4 Haziran 2014 Çarşamba

CHARLES BAUDELAIRE (1821-1867)

Baudelaire’i önemli bir şair olarak tanırız. Burada daha çok düşünsel boyutuna ve bu boyutun şiirlerine yansımasına değineceğim. Öncelikle Baudelaire’in tıpkı bu bloğun bir başka sayfasında andığımız Neitzsche gibi “ahlak yerine yoğunluğun vurgulanması” açısından ilginç olduğunu belirtmeliyim. Bir anatomi uzmanının insan bedenini kesip incelediği gibi çevresindeki dünyayı parçalarına ayırıp inceler. Örneğin Flaubert de toplumu parçalar, inceler ve en sert biçimde eleştirir ama o dünyanın içine girip kirlenmek istemez. Buna karşılık Baudelaire yaşamın içine atlar ve yüzer. Seks ve uyuşturucu onun için gündelik yaşamın birer parçasıdır. Zaten ölümü de bir fahişeden kaptığı frengi nedeniyledir.


Otoriteye karşı nefreti çocuk yaşta başlar. Babası François Baudelaire, yirmi altı yaşındaki annesi Caroline ile evlendiğinde altmış yaşındaydı. Babası öldüğünde ise Charles altı yaşındadır. Ölen babasının ardından annesi bir subayla evlenir ve Charles yaşadığı Paris’ten uzağa Lyon’daki bir okula gönderilir. Bu okuldan kısa sürede atılan Charles bu kez daha uzağa, Hindistan’daki bir okula gitmek üzere gemiye bindirilir. Gemiden kaçan Charles Paris’e dönmenin bir yolunu bulur. Paris 1848 devriminin coşkulu ilkbaharını yaşamaktadır.  Charles da sokaktaki devrimcilere katılır. Bir söylentiye bir devrimci grubu “General Jacques Aupick’i öldürmeliyiz” diye teşvik eder. Evet! Tahmin ettiğiniz gibi General Aupick, Charles’ın üvey babasıdır. Grup bu işe kalkışmayınca bu kez eline bir silah alan Charles, bir meydan saatine ateş eder. Çünkü zamanı durdurmak, bir işi yapmanın hiçbir zamanı olmaması Charles’a göre en devrimci harekettir.

Ne yazık ki 1848 ayaklanması yaz aylarında ordu tarafından vahşice bastırılır. Ardından Louis-Napoléon’un baskıcı rejimi gelir (1848-1870). Bu dönemde özellikle Paris adeta yıkılıp yeniden yapılır. Mimar Baron Haussmann yönetiminde Paris Avrupa şehirleri içinde en büyük değişikliğe uğrayan şehir olur. Günümüz Paris’inde gördüğümüz geniş bulvarlar, büyük meydanlar yapılır. Bu bulvarlar üzerinde iş yerleri kurulur, bankalar (Crédit Lyonnais, 1863; Societe General,1864), büyük mağazalar açılır (Bon Marché, 1852; Printemps, 1865). Bu şehirleşme hareketinden önce yalnızca kendi bölgelerinde yaşayan Paris halkı şehir merkezine gelir ve daha önce hiç birbirini görmemiş insanlar geniş bulvarların kaldırımlarında karşılaşır ve kelimenin tam anlamıyla birbirine çarpar.
İşte Baudelaire’in ünlü düzyazı-şiirlerinde bu Paris’i görürüz. Örneğin Paris Sıkıntısı (Spleen de Paris)[1] bu açıdan belirgin özellikler taşır.
Paris’in kargaşası, gürültüsü dayanılmaz boyutlara çıkmıştır: “Hele şükür! Yalızım! Gecikmiş, yorgunluktan bitmiş birkaç arabanın uğultusundan başka bir şey duyulmuyor artık. Dinlenişe ermesek de sessizliğe ereceğiz birkaç saat boyunca. Hele şükür! İnsan yüzünün acımasız baskısından kurtuldum…” (Baudelaire, Paris Sıkıntısı, Sabah Saat Birde s. 17). “Yeni yılın patırtısı sarmış her yanı; içinden binlerce araba geçen, oyuncaklarla, şekercilerle kıvılcımlar saçan, hırsızlarla, umutsuzluklarla dolup taşan çamur ve kar kargaşası bir büyük kentin en güçlü yalnızın bile kafasını allak bulak edecek kadar zorlu yalnızlığı” (Baudelaire, Paris Sıkıntısı, Yoksulların Gözleri s. 58).

Zenginler yoksullara kalp paralarla bahşiş verirler: “Bir yoksulla karşılaştık, titreyerek kasketini uzattı bize. Bu yalvaran gözlerin dilsiz konuşmasından daha üzücü bir şey bilmiyorum ben, okumasını bilen duyarlı insan için, hem sonsuz bir alçakgönüllülük hem de sonsuz bir serzenişle doludurlar. Kamçılanan köpeklerin yaşlı gözlerinde de bu karışık duygu derinliğine yaklaşan bir şey vardır” (Baudelaire, Paris Sıkıntısı, Kara Para s. 64).

Yoksullar kentin görkemli Cafe’lerini hayranlıkla seyreder: “Yoksul dünyanın tüm altınları gelmiş de bu duvarlara yerleşmiş sanki…Ama ancak bizim gibi olmayanların girebilecekleri bir yer burası” derler. Buna karşılık güzel zengin genç kızlar “Şu insanlar da ne çekilmez şeyler böyle, gözleri araba kapıları gibi açılmış…. Garsona söyleseniz de şunları buradan uzaklaştırsa” diye düşünürler (Baudelaire, Paris Sıkıntısı, Yoksulların Gözleri s. 58).
Sakin sakin ekmeğimi keserken çok hafif bir gürültü üzerine başımı kaldırdım. Önümde üstü paramparça, saçı başı darmadağını, kara, ufak bir yaratık durmaktaydı, çökük, ürkek, yalvarmaklı gözleriyle ekmeğimi yiyordu. Sonra alçak ve boğuk bir sesle, içini çeke çeke pasta sözcüğünü söylediğini duydum” (Baudelaire, Paris Sıkıntısı, Yoksulların Gözleri s. 58).

Baudelaire yalnızca şiirler yazmakla yetinmez. Sanat ve edebiyat evreninde modernlik konusundaki düşünceleriyle ve makaleleri ile de öne çıkar. Bu arada modernlik konusuna edebiyat açısından bir tanım getirir: “Modernlik terimiyle ben geçici, süreksiz, kaçak, olası, rastlantısal olanı kastediyorum” (Baudelaire, The Painter of Modern Life [1864]). Demek ki modernliğin başlangıcında, modern öncesi dönem kalıcı, sürekli, rastlantısal olmayan bir düzen olarak görülüyormuş!

Kısacası Baudelaire’de modern yaşam biçimi konusuna 1800’lerin ikinci yarısındaki bir pencereden bakıp büyük kent yaşamına ilk yansımaları görüyorum.



[1] C. Baudelaire, Spleen de Paris. Paris Sıkıntısı Çev. Tahsin Yücel, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, özgün basım Hasan Ali Yücel Klasikler Dizisi.

25 Mayıs 2014 Pazar

DÜŞÜNSEL ÖNCÜLER


Modern-Postmodern başlığı altında toplamak istediğim çalışmalar ağırlıklı olarak 19. ve 20. Yüzyılda yoğunlaşacak. Ama 19. Yüzyıl modernleşmesi kuşkusuz kendinden önceki dönemlerin, özellikle 18. Aydınlanmasının bir devamı olarak gelişti. Çok kısa da olsa başlangıç noktasını tanımlamak için bu mirasa bakmalıyım.

18. Yüzyıl toplumsal hareket açısından değerlendirilirse Aydınlanma çağıdır. Bu yalnızca birkaç filozofun kendi yakın çevrelerinde okunacak biçimde düşüncelerini yazmaları değil Voltaire,’in “Rezaleti Süpürün -  Écrasez l’infâme” diye seslenen saldırgan makaleleri, edebiyatçıların, gazetecilerin Denis Diderot ve Jean le Rond d'Alembert gibi ansiklopedi yazarlarının çalışmaları ile gerçek bir toplumsal harekettir.  17. ve 18. Yüzyıla yaşamış, bir yandan kendi çağlarına damgalarını vurmuş böylece Modern dönemin oluşumuna önemli düşünsel katkılarda bulunmuş iki çizgiyi ve birkaç düşünürü anmalıyım. Önce Aydınlanma’nın iki temel düşünsel sütunu, Kıta Avrupası Akılcılığına (rationalism) ve Britanya Deneyciliğinin (empricism) genel hatlarına değinmek; ardından Rousseau, Kant ve Hegel’e biraz daha yakından bakmak istiyorum.

Kuşkusuz andığım bu düşünürlerden her biri –ve anamadığım daha niceleri- düşünce dünyamıza birkaç cümleyle özetlenemeyecek büyük katkılar yaptılar. Ama burada yalnızca Modern dünyanın oluşumuna katkıları açısından çok kısaca ele alabileceğim.

KITA AVRUPA’SINDA AKILCILIK


Renè Descartes (1569-1650), Gottfried Wilhelm Leibniz (1646-1716) ve Bahuch Spinoza da Kıta Avrupa’sındaki Akılcılığın önderleri olarak anılabilir.
Akılcılık temel olarak hakikatin ölçütünün duyularımızdan kaynaklanmadığını, bilginin akıl yürütme ve özellikle tümdengelim (deduction) yöntemiyle oluştuğunu öne sürer. Akılcılar öncelikle hakikatin mantıksal bir yapısı olduğuna inanır. Bu nedenle hakikati bulmak için fiziksel bir kanıt aramaya gerek yoktur. Kavramlarımızı ve bilgimizi duyularımızdan ve deneyimlerimizden bağımsız olarak oluşturabiliriz. Akılcı yaklaşım konusunda da çeşitli dereceler vardır. Bilgiye ulaşmanın tek yolunun akıl olduğu, deneyin hiç önemsiz olduğunu belirten Akılcılar olduğu gibi; hem aklın hem da deneyin bilgiye ulaşmak için geçerli yöntemler olduğunu; ama Aklın önceliği olduğunu vurgulayanlar da vardır.

