29 Eylül 2026 Salı

Doğruya Nasıl Ulaşırız

 Kendime soruyorum: Doğruya hangi yöntemle ulaşırım? Bilmiyorum!

Antik çağdan beri insanlar, doğruyu bulmağa çalışmışlar. Sanırım bu konuda Aristoteles biraz iyimser. Mantık, retorik ve bütün bilgiye ulaşma, bütün doğayı anlama ile “doğruya” kavuşabileceğimizi düşünmüş. Günümüzde bu konuda hiç iyimser değiliz.

Bilimsel Devrimden beri bilimsel gerçeklere ulaşmak için bir yol belirgin: Bilimsel yöntem. Biraz açarsak, olguyu sistematik olarak gözlemlemek, güvenilir veriye dayanarak (oluşabilecek hataları ve sınırlamaları göz önüne alarak) bir açıklama-hipotez önermek, bu açıklamayı sınamak (duyurmak-akran değerlendirmesine sunmak) ve ulaşılan sonuca göre onu kabul etmek, değiştirmek veya reddetmek.

Bu yöntem uzmanlık alanımız, mesleki çalışmalarımız için uygun olabilir, ama gündelik yaşamdaki pek çok soru için hiç de uygun değil. Özellikle toplumsal/siyasal konuları düşündüğümde büyük bir bilinmezle karşılaşıyorum.

İster istemez güvenilir bir kaynak arayacağız. Burada da aklımıza hemen antik çağdan beri “ad hominem-içeriğe değil kimin söylediğine bakma” olarak bilinen ünlü düşünce yanlışına düşme tehlikesi var. Ama zaten argümanın içeriğini bilmiyoruz ki!

Komplo teorilerinin yanlışlarına düşmemek amacıyla “akıl” ve “sağduyu” dediğimiz -ve pek de tanımlayamadığımız- süzgeci kullanıyoruz. Ayrıca, teorinin gerçek olması için ne kadar ve ne nitelikte insanın bu teoride “işbirlikçi” olması gerektiğini düşünüyoruz. Örneğin “düz dünya” teorisi için bütün bilim adamlarının, hava ve deniz yolu personelinin, haberleşme uzmanlarının iş birliği gerekiyor.

Diğer yandan bir argümanı kolayca “saçma bir komplo teorisi” olarak nitelememeliyiz. Demokratik bir düzende yaşamak istiyorsak, karşımızdakinin argümanını olumlayarak (charitabilty), basitleştirmeden, argümanı bir çöp adam (straw man) yapmadan, boyutlarını görerek dinlemeli, anlamaya çalışmalıyız. Unutmayalım ki orta çağda otoritenin, iktidarın, kilisenin karşısındakilere sapkın (heretik) denirdi.


Kurumsal yetkililere güvenelim diyeceğim, ama kurumsal otorite ne yazık ki çoğu zaman bilgi otoritesi (epistemik otorite) değil. Örneğin ABD Genelkurmay Başkanı Colin Powell 2003 de Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinde Saddam Hüseyin rejiminin kitle imha silahları olduğunu söyledi ve bazı uydu görüntüleri gösterdi. Sonradan bunun yalan olduğu anlaşıldı, ama iş işten geçmiş, Irak işgal edilmişti.

Bir de “kırmızı ringa balığı” denen yöntem var. İlgisiz, ama çarpıcı bir konuyu gündeme getirip asıl sorudan kaçılıyor. (Av köpeklerinin burnunu asıl izden uzaklaştırmak için keskin kokulu, tütsülenmiş kırmızı ringa balıkları kullanılırmış.)

Üstelik bunlar doğal zeka ile yapılanlar, yapay zeka yardımı ile kim bilir neler yapılacak?

Şüphecilik komplo teorilerine uzanmazsa ilginç bir konu. Çıkış noktası resmi anlatılara şüphe ile yaklaşma. Çünkü bu konuda da Wattergate, Irak, Libya … gibi kötü örnekler var.

Bir komplo teorisi üretmek özünde bir suçlama: Küçük bir grup “fail” var. Bunlar gizlilik içimde hareket ediyor ve kötü -en azından çoğumuz için kötü-bir amaçları var. Devleti, basını, güçlüleri, büyük şirketleri… suçluyorsunuz. Haklı olabilirsiniz, ama konunun bir ahlaki boyutu var. Elinizde sağlam bir kanıt olmalı. İlk tepkimiz inanmak veya argümanı reddetmek olmamalı.

