir şey olmadığını yinelerler. (Acı gerçeklere boyun eğmek gerekir.)

Meloslular fikirlerini değiştirmez ve Atina elçilerini kibarca geri çevirirler. Atinalılar adayı kuşatırlar. Sonunda  Melos teslim olur, ama çok geç! Atinalılar büyük bir katliama girişir, askerlik çağındaki bütün erkekleri öldürürler, kadın ve çocukları esir alırlar.

Çok acı değil mi? 2500 yıl sonra bugün de hâlâ aynı noktadayız. Ama umudumuzu kaybetmeyelim, çünkü Gazze’deki vahşet karşısında (İsrail de dahil) çeşitli ülkelerde, ABD Üniversitelerinde birçok protestolar, gösteriler ve bazı uluslararası kurumlarda adalet çağrıları da görüyoruz. Oysa devlet yöneticilerinde benzer bir yakalaşımı hiç yok. Bu durumun bize izlenecek yolu gösterdiğini düşünüyorum. Bireylerdeki adalet, vicdan, erdem... gibi duygu ve düşünce ilkelerini geliştirmemiz ve bunları yönetimlere yansıtmak için demokrasi talebini yükseltmemiz gerekiyor. Daha çok yolumuz var!