Modern felsefenin babası olarak nitelenen ve Akılcılığın öncüsü olduğunu söyleyebileceğimiz Descartes, hakikate ulaşılamayacağını söyleyen kuşkuculuğa (scepticism) bir yanıt olarak Bilgi Kuramına (episemology) yöntemsel kuşkuculukla yaklaştı. Öncelikle kuşku duyulabilecek her türlü bir fikri reddetti.  Eğer kuşku varsa birisi düşünüyor ve kuşku duyuyor demekti.  Öyleyse düşünen bir kişi olarak kendi vardı,  (düşünüyorum öyleyse varım – Cogito ergo sum). Ardından bir zincir oluşturup akıl yoluyla bir dizi hakikate, bilgiye ulaşılabileceğini öne sürdü (Yöntem Üzerine Söylev - Discours de la méthode, 1637).

Descartes, duyularımızın bizi aldatabileceğini “balmumu argümanı” olarak bilinen bir argümanla savunur. Balmumu aynı malzeme olduğu halde duyu organlarımız soğukken ve sıcakken onu tümüyle farklı algılar. “Gözlerimle gördüğümü sandığım bir şey aslında yalnızca zihnimdeki akıl yürütme ile kavranmıştır” (1644). (Felsefenin İlkeleri - Principia philosophiae, 1644).
Descartes’ın din konusundaki düşünceleri çok tartışmalıdır. Samimi bir Katolik olduğuna inananlar olduğu gibi Deist hatta tanrısız olduğunu savunanlar da vardır.  Kesin olan önderi olduğu Akılcılığın kilise tarafından pek de hoş karşılanmadığı, Papa’nın 1663’de Descartes’in kitaplarını Yasaklanan Kitaplar Listesine aldığıdır. Kilisenin dogmatik yaklaşımda hakikat, kuşkuya veya kanıtlamaya yer verilmeyecek biçimde insanüstü bir biçimde sunulurken Descartes’ın kuşku ile başlaması, Akıl yürütme ile kuşkudan arınmış hakikati bulmaya çalışması dini otorite tarafından hoş görülemezdi. Bu akıl yürütme sonucunda Tanrı’nın var olduğu sonucuna varılsa bile (ki Descartes böyle diyordu) yöntem çok tehlikeliydi.

Descartes’ın felsefe yanında matematiğe katkısı da çok büyük oldu. Kendi adıyla anılan Kartezyen sistem günümüz cebrinin ve analitik geometrinin temel koordinat sistemidir. Zaten Akılcı düşünürlerin birçoğunun aynı zamanda matematikçi olduğunu biliyoruz. Bu kapsamda Leibniz’in de matematiğe yatığı büyük katkıları anmalıyız.

BRİTANYA’DA DENEYCİLİK


Avrupa’da Rönesans’tan beri bilim konusunda çığır açan gelişmeler gözleniyordu. Özellikle doğa bilimlerinde yürüttüğü çalışmalarla Francis Bacon 17. Yüzyılda bilimsel yöntemi oluşturmuş (Yeni Bilim Yöntemi-Novum Organum Scientiarum, 1620) ve bilimsel devrime büyük bir ivme kazandırmıştı. Bu gelişmelerin felsefe alanına da yansıması kaçınılmazdı. John Locke (1632-1704) bu çizgiyi geliştirerek 18. Yüzyılda felsefe ve bilimlerinde deneycilik akımının öncüsü oldu. George Berkeley (1685-1753) ve David Hume (1711-1776) da bu çizgide ilerleyerek deneyciliğe önemli katkılarda bulundular.

Deneycilik çoğunlukla doğa bilimcileri tarafından kullanıldı. Bilgi Kuramı (epistemology) açısından bilginin duyusal (sensory) deneye dayandığını öne sürer. Bilgi geçici ve olasılıksaldır. Sürekli gözden geçirmelere, ölçü aletlerine, ölçme yöntemlerine, doğrulama ve yanlışlamalara tabidir.

Modern toplumun düşünce yapısının oluşmasında çok önemli yeri olan düşünürlerden biri hiç kuşkusuz Aydınlanma’nın önde gelen düşünürü ve Klasik Liberalizmin babası John Locke’dır. Deneyciliği en güzel tanımlayan Tabula Rasa kavamını da ona borçluyuz. İnsan bilincinin doğuşta boş bir yazı tahtası (tabula rasa) olduğunu, yaşadıkça, deneylerimizle bunu doldurduğumuzu öne sürdü (İnsan Anlayışı Konusunda Bir Çalışma - An Essay Concerning Human Understanding, 1690). Locke’un bu yapıtta geliştirdiği fikirler bugün Batı düşünce sistemindeki benliğin oluşumu kavramının temelinde yer alır.

Deneyci düşünürlerin din konusundaki düşünceleri de öncü niteliktedir. Öncelikle kıta Avrupa’sındaki din savaşlarının bu düşünürleri değerlendirmeler yapmaya ittiğini biliyoruz. Din savaşları dönemini Almanya’daki köylü isyanları ile başlatır (1524), Westphalia anlaşmasıyla sonlandırırsak (1648), 100 yıldan fazla süren çatışmaların anısının Deneyci düşünürlerin yaşadığı dönemde çok taze olduğunu söyleyebiliriz. Dinsel konularda hoşgörü kavramı başkalarının fikirleri konusunda öncelikle üzerinde durdukları temel ilkeydi (Locke, Hoşgörü Konusunda Mektuplar - Letters Concerning Toleration 1689–92). Din hakkında kendilerinin fikirlerine gelince deneyciler kuşkuculuk ile kilise dogmaları arasında bir orta yol oluşturmaya çalıştılar. Genellikle Tanrı’nın varlığına inanmakla birlikte bilimsel ve deneysel yaklaşımları nedeniyle mucizelere ve Tanrı’nın gündelik dünya işlerini yönettiğine inanmadılar (Deism). Tanrı evreni yaratmış, doğal yasaları belirlemiş, erdem, ahlak gibi konularda kurallar koymuş ama bundan sonra evren bu yasalar çerçevesinde doğaüstü olaylar yaşanmadan düzeni sürdürmüştür. Bu görüşlerin kilisenin ve diğer muhafazakâr din kurumlarının birçok görüşü ile çatışması kaçınılmazdır. Deneyci düşünürlerin bu muhafazakâr düşünce biçimleriyle, öncelikle de İncil’deki mucizeler ve Hristiyanlıktaki Üçleme (Trinity) kavramı ile çatıştığını görüyoruz. Deneyciliğin önderi olan Lock’u örnek alırsak Lock’un ömrü boyunca bu konuda bir arayış içinde buluyoruz. Üçleme’nin Calvinci (Calvinist trinitarianism) yorumu ile başlayan dinsel görüşlerden sonra Hz. İsa’nın doğumundan önce varlığını ve kutsallığını sorgulayan (Socinian Christology) ve yine Üçleme inancına ters gelecek biçimde baba olarak Tanrı’nın, oğul olarak İsa’dan üstün olmasının gerektiğini (Arian) savunduğunu biliyoruz.
Locke düşünürlüğünün yanında etkin bir politikacıydı. İç savaşta Parlamento güçlerinde süvari olarak çarpışmış, mutlakıyete karşı, anayasal monarşiden yana tutumuyla bilinen Whigs partisinde yer almış, Görkemli Devrimin (Glorious Revolution,1688) savunucularından biri olmuş, politik görüşleri nedeniyle sürgüne gitmiş bir liberal politikacıdır.

17. Yüzyıl başlarında Britanya kapitalizmin ilk aşaması başlamıştı. Tarım toprakları feodal beylerin elinden çıkmış, büyük çiftlikler örgütlenmiş, köylü serf bağlarından kurtulup tarım işçisi haline gelmiş ve merkantilist uygulamalar ülke bütününü kapsayan büyük bir pazar oluşturmuştu. Teknoloji tarihçileri Endüstri devriminin İngiltere’de 17. Yüzyılın ikinci yarısında dokuma tezgâhları, buhar gücü ve demir-çelik teknolojilerinde sağlanan yeniliklerle başladığını belirtirler. Bu gelişmelerin İngiltere ve İskoçya’da düşünce yaşamına da yansıdığını görüyoruz. Varlığı, değeri yaratanın insan emeği olduğu, malların üretiminde harcanan emeğin veya üretimde varlık kullanımının üretilen malların sahipliğini doğruladığını, devletin yurttaşlarının varlıklarına keyfi olarak düzenleyemeyeceği gibi klasik liberal ekonominin ilkeleri bu dönemde vurgulandı (Locke, Hükümet Üzerine İki TezTwo Treatises of Government, 1689). Arz-Talep Kuramı oluşturuldu (Locke, Faizlerin Azaltılması ve Paranın Değerinin Yükseltilmesinin Sonuçları Üzerine Bazı Düşünceler - Some Considerations on the Consequences of the Lowering of Interest and the Raising of the Value of Money, 1691). Bu ekonomik yaklaşım Locke’dan sonra gelen David Hume (1711-1776) ve özellikle Adam Smith (1723 – 1790) tarafından geliştirildi. Hume kaynakların sınırlı olması nedeniyle özel mülkiyeti savunur. Hatta varlık eşit dağılmalıdır çünkü mutlak eşitlik israfa ve verimsizliğe yol açacaktır (Hume, Ahlak İlkeleri Üzerine Bir Çalışma - An Enquiry Concerning the Principles of Morals, 1751). Kuşkusuz çağın ekonomi yazarı Adam Smith’dir. Smith’in en bilinen ifadesi kapitalist düzeni savunurken ileri sürdüğü “yalnızca kendi yararını düşünerek davranan insan adeta görünmez bir el ile kendi amacının ötesinde bir yarar oluşturur” sözüdür (Ülkelerin Zenginliği - The Wealth of Nations, 1776).