Bu Sistemi İstemiyorum

Pekiyi ben doğruya ulaşmak için elimden geleni yapayım. Ama yalan-yanlış konuşanlar da özür dilesin-cezalandırılsın. Yalnızca adli bir cezadan söz etmiyorum. Örneğin siyasetçi ise bir daha seçilemesin, gazeteci ise okunmasın, hukukçu ise sözünü kimse dinlemesin … ABD’de yakında yapılacak ara seçimlerde söylenecek yalanları düşündükçe hafakanlar basıyor.

ABD yetkilileri El Kaide lideri Usame bin Ladin’i öldürdüklerini ve cesedini okyanusa attıklarını söylüyorlar. Oysa bazıları “yıllar önce zaten ölmüştü” veya “anlan operasyonda kaçtı, hala yaşıyor” diyor. Her halde bunlar komplo teorileri. Ama bence sorunun temelinde resmî açıklamada “cesedinin okyanusa atıldığının” söylenmesi yatıyor. Canlı olarak yargılanmaması veya cesedinin ABD’ye getirilmemesi yatıyor.

Leonard Cohen’in “Everybody Knows” şarkısında dediği gibi: “Herkes biliyor, geminin su aldığını. / Herkes biliyor, kaptanın yalan söylediğini. / Ve herkes biliyor, zarların hileli olduğunu.”

Böyle bir sistem istemiyorum.

 

28 Ağustos 2026 Cuma

İnsan Doğuştan Kötü mü?

Sanırım insanın doğuştan "iyi" mi? Yoksa "kötü" mü? Olduğu binlerce yıldır tartışılıyor.

William Golding’in1954 basımı “Lord of the Flies” kitabı, İngilizce öğreniminde çok yaygın olarak okutula geldi. Türkçeye de “Sineklerin Tanrısı” ve “İşte Bizim Dünya” adıyla çevrilmiş. Bende bıraktığı ilk izlenim, sürükleyici bir anti-komünist edebiyat örneği olduğu yönündeydi. Hani bir deniz kazası sonucu ıssız bir adaya sığınan çocukların serüvenini anlatan roman. Çocuklar iki gruba ayrılıp birbirleriyle mücadeleye başlıyor, hatta öldürüyor. Kuşkusuz bir kurguya dayanan roman, bu yapısı ile, kökenlerimizde vahşilik olduğunu, içimizden kötülük geldiğini vurguluyor.


Geçenlerde benzer biçimde Pasifik Okyanusunda Tonga adasındaki evlerinden kaçıp, insansız bir adaya sığınan 6 oğlan çocuğuna ilişkin gerçek bir olay okudum (Rutger Bregman, Humankind a Hopeful History, Bloomsbury, 2021). 15 ay sonra oğlanlar bulunduğunda, bir sebze bahçesi, tavuk kümesi, su yalağı, hatta bir badminton sahası yapmış ve tahta çubukları birbirine sürterek ateş yakmışlardı. Zaman zaman aralarında anlaşmazlıklar çıkmış, tartışmışlar, ama biraz zaman geçince, taraflar barışmış. Kısacası olayın gerçeği, kurgusundan çok daha olumlu! Zaten beni mutlu eden de bu oldu.

Dediğim gibi insanın doğuştan iyi veya kötü olduğu çok eskiden beri tartışılan ve üzerinde düşünülen bir konu. Akla hemen Thomas Hobbes ve Jean-Jacques Rousseau geliyor. Hobbes insanın doğal olarak kötü olduğunu, -devlet gibi- adalet ve güvenlik örgütleri tarafından denetlenip “doğru” yola yöneltilmesi gerektiğini vurgulamıştı (T. Hobbes, Leviathan, 1651).

Rousseau insanların avcı – toplayıcı olarak yaşadığı zamanlar dayanışmacı olduğunu, birisi bir toprak parçasını çitle çevreleyip “Burası benim” deyince ve diğerleri de bunu kabul edince eşitsizliklerin ve çatışmaların başladığını öne sürmüştü (J. J. Rousseau, Discours sur l'origine et les fondements de l'inégalité parmi les hommes, 1755).

Devrimcilerin, yenilikçilerin genellikle Rousseau çizgisinden ilham aldıklarını görüyoruz. Özünde iyi olan insan toplumu yönetenlerle bir cins toplum sözleşmesi (contrat social) yapar; yönetim bu sözleşmeye uymaz ve baskıcı bir rejime yönelirse, büyük Fransız Devriminde gördüğümüz gibi, baş kaldırır. Bu açıdan Kemal Atatürk’ün Rousseau’yu dikkatle okuması hiç de şaşırtıcı değil.

Kısacası tek adamlar, diktatörler hep “daha çok güç verin, yoksa her şeyi kaybederiz” der: düzenin değişmesinden yana olanlar “daha çok özgürlük verin, yoksa her şeyi kaybederiz” der.