Deneyci düşünce İrlanda Aydınlanmacı düşünürlerinin başucu kitaplarını oluşturdu, kıta Avrupa’sında Voltaire ve Rousseau’yu etkiledi. Voltaire’in Locke’u “bilge Locke” diye andığını biliyoruz. ABD kurucuları ve ABD Bağımsızlık Bildirgesine ilham kaynağı oldu. Locke’un tezlerinden (Hükümet Üzerine İki Tez - Two Treatises of Government, 1689) bir bölüm aynen ABD Bağımsızlık Bildirgesine alındı. Thomas Jefferson “Bacon, Locke ve Newton... Onların şimdiye dek yaşamış en yüce üç kişi olduklarına hiç kuşkusuz inanıyorum. Onlar, fizik ve ahlak konularında yükselen her şeyin temelini oluşturdular” der. Lock’un klasik liberalizmi 19. Yüzyılda John Stuart Mill’in faydacılığına (utilitarianism) yol açtı ve kapitalizmin gelişiminde çok büyük bir rol oynadı.

Şimdi de bu kuşaktan 3 düşünüre, Kant, Rousseau ve Hegel’e biraz daha yakından bakalım. Biraz daha yakından çünkü bunların 19. Yüzyıla etkisi daha büyük olacak.

JEAN-JACQUES ROUSSEAU (1712-1778)


Rousseau’nun temel özelliği Aydınlanmanın getirdiği gelişme kavramına çok eleştirel yaklaşmasıdır. Aydınlanmanın içindedir, ama ona karşı en sert eleştirileri yöneltmiştir. Köktenci bir çatışmacı olarak nitelenebilir. Hiç de Kant gibi orta yolu bulmaya çalışmadı. Yönelttiği eleştiriler çok sert adeta tahrik edicidir. Gelişme ideolojisinde bir çürüme olduğuna dikkatimizi çeker. Çokbilmişlik artıyor ve dürüstlük, özgünlüğü gibi özellikler yitiriliyor.
Kendisine büyük ün kazandıran ilk eserini (Sanat ve Bilim Üzerine Söylev - Discours sur les sciences et les arts, 1750) nasıl yazdığını şöyle anlatıyor: “Bir gün Mercure de France gazetesini aldım ve yürürken göz atmaya başladım. Dijon Akademisinin o yılki ödüllü yarışmasının konusunun şu olduğunu gördüm: ‘Bilim ve sanattaki gelişmeler daha ahlaklı olmamıza mı yoksa çürümemize mi yol açtı?’ Birden başka bir evren görmeye başladım ve başka bir insan oldum” (İtiraflar – Confessions, 1770). Yarışmaya katılan birçok kişi “sanat ve bilim kuşkusuz gelişime yol açtı, çok yararlı oldu…” çizgisinde yazılar gönderdiler. Rousseau ise tam aksini savundu: “ hükümetler ve yasalar insanların iyi ve güvende olmasını sağlamaya çalışırken sanat ve bilim daha az despot ve herhalde daha güçlü olarak demir zincirlerin üzerine çiçeklerden çelenkler yerleştirdiler. İnsanların doğdukları özgün özgürlüğün duyarlılığını boğdular, köleliklerini sevmelerini sağladılar ve uygar insanlar denen biçime soktular” (Sanat ve Bilim Üzerine Söylev, 1750).

Pekiyi, sanat ve bilim bunu nasıl yapar? Rousseau’ya göre yeni gereksinimler yaratarak: “Hiçbir şeye gereksinimi olmayan insan nasıl boyunduruk altına alınır?” (Sanat ve Bilim Üzerine Söylev, 1750). Sanat ve bilim lükse yol açtı ve yani bağımlılıklar yarattı. Bu bir gelişme değil kötüleşmedir. “Eski politik düşünürler erdem ve ahlakta söz ederdi. Şimdikiler yalnızca para ve ticaretten söz ediyor” (Sanat ve Bilim Üzerine Söylev, 1750) . Eski güzel günlerde daha basit bir yaşam sürüyorduk. Ama mutluyduk. Kendimizi ve çevremizdekileri aldatmak, bir şeyleri gizlemek gerekli değildi.

Rousseau’nun yaşadığı 18. Yüzyıl Fransa’sında ana sınıflar olarak aristokratlar, din adamları ve köylüler vardı. Bunlar arasında köylüler büyük çoğunluktaydı ve yoksulluk batağındaydı. Rousseau’nun dikkat ettiği ikinci nokta bu eşitsizlik oldu. “Bütün bu kötülüklerin kaynağı yeteneklerde fark gözetme ve erdemin aşağılanması ile insanlar arasında oluşturulan ölümcül eşitsizlik değil midir? Bu, bütün çalışmalarımızın en görünür etkisi ve en tehlikeli sonucudur” (Sanat ve Bilim Üzerine Söylev, Par. 53 1750). Sanat ve bilim bu eşitsizliği gizleme işlevini yürüttü.
Rousseau’nun eşitlik konusundaki fikirleri çok politiktir. Burada ilerleme ideolojisi, mülkiyet ve devlet bizim talihsizliğimize katkıda bulunur. Çünkü bütün bunlar fakirliği artırarak zenginleri destekler. Aydınlanma kültürümüzü oluşturan bütün bu ideolojiler zenginden yanadır ve eşitliği azaltır. Herkes zenginler gibi olmak istemeye başlar. Artık önemli olan tek şey hiyerarşik bir yapıda üste çıkmaktır. Bu tür bir kültürde insanlığımızı, özgünlüğümüzü yitiririz.

Burada Rousseau’nun Aydınlanma eleştirisinin yönüne dikkat etmeliyiz. Çünkü 18. Yüzyılda statülerini korumak isteyen ve Aydınlanmayı muhafazakâr bir bakış açısıyla eleştirenler çoktu. Örneğin seçkinler halk kitlelerinin eğitilmesini istemiyor, halka bilgi değil inanç gerektiğini savunuyorlardı. Rousseau’nun Aydınlanma eleştirisi ise bambaşka bir açıdan geliyor ve kurulu düzenin temeline yöneliyordu.

Söylev’in son bölümünde büyük bir sürprizle karşılaşırız. Aydınlanma ve gelişme bu denli ağır eleştirildiğine göre doğal insana dönmenin önerilmesini bekleriz. Oysa Rousseau hiç de bu fikirde değildir: “Aydınları kendi sığınaklarında çalışmaya bırakalım. Kendileri için değerli tek ödülü, İnsanların akıl ve hikmet sahibi olmayı öğrenmelerine ve mutlu olmalarına katkı sağlama ödülünü alsınlar” (Sanat ve Bilim Üzerine Söylev, 1750). Her şeyden önce Rousseau geriye dönülemeyeceğini biliyordu. Aydınlanmadan sonra karanlığa dönülemezdi. Hastalığın tedavisi aydınların düşüncelerinin politik değişime yol açmasıydı. En büyük ümidimiz eğitim ile gücü bir araya getirmekti.
Rousseau geçmişe dönülemeyeceğini biliyordu ama “geçmişe özlem” Romantik sanat akımının temelini oluşturdu. “Geçmişe, çatışma öncesindeki günahsız günlerimize özlem” fikri Romantik şiirde, resimde önemli bir yer tuttu.
Sonuç olarak Rousseau’nun tedaviden çok teşhisle ilgilendiğini söylememiz gerekir. Onun katkısı bir uyarıdır, bir eleştiridir.

IMMANUEL KANT (1724-1804)


Kant yaşam biçimi açısından Rousseau’ya tümüyle zıt bir karakterdedir. Son derece düzgün ve kurallara uygun yaşamı ile adeta bir efsane haline gelmiştir. Yürüyüşleri bile o denli düzenliydi ki komşularının onu görünce saatlerini ayarladıkları söylenir. Ama Kant çağdaşı Rousseau’nun eserlerine çok değer verirdi. Hatta Rousseau’nun yeni çıkan kitabına gömülüp yürüyüşe çıkmayı unuttuğu ve komşularının saatlerinin ayarının bozulduğu söylenir!
Rousseau duyguları ile büyük bir coşku ile yazan bir düşünürdü. Kant ise çok sistematik, düzenli ve savunduğu düşünce sisteminden beklenebileceği gibi “akılcı” bir üslupta yazdı.

Kant her şeyden önce bir Aydınlanma dönemi düşünürüdür. Bu dönemde toplumda büyük bir gelişme olduğunu herkes görüyordu. Ama özellikle egemen çevreler bu gelişmenin olumsuz sonuçlar doğuracağından, toplumda kargaşa yaratacağından, düzeni bozacağından kaygılıydı. Kant (Aydınlanma Nedir? Sorusuna Bir Yanıt - Beantwortung der Frage: Was ist Aufklärung? 1784) adlı makalesinde düşünce, eğitim gibi alanlarda gözlenen gelişmenin analizini yapar ve bunun yalnızca halk kitleleri için değil tüm toplumun ilerlemesine yol açarak egemenler için de olumlu sonuçlar getireceğini göstermeyi amaçlar.
Önce Aydınlanma’nın büyük düşünüründen Aydınlanma’nın tanımını okuyalım: “Aydınlanma insanın kendisinin girdiği vesayetten kurtulmasıdır… Bu nedenle Aydınlanmanın sloganı ‘bilmeye cesaret et -Sapere Aude!’dir. Kendi aklını kullanmaya cesaret et” … “insanlara uygulanabilecek yasaların mihenk taşı ‘insanlar bu yasayı kendileri belirleyebilirler miydi?’ sorusunun yanıtıdır” (Aydınlanma Nedir? Sorusuna Bir Yanıt).