Bir de konuya bilimsel açıdan bakalım. Antropologlar, arkeologlar, evrimsel sosyologlar, “Nasıl olup da diğer türlerden daha hızlı koşamayan, güçlü olmayan, uçamayan, yüzemeyen … homo sapiens yeryüzüne egemen oldu?”, “Diğer hayvanların birçok türü günümüzde yaşıyor, homo sapiens’in türlerine ne oldu?”, “Neandertal’lerin daha büyük beyni vardı, birçok buluş da yaptılar. Neden homo sapiens’e yenildiler?”  … gibi sorulara yanıt arıyorlar. Kısaca “Çünkü insan kötüdür, kendi dışındakileri, rakiplerini öldürdü” diyenler var. Bazıları da daha iyimser yaklaşıyor ve neden arıyor.

Ünlü Yuval Noah Harari soruyu şöyle cevaplıyor: Neandertaller fiziksel olarak güçlüydü, ama yaklaşık 70 000 yıl önce homo sapiens bir “bilişsel devrim” (cognitive revolution) yaşadı. İletişim (dil) gelişti, topluluklar büyüdü, ruh – tanrı – yasa gibi soyut kavramlar belirdi. Yani homo sapiens’in üstünlüğü biyolojik değil, kültürel, bilişsel ve sosyal alandaydı (Y. N. Harari, Sapiens: A Brief History of Humankind, Random House – Harper, 2014).

Bu konuda çok ilginç bir deney Sovyetler Birliği döneminde, 1950’lerde, bir tilki çiftliğinde Dmitri Belyayev tarafından başlatılmış, Lyudmilla Trut tarafından sürdürülmüş. İnsandan korkup kaçmayan veya saldırmayan, aksine insanlarla “arkadaş” olmak isteyen tilkiler kuşaklar boyunca kendi aralarında çiftleştirilmişler. Bu şekilde “üretilen” tilkilerin zamanla kuyruk sallama, pati uzatma gibi evcil köpeklerde görülen davranışlara yöneldiği gözlenmiş. Burada Belyayev’in hipotezinin ve deneyinin evrim açısından değerlendirilmesi gibi konulara girmeyeceğim. Ama konumuz açısından ilginç sonuç, evcil köpekler üzerine çalışan, Duke Üniversitesi'nden Prof. Brian Hare’nin Belyayev’in deneylerini incelemesine dayanıyor: Zeka, arkadaşlığın bir yan ürünü diyor (Brian Hare ve Vanessa Woods, Survival of the Friendliest: Understanding Our Origins and Rediscovering Our Common Humanity, Random House 2020).

Mekanizma şöyle çalışıyor: Birbiri ile ilişkisi olmayan iki insan topluluğu düşünelim. Birinci grubun üyeleri ikinciden 2 kat daha zeki; ikinci grubun üyeleri ise, daha az zeki, ama sosyal becerileri, iletişim yetenekleri açısından birinci grubun üyelerinden 2 kat daha iyi olsun. Birinci gruptaki bir bireyin başlangıçtan itibaren 3 yıl sonra balık tutmayı öğrendiğini, aynı yıl 2 kişiye öğretebildiğini düşünelim. Balık tutmayı öğrenenlerin her biri yılda 2 grup üyesine öğretmeye devam etsin. İkinci gruptan bir birey, daha az zeki olduğu için, başlangıçtan 6 yıl sonra balık tutacak, ama yılda 4 kişiye öğretecektir. Balık tutmayı öğrenenlerin her biri yılda 4 grup üyesine öğretmeye devam etsin. Birkaç yıl sonra (örneğimizde başlangıçtan 9 yıl sonra) iletişimi daha iyi olan ikinci grupta daha çok insan balık tutabilecektir.

Sosyalleşme, empati, eğitim gibi konular bilim insanlarının çok uzun bir süredir üzerinde yoğun biçimde çalıştığı konular. Charles Darwin utanma sonucunda yüz kızarmasının yalnızca homo sapiens’de görüldüğüne dikkat etmişti. Benzer biçimde gözümüzdeki beyaz bölge, duygularımızı yansıtacak biçimde irisin büyüyüp küçülmesi de gözlenmişti. Parmakla işaret edilen nesneye bakmak veya oraya gitmek bebeklerde gözlenirken şempanzelerin bunu öğrenmesi çok zordu. Hatta, köpeğin beyin hacmi/ toplam hacim oranı şempanzeden daha küçük olsa da, şempanzelerin bunu öğrenmesi evcil köpeklerden daha zor!  

Kısacası insanın “özünde” belki bir kötülük de var, ama bir iyilik olduğu kesin! Bu iyilik uygun bir ortamda arkadaşlık ve dostlukla işlenip geliştirilebilir.

 

 

16 Temmuz 2026 Perşembe

D. Trump ve Bilim

ABD Başkanı Donald Trump, aykırı söz ve davranışları ile on yıllardır hepimizin gündeminde. Onun önderlik ettiği gerçeklikten kopuşa, yalanlara, tutarsızlığa, çelişkilere, kendini beğenmişliğe, güce tapılmasına, sivil özgülükleri kısıtlamasına, demokrasiden uzaklaşmaya, ötekileştirmeye… alışmayı ret ediyorum. ABD’de bilimsel kurumlara güven, halk sağlığı politikaları ve bilimin siyasetteki rolü konusunda artan bir kutuplaşma yaşanıyor.

Ben bu yazımda Trump ve çevresindekilerin bilime yaklaşımını ele almak istiyorum. Buna yol açan haber Haziran 2026’da 5 bilim insanının Diabets Care adlı dergide yayınladıkları başmakaleyi Amerikan Diyabet Derneğinin (American Diabetes Association) yıllık kongresinde dağıtmak suçu (!) ile polis tarafından tartaklanarak toplantıdan çıkarılması oldu (Inside Higher Ed). Söz konusu yazı, Trump yönetiminin biyomedikal araştırmalara yönelik politikalarını sert biçimde eleştiriyordu.


Önce, çağımızın en büyük sorunu, iklim krizine değinelim. Trump, yıllar önce (2012) küresel ısınma konusundaki söylemin “Çinliler tarafından ve onlar için (ABD’nin rekabet gücünü azaltmak amacıyla) yaratıldığını” söylemişti. Seçim kampanyalarında defalarca küresel ısınmayı sahtekarlık (hoax) olarak niteledi. 2025’te BM Genel Kurulunda “dünyaya karşı işlenmiş en büyük aldatmaca" dedi. Kömürün “temiz ve güzel” bir enerji kaynağı olduğunu söyledi, defalarca petrol şirketlerinden yana sözlerini izledik… Örnekler çoğaltılabilir; ama ben daha çok yaptıklarına değinmek istiyorum. BM’in koordine ettiği Paris İklim Anlaşması (2015) küresel sıcaklık artışına bir sınır getirmeyi amaçlıyordu ve (ABD dahil) 195 ülke tarafından imzalanmıştı. Trump yönetimi bu anlaşmadan çıktı. Ulusal İklim Değerlendirme (National Climate Assessments-NCA) raporları federal web sitelerinden kaldırıldı. Ulusal Hava Durumu Servisi (National Oceanic and Atmospheric Administration-NOAA) ve Ulusal Hava Servisinde (National Weather Service-NWS) bütçe kısıtlamaları, personel azaltımları, bazı projelerin iptali ve fonların kesilmesi, yalnızca ulusal düzeyde değil yerel düzeyde de, veri toplama ve değerlendirme çalışmalarını aksattı.

Diğer bir konu da Trump yönetiminin aşı karşıtlığı. Sağlık Bakanı Robert Francis Kennedy Jr., yıllar önce amcasının, ardından babasının birer suikastla öldürülmelerinin travmalarını yaşamış olabilir. Ama aşı karşıtlığının önderi olmasını affedemiyorum. R.F. Kennedy, bütün bilimsel veri ve araştırmaları yok sayarak aşıların otizme yol açtığını sürekli öne sürdü. Bu konuda ABD federal hükümetine bağlı bir halk sağlığı kurumu olan Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri (Centers for Disease Control and Prevention-CDC), üniversiteler, tıp araştırmaları ve bilim insanları ile savaştı. Üstelik sağlık alanındaki kısıtlamalar ülke içinde kalmadı. ABD başta BM Dünya Sağlık Örgütü (Wold Health Organization- WHO) olmak üzere birçok uluslararası kurumdan çıktı, projeler iptal edildi ve yoksul ülkelere yapılan yardımlar azaltıldı. OECD'nin 2026 bütçe değerlendirmesine göre, ABD'nin FY2026 teklifinde ikili küresel sağlık programlarında yaklaşık üçte iki oranında kesinti öngörüldü. Oysa birçok ülkede kızamık, çocuk felci, HIV/AIDS, tüberküloz gibi hastalıklar artıyor.