Kant Akılcılık ile Deneycilik arasında, diğer bir anlatımla hakikati öznel fikirleri ile aramaya çalışanlar ile hakikati dış dünyada arayalar arasında, bir orta yol bulmaya çalıştı. Ayrıca “inanç için de bir yer ayırmaya” özen gösterdi (Salt Aklın Eleştirisi - Kritik der reinen Vernunft, 1781). Bu ayrım için Kant bilebileceğimiz şeyler, duyularımızla kavrayabileceğimiz olgusal (phenomenal) dünya ile inandığımız, bilgi sahibi olamadığımız (noumenal) dünya terimlerini kullandı. Böylece bilgi ile inanç arasında bir ikilem oluşturdu. Kant böyle yola çıkınca, olgular dünyasında düşüncelerini özgürce geliştirebildi ve Akılcı (rational) düşünce yolunda ilerleyebildi. Olaylara uzay-zaman gözlüğünden (yani aklın süzgecinden geçirerek baktı) ve ancak böylece dünyayı görüp yorumlayabildiğimizi savundu. Dünyayı aklın süzgecinden geçmeden göremiyoruz çünkü phenomenal ve noumenal dünyalar bir arada çalışıyor.
Kant’ın bu orta yol bulma çabasını “yetkiye itaat etme” ve “devrimci bir başkaldırı” arasında takındığı tavırda da görürüz. Kant’a göre bir yandan “kurallara uymalıyız”, diğer yandan “kurallar da bizim içinde yaşamak istediğimiz toplumun kuralları olmalı”.

Kant’ın yaşadığı dönem Prusya’nın büyüdüğü ve daha sonra gerçekleşecek olan Alman birliği yolunda ilerlediği bir dönemdir. Prusya kralı, Kant’ın andığı, gelişme yönünde çok önemli adımlar atan ve “Aydınlanmacı Monarşist” olarak nitelenen Büyük Frederick’tir (1740-1786). Kant Aydınlanma Nedir? Sorusuna Bir Yanıt’da özelikle Kral ve etkin çevresini Aydınlanmanın iyi bir şey olduğuna inandırma çabasını görüyoruz. Kant hiç de büyük bir devrimci değildir: “Eğer yapay engeller konulmazsa insanlar zaman içinde barbarlıktan çıkacaktır” (Aydınlanma Nedir? Sorusuna Bir Yanıt). Bu cümledeki anahtar kavram “zaman içindedir”. Egemenlerin korkmasına gerek yok! İnsanlara verdiği mesaj açıktır: “İstediğiniz kadar tartışın, ama itaat edin” (Aydınlanma Nedir? Sorusuna Bir Yanıt). Hatta akıl kullanımını “kişisel” ve “kamusal” olarak ikiye ayırır. Kişisel durumlarda bize yetki veren üzerimizde bir otorite vardır. Ona itaat etmemiz gerekir. Oysa kamuya seslenen bir öğretmen, yazar, bilim adamı, din adamı aklını hiçbir kısıtlama olmadan özgürce kullanmalıdır (Aydınlanma Nedir? Sorusuna Bir Yanıt).

Rousseau’nun Aydınlanma’nın içinde yer almakla birlikte daha çok eleştirel bir tavır takındığını; Kant’ın Aydınlanmayı daha büyük bir şevkle savunduğunu; ama çatışma konuları için orta yollar önerdiğini görüyoruz. Kant’ Rousseau’dan çok daha açık vurgulasa da çözüm için her ikisi de Akılcı, Deneyci, iyi eğitim görmüş Aydın güçlü seçkinlere ümit bağlıyor.

GEORG WILHELM FRIEDRICH HEGEL (1770-1831)


Hegel’e geldiğimizde Aydınlanma’nın getirdiği gelişme artık “iyi mi-kötü mü?” diye tartışılacak bir konu değil kabul edilmesi ve açıklanması gereken bir olgudur.  Ayrıca Fichte, Schelling ve Hegel gibi Kant’ın öğrencileri phenomenal-noumenal dünya ikilemini kabul etmek istemediler. Hegel bu ikilemi aşmak için tarihe yöneldi. Aslında onun tarihsel gelişimi çok ciddi biçimde inceleyen ilk düşünür olduğunu söyleyebiliriz. Belki de tarihsel gelişime bu denli eğilmesinin nedeni 1789 Fransız devrimi ile çağdaş; ama devrim çalkantılarının içine girmeyecek kadar da uzakta yaşaması neden oldu. Napolyon ordularının tüm Avrupa’yı silip süpürdüğü, ardından Napolyon’un yenilgisiyle Avrupa’da yeni bir politik düzenin kurulduğu bir dönemde yaşadı. Örneğin Zihnin Fenomenolojisi’ni (Phänomenologie des Geistes, 1807) Jena’da tamamladığı gün, Napolyon’un Prusya ordusunu kesin bir yenilgiye uğrattığı gündür.
Avrupa’nın güneyinde ve özellikle Katolik dünyada yaygın olan tarih tezine göre Roma uygarlığından sonra barbar olarak nitelenen çeşitli Alman kavimlerinin güneye inmesiyle karanlık bir çağ başladı. Hatta Luther’in reform çabaları da bu uygarlık (ve Katoliklik) karşıtı çabalarla gelişti. Hegel ise bu yorumlara karşı çıkıp Alman karakterine çok daha saygın bir rol verdi. 

Hegel, her şeyden önce tarihin çok akılcı bir yorumunu yapar: “Tarih incelemesine felsefenin yaptığı en büyük katkı akıldır. Akıl dünyaya egemendir, dünya tarihi de akılcı bir süreçtir” (Hegel, Tarih Felsefesi Üzerine Dersler). Örneğin Felsefe tarihinde gerilere Platon’a gidersek, gerçek dünya ile ideal arasında bir ayrım yapıldığını görürüz. Hegel ise tek bir dünya tanımlar: tarihsel ve akılcı dünya. Tarihte dünya vardır, hakikat vardır.

Tarihsel gelişim önemlidir çünkü Hegel’de şimdiki zaman, yalnızca şimdiyi değil aynı zamanda geçmişi de içerir. Hegel’de çatışma gelişimin temelinde vardır. Rouseau’nun doğal insanla çürümüş insan arasında gördüğü çatışma, Kant’ın olgusal dünya ile inanç dünyası arasında ayrım yaparak kaçmak istediği çatışma Hegel’de gelişmenin ana unsuru olur. Burada Diyalektikten biraz söz etmemiz gerekiyor. Diyalektik aslında antik Yunan düşüncesinde ilk temelleri atılan bir düşünce biçimidir. Gece-gündüz, iyi kötü, doğru-yanlış gibi zıtlıkların bir arada yaşaması, hatta birinin varlığı veya yokluğunun diğerinin varlığını oluşturması çok eski gözlemlerdir. Hegel ise diyalektiği çok daha somut biçimde tarihsel süreçte gördü. Bir olgu (tez), kendi tersini oluşturuyor (anti tez), bu ikisi çatışıyor ve çatışmadan yeni bir olgu (sentez) çıkıyor. Sentez tez veya anti tezin diğerini yenmesi ve egemen olması değil. Her ikisi birlikte sentezi oluşturuyor. Sentezde her ikisinin de payı var. Bu nedenle şimdiki zaman geçmişi de içeriyor.

Hegel’in tarihsel yorumundaki akılcılık ve çatışma kavramı onu Hıristiyanlıktan uzaklaştırmaz. Hegel, bu kavramları özellikle Hristiyan mistik düşüncesi içinde ele alır. Gelişimin temelindeki çatışmaya yol açan, sentezi yaratan özel bir ruhtur. Hıristiyan inancına göre tanrı cisimlenmiş ve insan bedeninde dünyaya gelmiştir. Bu Hegel için dünyanın, dünyada yaşanan tarihin önemini gösteren olağanüstü güzel bir sentezdir, fikirdir. Hakikat dünyadadır, sokaktadır. Hakikati bulmak için yalıtılmış bir yerde düşüncelere dalmak, inancın ilhamını beklemek gerekmez. Hegel düşüncesinde diyalektik konusunda bir örnek verirsek:

  • ·         Tez: Çok güçlü bir Tanrı. Her şeye kâdir, her yerde var, her zaman var…
  • ·         Anti tez: Çok güçsüz insan. Tümüyle kaderini yaşıyor…
  • ·         Sentez: Dünyaya gelen tanrı-İsa Peygamber


Burada Hegel devrimler çağının iyimserliğini taşır: “Tarih özgürlük bilincinin gelişmesinden başka bir şey değildir (Hegel, Tarih Felsefesi Üzerine Dersler).

Hegel’in ulusa ve devlete verdiği önem de ilginçtir. Daha sonra Marx’ın “sınıf” kavramına vereceği önemin bir benzerini Hegel’in “ulus” kavramına verdiğini görüyoruz. Yukarıda özetlenen diyalektik gelişme Hegel’e göre ulusların, (İskender, Sezar ve Napolyon gibi) liderlerin ve devletlerin çatışması ile yürür. Kuşkusuz Hegel kendi çağında bu görevi Alman ulusuna verir. Katolik dünyada Kilise ’ye devletin üstünde bir yer verilmesini sert biçimde eleştirir ve devletin yurttaşları için değil; insanların devletleri içi olduğu sonucuna varır.