Sanırım hepimiz hatırlarız: “gerçek ötesi” (post-truth) kavramı 2016'da Oxford University Press tarafından yılın kelimesi seçilmişti. Hem Brexit, hem de Trump'ın 2016 başkanlık kampanyası önemli örnekler olarak gösterilmişti. ABD basını (Washington Post Fact Checker) Donald Trump'ın ilk başkanlık döneminde, 30 binden çok “yanlış veya yanıltıcı” bilgi verdiğini belirtiyor. Gerçek ötesi kavramının, yukarıda birkaç örneğini verdiğim gelişmede anahtar bir kavram olduğunu düşünüyorum.

Bildiğiniz gibi bilimin hareket noktası gözlemler, olgular ve verilerdir. Doğa bilimlerinin amacı olan doğayı açıklama arayışı ancak buna dayanır. Yüzyıllar öncesinde belirlendiği gibi bilim, bir inançtan, ideolojiden veya sonuçtan değil; dış dünyada gözlenen şeylerden yola çıkar (Francis Bacon, Novum Organum,1620). (Kuşkusuz Bacon bu görüşleri geliştirirken Aristoteles’in görüşlerinin dogma haline getirilmesine karşı çıkıyordu.) 21.Yüzyılda –“gerçek ötesine” geçiyoruz diyerek- bilimsel kurumlara ve onlardan gelen verilere karşı çıkmanın bizi karanlığa götüreceğine ve bunun “gerçek” tehlike olduğuna inanıyorum.


26 Haziran 2026 Cuma

Rüzgarlar

Yazın bu sıcak günlerinde hep deniz aşkım tazeleniyor. Deniz, tekne, yelken, yüzme gibi konular “favori” konularım olageldi. Bugün de yelkenciliğin çağrıştırdığı “rüzgara” değinmek istiyorum.

Günümüz kentlerinde, sokak koridorlarını dünyasında rüzgar ya hiç yok ya da “sağdan” veya “soldan” esiyor. Oysa kıra-denize, koylarımıza uzandığımızda rüzgar yönü çok önemli. Hangi koydan denize gireceğimize rüzgara bakarak karar veriyoruz. Hele bir yelkenli ile denize çıktığınızda rüzgar yönü ve şiddeti çok daha önem kazanıyor.

Belirli rüzgarlar her zaman ve her yerde özel isimlerle anılmış. Fransa’nın “Mistrali”, İtalya’nın “Sciroccosu”, İspanya’nın “Levechesi”, Arap ülkelerinin Sam yeli (Arapça samüm-zehirli rüzgar) gibi. Ülkemiz denizciliğinde buna ek olarak her yönden esen rüzgar ayrı bir adla anılıyor. (Kuzeyden başlayıp saat yönünde ilerlersek Yıldız-Poyraz-Gündoğusu-Keşişleme-Kıble-Lodos-Günbatısı-Karayel.) Örneğin Güney California’da (Santa Ana, Sundowner, Catalina Eddy gibi ünlü rüzgarlar var, ama bu sistematik yaklaşım yok. Denizci radyolarından “rüzgar Kuzeydoğudan 15 Knot şiddetinde esiyor” gibi duyurular alıyorsunuz. Uzmanlar bunun nedenini Akdeniz’de binlerce yıllık denizcilik geleneğinin birikmesi; buna karşılık California denizciliğinin çok sonraları, pusula yönlerine dayanarak, modern çağda gelişmesi olarak belirtiyorlar.

Burada -özellikle yurdumuz denizciliğinde bilinen- birkaç rüzgar yönü adının kaynağına değinmek istiyorum.

Öncelikle bu rüzgar yönü adlarının, yurdumuzun bütün denizlerinde kullanılsa da İstanbul kaynaklı olduğunu belirteyim.

Güneydoğudan esen rüzgarın adı “keşişleme”. Uludağın eski ismi “keşiş dağı”, Uludağ, İstanbul’un Güneydoğusunda. “Karayel”, Kuzeydoğu dan (yani Trakya yönünden, kara üzerinden)  esip İstanbul’a soğuk hava getiriyor. (Meteoroloji raporlarındaki “Balkanlardan gelen soğuk hava dalgası” klişesini hatırlayın.)

Poyraz -yine İstanbul’a göre- Karadeniz üzerinden gelip denizdeki nemli havayı yağış olarak getiriyor.

İstanbul Boğazı Karadeniz yönünden (Kuzeydoğudan), Marmara’ya doğru (Güneybatıya) doğru uzanıyor. Kuzeydoğudan esen poyraz ile Güneybatıdan esen lodos da ülkemizin en ünlü iki rüzgarı olmuş. Ama bu konuda bir “anlaşmazlık” da var: Boğazda ilerleyen tekneler veya yüzenler için çok etkili olan yüzey akıntısı Karadeniz’den Marmara’ya doğru. Buna ters yönden esen lodos dalgayı yükseltiyor, geçişi zorlaştırıyor, hatta bazen boğaz trafiğinin tümüyle durmasına yol açabiliyor. “Lodos Marmara’yı Boğaza yığdı” deniyor, gerçekten de Boğazın birçok yerinde sular yükseliyor. Kısacası İstanbullular poyrazı seviyor, ama lodosu pek sevmiyor. Oysa Egede poyraz kara üzerinden gelip yazın sıcak, kışın soğuk hava getiriyor. Ege kıyıları için yağış, yazın serinlik getiren rüzgar lodos.


“Poyraz” sözcüğünün etimolojik kökeninin Yunan Mitolojisindeki Kuzey Rüzgarı Tanrısı “Boreas” olduğu konusunda görüş birliği var. Ama Güneybatıdan esen “lodos” rüzgarının adının Batı Rüzgarı Tanrısı “Zephyrus” veya Güney Rüzgarı Tanrısı “Notus”tan kaynaklandığını söyleyenler var.  Yunan Mitolojisinde her bir ana yönlerde esen rüzgarın ayrı tanrısı var. Rüzgara verilen öneme bakın! Ben bu mektupta yalnızca rüzgar yönüne değindim; rüzgar şiddetine hiç değinmedim. Ama genellikle poyrazın birçok diğer yönden gelen rüzgardan daha şiddetli olduğunu belirtmeliyim. Boreas (Poyraz) Atina prensesi Oreithyla’ya aşık olur ve Atina kentine yönelen Pers donanmasına -bir fırtına çıkartarak- zarar verir.

Rüzgarların nasıl oluştuğu oldukça karmaşık bir konu. Çok basite indirgeyip İlkokul düzeyine indirirsek. Güneş ışınlarının kara parçalarını denizlerden daha çok ısıttığını, ısınan hava yükselince de denizlerden karaya doğru bir hava akışı oluştuğunu söyleyebiliriz. Yani güneş yoksa rüzgar da yok! Birçok Ege sahil kentinde güneşin denize “battığını” gözleriz.  Çocukluğumda günbatımında yarı saydam turuncu renkli bir “şey” oluşup dalgaları “bastırdığını” düşünürdüm. Kuşkusuz benim çocuk aklımla dikkatimi çeken (tabii günlerce süren fırtınalar dışında) güneş batarken veya geceleri rüzgarın kesilmesi binlerce yıldır gözleniyordu. Antik bilince yansımasını Yunan Mitolojisinde görüyoruz. Yunan Mitolojisindeki dört Rüzgar Tanrısıi Şafak Tanrısı (Eos) ile Gece-Yıldız Titanının (Astraeus) çocukları. Baba gelince egemen oluyor ve çocuklar susuyor. Dilimizdeki ruzgar sözcüğünde de aynı kavramı görüyoruz. Rüzgar, Farsça kökenli; rûz (gündüz) – kâr (içinde). Tıpkı zanaatkar (zanaatın içinde) gibi.

Pruvanız neta (yolunuz açık) olsun. Halikarnas Balıkçısı’nın dediği gibi “aganta burina burinata” (yelkenler açılsın).

18 Mayıs 2026 Pazartesi

Neden Roman?

Bir önceki yazımda matematiği ele almıştım. Bu kez de İnsan Bilimlerinin (Humanities) içinde kurmaca edebiyat, roman/öykü konusuna değinmek istiyorum. Ben liseye kaydolurken sormuşlardı: “fen” mi istersin, yoksa “edebiyat” mı? Oldukça anlamsız gelmişti. Hani çocuğa sorarlar ya “anneni mi daha çok seviyorsun, babanı mı?” Ne anlamsız soru! Sanki ikisini de sevemezmiş gibi.

Kurmaca ve edebiyat yalnızca bir vakit geçirme aracı mı? Özellikle çağımızda eskidi mi? Bu konuda pek çok soru akla gelebilir. Neden hiç yaşamamış insanlarla, hiç yaşanmamış olaylarla dolu sayfalara vakit ayıralım?

Modern “roman” formatının ilk örneği olarak genellikle Cervantes’in 17. Yüzyıl başında yazdığı Don Quixote anılıyor. Ama bu formatta en ünlü yapıtlar 19. Yüzyılda yazılıyor. Pekiyi sinema – TV – internet çağında hala bu formatta kitap yazmalı ve okumalı mıyız? Kitap okuma kotalarımızı kurgu ile doldurmak akıllıca mı? Günümüzde, gündemi izleyebilmek için gazete okumak, TV’de en azından haber ve yorum programlarını izlemek, işimiz nedeniyle birçok rapor, doküman okumak zorundayız. Ayrıca bilgisayar/telefonumuzdaki sosyal medya da çok cazip.