Bu görüşleriyle Hegel’in 19. Yüzyılda, “modern” çağda, bir yandan Karl Marx’a diğer yandan da Friedrich Nietzsche’ye temel oluşturacağını göreceğiz.


MODERN – POSTMODERN – MODERNİZM - POSTMODERNİZM


Sanırım yurdumuzda çağdaş uygarlık trenini neden yakalayamadığımızı sorgulayan veya bu treni yakalamaya çalışan pek çok aydın Batı toplumlarının son birkaç yüzyıl içindeki kültürel gelişimini inceler. Blogum içinde bu konuyu çeşitli boyutlarıyla ele alıyor, düşünür ve sanatçıların yapıtlarını irdelemeğe çalışıyorum. Bu kapsamda 19. Yüzyıl ve modern dönem Batı’ın “üstünlüğünü” açıkça ilan ettiği, dünya üzerinde egemenliğini oluşturduğu yıllar. Bu toplumsal dönemin kültürel boyutunu birkaç açıdan ele almak için bloğumda ayrı etiketle özel bir bölüm açmamın temel nedeni bu. Ayrıca bu bölümün oluşmasında Coursera eğitim programları kapsamında Wesleyan Üniversitesinden Profesör Michel S. Roth’un derslerinden geniş ölçüde yararlandığımı özellikle belirtmek isterim.

Blogumda Rousseau’da Marx’a bazı düşünürlerin, Charles Baudelaire’den Virginia Woolf’a bazı edebiyatçıların, Delacroix’dan Manet’ye birkaç ressamın yapıtlarına değinmek istiyorum. 19. Yüzyıl toplumunda büyük çalkantılara yol açan çalışmalar arasında Charles Darwin ve Sigmund Freud’u da anmalı ve onlara da birer sayfa ayırmalıyım. Dil üzerindeki çalışmaların günümüzde adeta bir saplantı düzeyine geldiğini görüyoruz. Demek ki Yapısalcılık (structuralisme) üzerine biraz düşünmeliyiz. Yüzyılımızda edebiyat dünyasını geniş biçimde etkileyen Varoluşçuluğu (existentialisme) da ihmal edemeyiz. Kısacası sonsuzluğa uzanan bir düşünce ve sanat dünyası önümüze açılıyor.
Birkaç yazı ile başlayıp zaman içinde gelişecek bölümde, Modern-Postmodern etiketi ile bu konudaki düşüncelerimi paylaşmak istiyorum. Diğer yandan konunun genişliği de ürkütücü! Ama bu sayfaları bir çekirdekten başlayıp zaman içinde eklemelerle büyüyecek sayfalar olarak düşünüyorum. Korkarım ki hep eksik kalacak, hiçbir zaman bitmeyecek bir proje.
Kaynaklar “modern” sözcüğünün önce Pagan kültür karşısında Hristiyan dönemi belirtmek için Latince “tam şimdi” anlamındaki “Modo-Modernus” kökünden üretildiğini belirtiyor. Daha sonra Antik Yunan-Roma kültürünü aşan kültürel dönem anlamında kullanılmış. En ünlü kullanımlardan biri mimari alanında. 1127’de Paris’te St. Dennis Manastırını Yunan, Roma, Romanesk gibi bilinen stillerle değil yepyeni bir bakışla yenilemeyi planlayan Başrahip (abbé) ve mimar Suger, yaptığı işi opus modernus olarak niteler. (Bu çalışma sonrada Gotik olarak anılacak mimari akıma yol açtı.)

“Modernizm” ve “postmodernizm” terimleri ise daha çok bu dönemlerin sanat-edebiyat akımları olarak öne çıkıyor. Bu yazı ile ana çerçeveyi çizmeyi amaçlıyorum. Ardından gelecek bir dizi (korkarım ki sonsuz bir dizi) ile modern topumun düşünce yaşamını ve çeşitli düşüncelerin sanata yansımalarını ele almak istiyorum.

MODERNLİK- MODERNİZM

“Modernlik” (modernity) toplumbilimsel bir terim olarak karşımıza çıkıyor. Günümüzde geçerli olan bir tanımı kullanırsak kısaca sanayileşme ile toplumun aldığı yapı diyebiliriz. Bu dönemde feodal düzen çözülmüş, kapitalist gelişme hızlanmış, tarım ve kırsal kesimlerin önemi azalırken kentleşme artmış; kentsoylu ve işçi sınıfları güçlenmeye başlamış; aristokrasi zayıflamıştır. Kısacası bugünkü ekonomik-sınıfsal-politik toplum yapısı ana hatlarıyla şekillenmiştir.

Toplumbilimciler 16-17-18. Yüzyıllarda Avrupa toplumunun yapısının giderek değiştiğine dikkat çekerler ve modernliğin ilk adımlarının bu dönemde atıldığını belirtirler.  Toplumun kabuk değiştirmesi olarak ele alındığında Antik Yunan düşüncesinin toplum-siyaset nasıl olmalı?” sorusuna değil de “toplum ve siyaset nasıl?” sorusu gündeme gelir (Maciavelli, Prens, 1513).
Bu anlamda “modern” toplumun tam olarak şekillenmesini ise özellikle 19. Yüzyılda görüyoruz:

  • ·         Toplumun zaman içinde insan tarafından değiştiği gözlenir.
  • ·         Laik yapılarla yönetim tanrısal buyruklardan ayrışır;
  • ·         Bilimin yol göstericiliği yeni umutlar doğurur;
  • ·         Ulus-devletler kurulur;
  • ·         Kitleler yönetimde sesini duyurur, politik gruplaşmalar, siyasal partiler oluşturulur;
  • ·         Özellikle sanayi üretimi ve pazar ekonomisi için karmaşık ekonomik yapılar kurulur.


“Modernlik” (modernity) teriminin daha çok bir toplumbilim terimi olarak kullanılmasına karşılık “modernizm” (modernism, modernisme) 19. Yüzyıl sonları ve 20. Yüzyıl başlarında görülen bir sanat akımı olarak karşımıza çıkıyor. Her halde bu akımın sloganı Ezra Pound’un “ Yeni yap” (make it new) (1934) sözü ile özetlenebilir. Romanda bilinç akışı, müzikte 12 ton sistemi, resimde soyut resim modernizmin en temel unsurları. Andığım bu belirgin unsurlar kuşkusuz birer form ve bu formların arkasında insanın kendi bilincine verdiği önem yatıyor. Bu nedenle eski formların yeniden ele alındığını, yeniden şekillendirildiğini, özetlenip indirgendiğini, birleştirildiğini ve zaman zaman da saçma ve gülünç yanları ile dalga geçildiğini görüyoruz. Modernizm eski yapıların birçoğu ile savaşırsa da herhalde en çok uğraştığı akımlar daha eski dönemlerden kalan Romantizm ve Gerçekçiliktir. 

Modernizm terimi konusunda belirtilmesi gereken önemli bir nokta da bütün “modernistlerin” aynı çizgide olmadığı ve bu kavramın bir şemsiye kavram olarak birçok akımı kapsadığıdır. Resimden birkaç örnek sıralarsak izlenimcilik (impressionnisme), dışavurumculuk (expressionnisme), kübizm (cubisme), Dadaizm (dadaisme), fütürizm (futurisme), soyut sanat (art abstrait), gerçeküstücülüğü (surréalisme) anabilirim.

Modernizmi daha iyi anlamak için 19. Yüzyıl Avrupa’sında toplum ve edebiyatının temel gelişmelerini sıralayalım:

Bu yüzyılda Fransa’da toplum ve politik yaşamın çok dinamik olduğunu görüyoruz:

  • ·         Napolyon Dönemi (Konsüllük 1799-1804; İmparatorluk 1804-1814)
  • ·         Restorasyon (XVIII. Luis, X. Charles, Philip d’Orleans) 1814-1848
  • ·         İkinci Cumhuriyet (1848-1852)
  • ·         İkinci İmparatorluk (III. Napolyon (1852-1871)
  • ·         Üçüncü Cumhuriyet (1871-1940)


·        Paris sokakları 1830 ve 1848 devrimleri ile 1870 komünüyle sarsıldı.
Bu dinamizm edebiyat alanına da yansıdı ve bazen bir arada gelişen bazen de birbiri ardına dizilen birçok akım şekillendi: Romantizm (Chateaubriand, Victor Hugo, Alexandre Dumas, Lamartin); Realizm (Stendahl, Balzac, Flaubert); Natüralizm (Zola, Maupassant); Sembolizm (Baudelaire, Mallarmé, Rimbaud).
Buna karşılık İngiltere 19. Yüzyılda çok daha istikrarlı bir dönem geçirdi.  Ne de olsa çalkantılı dönemlerini daha önce atlatmıştı. İç savaşta (1642-1651) Parlamenterler Kralcıları yenmiş, 1649’da Kral (I. Charles) idam edilmişti. Ardından yeniden yapılanma (restoration) döneminde Krallık yeniden kurulmuş (II Charles 1660), 1688’de Görkemli Devrim (Glorious Revolution) ile Kral (James II) parlamenterler tarafından tahttan indirilmişti. Krallık yeniden ama bu kez çok farklı koşullarda kuruldu (1689 William III ve Mary). 1700’lerde İskoçya ile birleşen İngiltere ve Galler, 1800’lerin başında İrlanda ile de birleşerek Britanya İmparatorluğunu oluşturmuştu. Bütün bu çalkantıların ardından Birleşik Krallık, 19. Yüzyılda “üzerinde güneş batmayan büyük emperyalist imparatorluk” haline gelip 39 yıllık (1837-1876) Kraliçe Victoria döneminde güç ve istikrar simgesi olmuştur.  19. Yüzyıl İngiliz edebiyatına bakarsak “Romantik” ve “Victoria Dönemlerinin” belirgin olduğunu görürüz. Romantizmin önde gelen temsilcileri olarak Robert Burns, Byron, Shelley, Walter Scott, Jane Austen ve William Wordsworth; Victoria Döneminin temsilcileri olarak ise Charles Dickens, Bronte Kardeşler, Anthony Trollope öne çıkar.