Kuşkusuz iyi bir roman okumanın bana göre anlatılması çok zor, doyumsuz bir güzelliği var. Ama bir mühendis olduğumu hatırlayıp burada konuya elimden geldiğince “tarafsız ve bilimsel” yaklaşmaya çalışacağım.

İlk olarak konuyu zihin gelişimi açısından ele alalım. Psikolojideki Zihin Teorisi (Theory of the Mind), karşımızdakinin davranışlarına bakarak, onun ne hissettiğini ve düşündüğünü, anlayabilmemizi açıklar (hatta bu yetinin eksikliği bazı psikolojik sorunların tanısında kullanılır). Bu yeti Homo Sapiens’in sosyal bir hayvan olmasına dayanıyor. Kim dost kim düşman anlamalıyız. Lisa Zunshine roman okumanın bu yeteneğimizi artırdığını belirtiyor (Lisa Zunshine, Why Do We Read Fiction: Theory of the Mind and the Novel, Ohio State University Press, 2006). Roman okurken karakterleri inceler ve değerlendiririz. Bir karakter diğerini sever veya nefret eder. Kurgu bunu karakterin davranışlarını, geçmişini, içinde bulunduğu ortamı anlatarak aktarır. Bazen yazar sürprizler, çelişkiler düşünüp okuyucuyu yanıltmaya çalışır. Kısacası roman hem yazar hem de okuyucunun beyni için bir egzersiz oluşturur.

Keith Oatley de yine insan psikolojisinden yola çıkıyor, ama konuyu “başkasını anlamaktan” daha geniş görerek kurmaca okuyan kişinin yaşamın bütün yönlerine hazırlandığını öne sürüyor (Keith Oatley, Such Stuff as Dreams: The Psychology of Fiction, Wiley, 2011). Kitap okurken hiç görmediğimiz kişileri tanıyor, hiç gidemeyeceğimiz ülkelere gidiyor, hiç yaşayamayacağımız yaşamları yaşıyoruz. Kurgu karakterlerin yerine kendimizi koyuyoruz. Kullandığı bir benzetme çok dikkat çekici: adeta bir uçuş simülatörü gibi yaşama hazırlanıyoruz.

Biraz da konuya bir edebiyat eleştirmenleri açısından bakalım. Onlar daha çok “güzel kurmaca nasıl olmalı” derken bizim bazı sorularımıza da cevap veriyor. Örneğin James Wood, birçok durumda sıradan bir insanın yaşamı bir kitapta anlatılsa bu kitap, hiç kimsenin ilgisini çekmeyen, sıkıcı bir kitap olurdu diyor (James Wood, How Fiction Works, Deckle Edge, 2009). Bu nedenle iyi bir kurgu yazarı yapıtını sürükleyici bir yapı içinde, bazı ayrıntıları vurgulayarak sunar. Kısacası ayrıntıları belirterek gerçeği görünür kılar. Bu da okuyucunun kendi yaşamında bir tür ayrıntı gibi görülebilecek şeylere dikkat etmesini sağlar.

Kısacası belki de bizler, 500-600 sayfalık romanları büyük bir tutku içinde okuyan son kuşaklardanız. Bu da bana bir yandan hüzün; ama treni kaçırmadığım için bir yandan da mutluluk veriyor.

25 Nisan 2026 Cumartesi

Korkutucu Matematik

Mart ayını geride bıraktık. 14 Mart (Üçüncü ayın 14’ü, 3.14) önceleri Pi Günü olarak kutlanıyordu. UNESCO’nun kararı ile 2020’den beri de Dünya Matematik Günü (Internatrional Day of Mathematics -IDM) olarak kutlanıyor. Türkiye’deki matematik severler bir şeyler yapmaya çalışıyorlar ama pek yankı bulmuyor. Üstelik tüm Dünyada kutlanan bu günün 2025-2028 dönemi başkanı Boğaziçi Üniversitesinden Prof. Dr. Betül Tanbay. Dünya Matematik Günü ülkemizde pek bilinen ve kutlanan bir gün değil. Zaten “matematik” hiç sevilmeyen, bir konu; okullarda matematik dersi adeta bir “karabasan”. Ben de bugün buna değinmek istiyorum.

Antik Yunancada “mathema” öğrenmek demek. Matematik doğru ve mantıklı düşünmeyi, sistematik biçimde analiz etmeyi, canlandırmayı… öğretir.