Almanya’da Napolyon’la savaşların ve Prusya’nın Alman birliğini kurma çalışmalarının paralelinde Goethe ve Schiller gibi “Weimar Klasikleri” ile Hoffmann ve Hölderlin gibi “Romantiklerin” etkinliğini görüyoruz.

Rusya pek de “Batı” ve “Avrupa” sayılmaz. Ama Rusya’nın 19. Yüzyılda özellikle edebiyatta Altın Dönem olarak nitelenen yılları yaşadığını ve yetiştirdiği Puşkin, Lermontov, Gogol, Turgenev, Dostoyevski, Tolstoy, Çehov gibi yazarların Batı edebiyatını derinden etkilediğini belirtmeliyim.

Biz “Doğulular” açısından 19. Yüzyılda önemle değerlendirilmesi gereken bir kültür-sanat akımının kısaca Batılının Doğu’ya bakış açısı olarak tanımlanabilecek oryantalizm (şarkiyatçılık) olduğuna inanıyorum. Bu konuya da bir sayfa ayırmam zorunlu.

Tıpkı modern dönem içinde modernliği eleştiren düşünce biçimleri oluştuğu gibi modern dönemde bir sanat akımı olarak gelişen modernizme –veya daha doğru bir deyimle modernizm kapsamında değerlendirilen akımlara- karşı da önemli eleştiriler yöneldi.  Temel olarak modernizmin getirdiği bireyci bakış açısının toplumu, toplumsal sorunları göz ardı ettiği ve geniş kitlelerin sanat ile olan bağlantısını kestiği vurgulandı. Modernizm bu kapsamda Stalin’den Hitler’e uzanan bir çizgide eleştirildi. Yukarıda modernizmin gerçekçiliğe karşı görüşler geliştirdiğine değinmiştim. Modernizme karşıt görüşler de özellikle “sosyalist gerçekçilik” akımının gelişmesine yol açtı.

POSTMODERN-POSTMODERNİZM


Kuşkusuz modern dönemde toplum çok büyük bir dönüşüm geçirirken birçok sakıncalı gelişme gözlenmiş ve bu olumsuzluklar düşünce ve sanat dünyasına yansımıştır. Eleştirel bakışların birçoğu yaşadıkları dönemin olumsuzluklarını vurgulayan; ama yine de “modern” dönem içinde kalan yapıtlar olarak nitelenebilir.

Modern dönemin günümüzde de ana hatlarıyla devam ettiğini söyleyenler olduğu gibi bu dönemin sona erdiğini ve artık bir “postmodern” dönemde olduğumuzu belirtenler de vardır. Postmodern dönemi yaşadığımızı savunanlar arasında da postmodern dönemin ne zaman başladığı konusunda farklı görüşler öne çıkıyor:

  • ·       Dünya Savaşlarının düzeni alt-üst etmesiyle 20. Yüzyıl başında başladığını;
  • ·       İkinci Dünya Savaşının bitimi ile Soğuk Savaş yıllarında başladığını veya
  • ·       1990’larda sanayi toplumundan bilgi toplumuna geçişle başladığını öne sürenler var.


Edebiyat ve sanat alanında da postmodernizmin ne zaman başladığı tartışmalı bir konudur. Ayrıca modern, güncel tam şimdi demekse “postmodern” ne demektir diye düşünülebilir. Örneğin postmodernizmin öncülerinden Jean-François Lyotard şöyle yazıyor:

Nedir öyleyse postmodern? Kuşkusuz, modernin bir parçasıdır. Bütün kazanımlardan şüphe edilmesi kaçınılmazdır; yeter ki düne ait olsun… Bir yapının modern olması için önce postmodern olabilmesi gerek. Böyle anlaşılan postmodernizm, sonuna gelmiş modernizm değil, oluşum durumundaki modernizmdir ve bu durum süreklidir” (Lyotard, Postmodern Durum, 1979).

Bu anlamda postmodernizm, modernizmin daha ileri sınırlara doğru sürülmesidir. Yukarıda modernizmin Gerçekçiliğe karşı çok eleştirel bir tutum sergilediğini belirtmiştim. Fransız toplumbilimci Jean Baudrilliard’da bu karşıtlığın ileri sınırlara sürülmesi sürecinin aşamalarını görüyoruz: “1) Sanat gerçekliğe bütünüyle nüfuz eder. 2) Temel gerçeklik maskelenir ve saptırılır. 3) Temel gerçekliğin yokluğuna işaret edilir. 4) Herhangi bir gerçeklikle hiçbir ilişki kalmaz, sanat artık kendi saf benzetisinden ibarettir.”

Postmodernizmin temelinde şu üç unsur belirgindir:

  • ·       Sanat eserinin Yeniden Üretilebilirliği (reproduction) (fotoğraf, afiş, litografi gibi teknikler);
  • ·       Eserin Tüketici Ruhu (customer aura) ile iç içe geliştirilmesi ve
  • ·       Sanat eseri ticareti ve halkla ilişki çalışmalarıyla sanat eserinin Meşrulaştırılması (legitimation).


Farklı sanat dalları için postmodernizmin farklı dönemlerde başladığı belirtilebilir. Müzik açısında 1920’lerde; edebiyat açısından İkinci Dünya Savaşının başlamasıyla, 1930’ların sonunda;  görsel sanatlarda fotoğraf-sinemanın öne çıkması ile postmodernizme geçildiği söylenir.  Ayrıca farklı sanat dallarında postmodern olarak niteleyebileceğimiz gelişmelerin farklı yoğunlukta olduğunu da belirtmeliyiz. Örneğin görsel sanatlar, özellikle resim-heykel alanında kurallar yıkılırken hiçbir ilkenin kalmadığını görüyoruz.  Yerleştirme sanatının (installation art) kurucusu olarak nitelenen Kurt Schwitters’e atfedilen “sanatçının tükürdüğü her şey sanattır” sözü zaman içinde doğrulandı. Jacson Pollock’un rasgele oluşturduğu lekeler veya sergi salonlarındaki boş resim çerçeveleri ve pisuarlar çok yüksek fiyatlara satılabildi. Modernizm-postmodernizm konusundaki bu kuramsal tartışmalardansa modern mimariden Schindler ve postmodern mimariden Gehry'den birer örnek versem çok daha iyi olacak:


İster postmodernizmi modernizmin içinde düşünelim, ister modernizmin ardından gelen bir aşama olarak değerlendirelim Batı toplumunu ve kültürünü anlamak için bu oluşumları incelenmesinin önemli bir anahtar olduğuna inanıyor ve Blogumda “Modernizm-Postmodernizm” etiketi altında bir şeyler biriktirmeği amaçlıyorum.


26 Ocak 2014 Pazar

HADRIANUS'UN ANILARI

ODTÜ Mezunlar Deneği Edebiyat Kulübünün 22 Ekim 2013 tarihli toplantısında Marguerite Yourcenar’ın Hadriansus’un Anıları adlı yapıtı tartışıldı (Çeviri: Nili Bilkur, İstanbul: Helikopter Kitap Yayınları, 2008). 



İtiraf edeyim: Tanımadığım bir yazarın duymadığım bir kitabıydı. Kitabı elime aldığımda da ilk olarak biçimini anlamaya çalıştım. Yazar Hadrianus olsa bir anı kitabı diyeceğim; ama yazar Yourcenar, bir romancı. Roman diyeceğim; ama düşünsel veya sözel diyaloglar olur; bu ise uzun bir mektup biçiminde yazılmış monolog. Okumaya başladım. Beğendiğim fikirleri, aforizma diyebileceğimiz anlatımları işaretlemeye başladım. Kısa bir süre sonra gördüm ki bütün satırları işaretliyorum. Evet! Bir tarihsel bir kişiliğin, bir imparatorun yaşamından ve kişiliğinden yola çıkarak mektup biçiminde kurgulanmış bir roman. Aforizmaların yoğunluğu kitaba bir “deneme” tadı veriyor. Ama hayır! Anlatılan kişilik o denli güzel yansıtılmış ki bu bir roman. Hem de tipik bir tarihsel roman da değil. Birçok tarihsel romanda ister-istemez olaylar öne çıkar, karakterlerin kişiliklerini, psikolojilerini bastırır. Burada olaylar değil, Hadrianus önde.

MARGUERITE YOURCENAR

Yazar Marguerite Yourcenar (1903-1897) Belçika doğumlu çok ilginç bir Fransız yazarı. Üstün yetenekli bir çocuk olduğu oldukça erken yaşlarında anlaşılmış. 10 yaşında Latince, 11 yaşında İngilizce ve 12 yaşında Yunanca öğrenmiş. 

1921 ve 1922’de yayımlanan 2 şiir kitabının ardından ilk romanı Alexis 1929’da yayınlamış.  1939’da İkinci Dünya Savaşı başlayınca Amerika’ya yerleşmiş ve New York’ta İngiliz Edebiyatı öğretmeni Grace Frick ile yaşamaya başlamış. İki kadın 1950’de Maine’de Mount Desert adasına yerleşmişler ve 1979’da Frick’in ölümüne kadar orada yaşamışlar.

Yourcenar, çok sayıda şiir, roman antoloji, öykü, anı yazmış; Virginia Woolf, Henry James, James Baldwin ve K.Kavafis’ten çeviriler yapmış. En ünlü yapıtı hiç kuşkusuz 1951’de basılan Hadrianus’un Anıları adlı roman olmuş. 1980’de Fransız Akademisinin ilk kadın üyesi olmuş. Anekdotlara göre bu o denli değişik bir olaymış ki Akademide “Erkek” (Gents) tuvaletlerinin yanına “Yourcenar” tuvaletleri yapılmış.

Ölümünden sonra Mount Desert adasındaki “küçük eğlence” (petite plaisance) adlı evi müze haline getirilmiş. Karşı kıyıdaki mezar plakasında “insan yüreğini yaşamın tüm boyutlarına genişletebilen kutlansın”[1] yazıyor.

HADRIANUS

Romanın konusu olan İmparator Hadrianus, Roma İmparatorluğu tarihinde Nerva-Antonine hanedanında yer alıyor. Yandaki imparatorluk şemasında görülen imparatorlar “Beş İyi İmparator”  olarak anılıyor. Bence bu dönemde imparatorların çok başarılı olmasının nedenlerinden biri imparatorluğun babadan oğula değil, imparatorun seçkin bir çevreden en iyi yetişmiş adayı “evlat edinip” varis olarak belirlenmesi (Imperatori Adottivi). 

Bu imparatorlardan hiç biri arasında biyolojik baba-oğul ilişkisi yok. Örneğin Hadrianus’un babası Aelius Afer adlı bir asil, Trajan ise kuzeni. Bu iyi yetişme konusunu Hadrianus örneğinde ele alırsak on beş yaşından önce başlayan acemi askerlik ardından felsefe temelli matematik, hukuk ve tıp eğitimleri ile geçen öğrenim dönemi görüyoruz.  Gençlik döneminde miras davalarına bakan bir mahkemede yargıçlık (s. 40), Balkanlardan İran’a uzanan topraklarda bir dizi savaşta subaylık (s. 48, s. 53, s. 56), senatörlük, konsüllük, İmparator’un sözcülüğü (s. 59), Suriye’de Valilik ve Germanya bölgesinin yöneticiliği (s. 130) gibi görevler üstleniyor. Bu alanlardaki başarılarından sonra imparator tarafından evlat ediniliyor ve senato onayı ile imparator oluyor.

STOACI DÜŞÜNCE

Bu dönem imparatorlarının önemli bir özelliği de felsefe dünyasının içinde yer almaları. Bu dönemde Roma İmparatorluğu adeta Eflatun’ın Devlet’te önerdiği “filzof krallar”a sahip oldu. Kuşkusuz bu konudaki en bilinen örnek en önemli Stoacı düşünürlerden biri olan Marcus Aurelius. Özelikle 12 ciltlik Meditasyon -Kendime Düşünceler adlı kitabı Stoa felsefesinin önde gelen yapıtı. Bu kitabın Büyük Frederick, John Stuart Mill, Matthew Arnold, Goethe, Wen Jiabao ve Bill Clinton’un en sevdiği itaplar arasında olduğunu belirtelim. Tabii bizim açımızdan Hadrianus’un Anıları’nın Marcus Arelius’a yazılmış bir mektup olması da bu imparatoru ilginç kılıyor.
Antik Yunan felsefesinin Batı düşüncesinde ne kadar önemli bir yer kapladığını biliriz. Roma İmparatorluğu dönemi ise felsefe dünyasına o kadar büyük bir katkı sağlamamış. Yunanistan, özellikle Atina bir düşünce merkezi olarak önemini korumuş. Ama o parlak günleri artık geçmişte kalmış.

Antik Yunan felsefesinin altın çağından sonra Roma dönemine iki ana düşünce çizgisi kalmış:

  • ·       Sisam’lı Epikür’ün hazcı (hedonist) çizgisi. (Doğru ve yanlışın ne olduğunu bize zevk veren ve korkutan, acı veren şeylerin neler olduğunu değerlendirerek anlayabiliriz. Dostlarımız arasında mutlu ve sakin bir yaşam sürmeliyiz. İnsanoğlunun temel korkusu ölümdür. Oysa ölümden korkmamıza gerek yoktur. Çünkü ölünce fiziksel, duygusal veya ruhsal yaşam sona erer ve fiziksel, duygusal veya ruhsal bir acı çekmemize olanak kalmaz.)
  • ·       Tarsuslu Zenon’un Stoacı çizgisi. (Yıkıcı duygular yanlış kararlardan kaynaklanır. İnsan özgürlüğü ile evrensel kaçınılmazlık arasında büyük bir çekişme vardır. İnsan eğer doğa ile uyum içinde bir yaşam sürerse yanlış karar almaz, özgürlüğü bir çatışmaya girmez ve yıkıcı duygular oluşmaz)

Epikür’cü çizgi dinsizliğe-Tanrısızlığa yöneldiği ve Stoacı çizgi tanrısal gücü ve kaderi öne çıkardığı için Stoacılık Roma döneminde daha uygun bir ortam buldu. Genellikle “Beş İyi İmparator” dönemi, özellikle de burada ele aldığımız Hadrianus açısından Stoacı düşüncenin egemenliği belirgindir.
Bildiğimiz gibi Roma İmparatorluğunun sonuna doğru Yeni Platonculuk (Plotinius, 3. Yüzyıl) Hıristiyanlık (Hippo’lu St. Augustine, 4 Yüzyıl) gibi düşünce akımları öne çıktı. Günümüzde bir “ara dönem” olarak niteleyebileceğimiz Stoacı ve Epikürcü düşünce sistemlerinden çok az iz kaldı[2].

Hadrianus’a dönersek onun on altı yaşında Atina’da bir Stoacı düşünür olan Isaeus tarafından eğitildiğini ve bütün yaşamının alt yapısını Stoacı düşüncenin oluşturduğunu söyleyebiliriz.

Bu alt yapıyı kitabımızda kolayca buluyoruz. Ordudaki sert acemi asker eğitiminden sonra Isaeus’un eğitimini şöyle anlatır: “Atina’yı görür görmez sevdim; bu beceriksiz öğrenci, bu arpacık kumrusu ama gayretli genç, o ince havanın, hızlı konuşmaların, yıldızlı gecelerde uzun yürüyüşlerin, tartışma ve zevklerin bir aradalığının eşsiz rahatlığını ilk kez orada tattı” (s. 39).
Nesnelere sözlerden çok değer vermeyi, formüllere güvenmemeyi,  karar vermektense gözlemi yeğlemeyi bana onun (Isaeus’un-KY) açık zekâsı öğretti. Bana yöntemi öğreten de bu acılı Yunanlı olmuştu” (s. 40).

O dönemde bir İmparatorun sahip olabilecekleri ile karşılaştırıldığında kişiliğinin sadeliği dikkat çekicidir: “İmparator olduktan sonra aşırılığa götürdüğüm yalın bir giyinme biçimini benimsemiştim; bilezik takma, koku sürme günlerim geride kalmıştı” (s. 58).

Kötü yanlarımızdan bir kısmının nedenini birçok insanın utanç verici düzeyde zengin olmalarında, birçoğunun da akıl almaz derecede yoksul olmalarında aramak gerek. … imparatorların ve derebeylerin büyük boyuttaki zenginlikleri artık tarihe karıştı. Trimalchion ve Neron öldüler…. İktidara geçince kentlerin imparatora gönüllü katkılarını reddettim…” (s.112-113).

Hadrianus’un Stoa dışında içrek (esoteric, batınî) konulara da meraklıydı. Örneğin Eloisis[3] düşünce akımı ile de ilgilendiğini biliyoruz. Ülkede barış ve refahın sağlanmasıyla halkın Hadrianus’u tanrılaştırılması karşısında kendi kişiliğini korumak ister: “… kibirli haddini bilmezlik tehlikesi ya da çılgınlığı yerine, kendimi, bir kısıtlama, yüce bilgeliğin bir kısmını kendi yeteneklerime ekleme uğraşı, bir sonsuzu örnek alma zorunluluğu içinde buldum. Her şeyi tartıp biçersek tanrı olmak imparator olmaktan daha çok erdem gerektirir. On sekiz ay sonra Eleusis’te giriş törenim gerçekleşti” (s.139).  

Ayrıca Doğu kültüründen de etkilenmiş. Burada oldukça genç yaşında katıldığı Part (Antik çağdaki İran-Afganistan bölgesi) seferinin büyük etkisi olmuş: “Asya’nın ta içlerindeki garnizonlardan garip tanrılarla geri dönen çevremdeki küçük teğmenler grubunun da etkisiyle, olağanüstü coşkulu bir devir yaşadım. Part seferimizden sonra yaygınlaşan ama o zamanlar pek bilinmeyen Mithra mezhebi, askeri hayatımızın tek düze sertliğini ölüm, kan, demir tutkusuyla evrensel bir savaşım düzeyine çıkararak,  katı sofuluğu, irademin yaylarını geren gücüyle geçici olarak kanıma girmişti” (s. 53).

Hadiranus’un temel özelliklerinden biri antik Yunan kültür ve uygarlığına olan hayranlığıdır. Çok genç yaşında başlayan bu hayranlık Senatoda eleştirilmesine de yol açmıştır: “Senatörler arkamdan ‘Yunancık’ diyorlardı”(s. 43). Antik Roma’nın en büyük tapınağı, Venüs ve Roma Tapınağı ve Pantheon (bütün Tanrılara) özellikle Hadrianus’un -Yunan eğilimli- mimari anlayışına örnek olarak verilebilir.

Hadrianus’un gençliği büyük savaşlarla geçmesine rağmen (belki de o nedenle) imparator olduktan sonra Romalıların komşularıyla barış içinde yaşadıklarını görüyoruz: “Tehlikeli olabilecek tüm fetihleri bir kalemde sildim… barışı zorladım …Hüsrev de (Part Kralı Hüsrev ile Fırat nehri sınır olmak üzere yapılan anlaşmadan söz ediyor-KY) en aşağı benim kadar barış taraftarıydı. Partlar Hindistan’la aramızdaki ticaret yolunu açmaktan başka bir şeyle ilgilenmiyorlardı” (s. 93).

Oluşturduğu barış ve güvenlik ortamı kitapta uzun cümleler ve oldukça şiirsel bir dille anlatılır. “Büyük bunalımdan birkaç ay sonra, Asi Irmağı kıyılarında, kervanların yeniden kurulduğunu görmenin sevinci içindeydim; vahalar, yeniden akşam ateşinin pırıltısında tüccarların haberler üzerine yorum yaptıkları, her sabah bilinmeyen yerlere taşıdıkları mallarla birlikte, gerçekten bizim olan bir sürü düşünce, sözcük ve geleneği paketleyerek, fetih askerlerinden daha güvenli bir biçimde yavaş yavaş yeryüzünü ele geçirmeye başladıkları yerler haline gelmeğe başlamıştı” (s. 93).

Hadrianus dönemi Roma’nın uygarlık merkezi olduğu ve bu uygarlığı İngiltere’den Anadolu’ya uzanan topraklara yaydığı bir dönemdir. Hadrianus 21 yıllık İmparatorluğu süresince 12 yıl topraklarını gezmiş, çeşitli kentler kurmuş, yollar, köprüler, mabetler, limanlar… yaptırmış. Roma dönemi Britaya’sının kuzey sınırı Hadrianus’un yaptırdığı duvarla çizilmiştir. Edirne’nin (Hadrianopolis) kurucusu olmasının yanında “Roma’nın gezgin imparatoru” Anadolu’yu defalarca karış karış gezmiş ve günümüze dek uzanan izler bırakmıştır. Bunlar arasında

  • ·         Antalya Hadrian kapısı,
  • ·         Efes Hadrian mabedi,
  • ·         Kyzikos (Bandırma-Erdek) Hadrian mabedi,
  • ·         Hadrianeia atik kenti (Balıkesir-Dursunbey),
  • ·         Sagalasos (Burdur) Hadrian heykeli,
  • ·         Phaselis (Antalya-Kemer) Hadrian kapısı,
  • ·         Andriake (Antalya-Demre) Hadrian limanı,
  • ·         Patara (Antalya-Kaş) Hadrian deposu,
  • ·         Aphrodisias (Aydın-Geyve) Hadrian hamamı

sayılabilir.

HADRIANUS’UN ANILARI

Sanırım romanın en etkileyici özelliği çok büyük bir tutkuyla yazılması. Yourcenar gençlik yıllarında, 1924’de 21 yaşında bir genç kızken bu kitabı yazmaya başlamış. Sonradan bu dönemde yazdıklarını imha ettiyse de konudan hiç uzaklaşamamış. On yıl sonra kitabı yeniden ele almış. Bu dönemde yazdıklarından yalnızca bir cümleyi korumuş. 1940’larda kitap yeniden ele alınmış. Kitabın ilk baskısının 1951’de Édition Plon’dan “Mémoires d’Hadrien” adıyla yapıldığını düşünürsek yazarın bu kitap üzerindeki çabasının 30 yıla yaklaştığını söyleyebiliriz. Yukarıda değindiğim gibi bu kitap Yourcenar için bir tutku, yaşamının çok önemli bir parçası olmuş. 

Kitabın arkasında yer alan Not Defteri ve Kaynakçaya İlişkin Bilgiler bölümleri Yourcenar’ın bu inanılmaz çabasının boyutunu ve nedenlerini anlamamız yardımcı oluyor: “Bu kitap yalnız kendim için bir araya getirmiş olduğum geniş bir çalışmanın kısaltılmışıdır. Her akşam, otomatik bir biçimde, zaman içinde başka bir döneme kendimi yakınlaştırarak elde ettiğim sonuçları yazmak alışkanlığı edindim. … ancak her sabah bir gece öneki çalışmaları yakım” (s. 294).

Antik Yunan ve Latin kültürüne özel bir önem veren yazarın Roma İmparatorluğunun bu dönemine neden tutkuyla bağlandığını şurada görüyoruz: “II. Yüzyıl bana çok çekici geldi uzun bir süre; insanın tam bir özgürlük içerisinde düşünüp kendisini anlatabildiği son yüzyıldı. Bize gelince, belki de o zamanlardan çok uzağız şimdi” (s. 296). Gençlik yıllarında Gusave Flaubert’in bir cümlesinin altını birkaç kez çizdiğini belirtiyor: “Tarihte İsa’nın henüz ortaya çıkmadığı, tanrıların ise artık olmadığı, Cicero ile Marcus Aurelius dönemleri arasında insanın tek başına direndiği benzersiz bir an vardır.”

Yourcenar bu döneme damgasını vuran Hadrianus’u bulmuştur: “hayatımın büyük bir bölümü, her şey ve herkesle sıkı bağları olan ama yine de tek başına var olabilen bu insanı tanımlayıp resmini çizmekle geçecekti artık” (s. 279). 

Marcus  Aurelius’a hitaben yazılmaya başlanan mektubun (270 sayfalık bir kitaba dönüşmesine  kendi de şaşar: “Sana hastalığımın ilerleyişini anlatmak için yazmaya başladığım bu mektup, giderek … anılarıyla başbaşa kalmış hastanın yazılı düşüncelerine dönüştü” (s. 25).

Hadrianus’ın anıları hızlı okunacak bir kitap değil. Ben yaz tatili boyunca her gün kendime bir kahve koydum, bir saat kadar okuyup ardından denize bakıp düşündüm. Kitabın birçok cümlesi hem Hadrianus’un kişiliğini yansıtıyor, hem de okuyucunun üzerinde düşünmesini, derin bir tat almasını sağlayacak malzeme oluşturuyor. Birkaç örnek daha vereyim:

Benim ilk anayurdum kitaplar olmuştur” (s. 36).

Biz İmparatorlar Ceaesar değiliz; biz devletin memurlarıyız. Bir gün, sonuna kadar dinlemeyi reddettiğim bir davacı kadın, onu dinlemeye zamanım yoksa, ülkeyi yönetecek zamanım da olmadığını söylediği zaman haklıydı. Ondan özür dilemem yalnızca biçimsel değildi” (s.116).

“Yavaş yavaş beni terk etmeye başlayan keyiflerim arasında en değerlisi, belki de en sıradanı uyku. Başının altına bir sürü yastık sıkıştırılmış, bölük pürçük uyuyabilen bir insanın bu keyif konusunda düşünecek çok zamanı oluyor” (s.21).

Suç ortaklığından daha kaba bir şey olamaz. Gençlik yıllarımda bile, en iyi şarabı başkalarından esirgeyip bana aklayan taverna sahibinin anlamlı bakışları Roma eğlencelerine karşı iştahımı kaçırmaya yetmiştir. Bir yaratığın arzularımı önceden kavrayıp yararlanması, benim istediğim şey sandığı duruma hemencecik ayak uydurmaya çalışması canımı sıkar” (s. 20).

Latin adak ya da mezar taşları kadar güzel hiçbir şey olamaz: Taş üstüne yazılmış o birkaç sözcük dünyaya dair bilinmesi gereken her şeyi görkemli bir tarafsızlıkla özetler” (s. 39).

Yedi yıllık sevgilisi genç oğlan Antinous’un Nil nehri sularında intihar etmesi üzerine şunları düşünür: “Aşk tanrıların en akıllısı…Ancak, bir akarsunun taşıdığı altının kumla karışık oluşu gibi aşk da tutkuya, umursamazlığa, sertliğe, duyarsızlığa ve kendi kendisini aldatan yaşlı adamın lafta kalan mutluluğuna karışır; bundan sorumlu tutulamaz aşk” (s. 188).

Bu olağanüstü yapıt hakkında düşüncelerimi sonlandıracak en güzel satırlar, sanırım mektubun son satırları olacak: “Cancağazım, şaşkınım, biriciğim: gövdemin yoldaşı, misafirim. O çorak, soluk, donuk topraklara gidiyorsun şimdi; hınzır şakaların bitti. Az daha bekle, bir daha hiç göremeyeceğimiz bu nesnelere, bu tanıdık kıyılara bir daha bakalım. Ölüme gözlerimiz açık gitmeyi deneyelim” (s. 274).



[1]Plaise à Celui qui Est peut-être de dilater le coeur de l'homme à la mesure de toute la vie
[2] Çok az iz kaldı derken, hiç kalmadı demek istemiyorum. 18-19. Yüzyıllarda yeniden gündeme geldi. Örneğin Amerikan Bağımsızlık bildirgesindeki “pursuit of happiness” (mutluluğun kovalanması) terimi ile özetlenen ana fikir Epikür’cü bir fikir olarak nitelenebilir [Sam Atkinson (Ed.) “The Philosopy Book”, New York: DK Publishing, 2011 (s.65)].
[3] Kökleri Miken uygarlığına kadar uzanan ve Antik Yunan kültüründe gelişen kapalı kendini geliştirme amaçlı bir mistik sistem (Eleusinian Mysteries).