Her şey bir yana matematiğin evrensel bir dil oluşturması çok ilginç. Her doğal dilde birçok kavram o dile özgü sözcüklerle (simgelerle) ifade ediliyor. Söz konusu dili bilenler yazılı veya sözlü olarak bu simgeleri kullandığımızda ilgili kavramları anlıyor.

3, 5, +, - gibi matematiksel simgeler ise doğal dillerden bağımsız, gerçekten ulus aşırı simgeler ve ilgili matematiksel işlemi bilen herkes anlıyor. Sosyal veya insani bilimlerde böyle herkesin ortaklaştığı bir dil yok. Onlar doğal dilleri kullanıyor. Sözcüklerin yansıttığı kavramlarda ortaklaşmaları çok zor.  Örneğin “Sınıf”, “Muhafazakârlık”, “Demokrasi” veya “Ademi Merkeziyet” gibi kavramları uzmanlar çok farklı biçimlerde tanımlayıp kullanıyorlar. Bu konu özellikle felsefe ve teoloji alanında birçok yanlış anlaşılmaya ve karışıklığa yol açıyor. Her halde bunu en yakından yaşayan yola bir matematikçi olarak başlayıp felsefeci olan Bertrand Russsel yaşadı!

Yukarıda matematiğin “bilinçte canlandırmayı öğrettiğini” söyledim. Bu ilk bakışta farkına varmadığımız biraz düşününce anladığımız bir olgu. İlkokulda karşılaştığımız basit “dört işlem” problemlerini hatırlayalım: havuz problemleri, dikdörtgen bir bahçenin çevresine ağaç dikmek, farklı şehirlerden yola çıkan trenler veya “Ali’nin 100 lirası var…”, “Ayşe 10 yaşında …” diye başlayan problemler. Hepsi aritmetik işlemlerinden önce havuz, yol, dikdörtgen şekli … gibi bir durumu aklımızda canlandırmaya, yani “hayal kurmaya” dayanıyor.

Geometrinin sistematik yapısına daha önce değinmiştim. Özel bir kanıtlama gerektirmeyen, herkesin onaylayacağı (“bütün parçalarından büyüktür” gibi) temel aksiyomlara ve daha önce kanıtlanan teoremlere dayanarak bir zincir oluşturup daha karmaşık teoremler çözülebiliyor. İskenderiyeli Öklid, 2 bin 400 yıl önce bu sistematik düşünce sistemini kitap halinde sunmuştu.

Soyutlama, bilinçte canlandırma, sistematik yaklaşım, birçok konuda merak ettiğimizi aydınlatabiliyor. Örneğin Didimli Thales MÖ 7. Yüzyılda geometrideki “benzer üçgenler” yardımıyla Mısır piramitlerinin yüksekliğini hesaplayabiliyor. Newton 17. Yüzyılda değişkenlerin çok küçük adımlarla değişmesini hayal ederek (limit, türev, integral gibi kavramları geliştirerek) gezegenlerin yörüngelerinin neden eliptik olduğunu açıklıyor.

Matematiğin sanatla ilişkisi de çok iyi bilinen bir konu. Harmonik seslerin nasıl doğal olarak oluştuğunu, bunun insan kulağına ve beynine uyumlu gelen seslere yol açtığını biliyoruz. Bunun binlerce yıldır bilinen matematiksel bir tabanı var. Benzer biçimde mimaride, resimde … gördüğümüz “altın oranın” da binlerce yıllık bir geçmişi var.

Olaya bir de diğer açıdan bakalım: Pekiyi, matematiğin genel olarak sevilmemesinin nedeni ne olabilir? Ben eğitim sistemimizde yukarıda değinilen boyutlara hiç yer verilmemesi olarak görüyorum. Matematik genelde “zor olduğu için sevilmiyor” demek yanlış. Anlaşılmadığı için zor geliyor ve bu yüzden korkulup sevilmiyor. Daha dört işlemin ilk adımlarında çarpım tablosunu “ezberletiyoruz”. (Tarih derslerinde geniş bir kapsam içine oturtmadan savaşların tarihlerini; coğrafya derslerinde ırmakların adlarını “ezberlettiğimiz” gibi!)

2026 Dünya Matematik Gününün teması “Umut” olarak belirlenmişti. İlk bakışta bunu yadırgayabilir, “ne alakası var” diyebiliriz. Oysa güçlü olanın, hiçbir kural tanımadan zayıfı ezdiği günümüzde, matematik bizi iş birliğine çağırır. Oyun kuramında, karşısındakinin ne yapacağını düşünerek karar verilmesinin, her iki taraf için de en iyi sonuca götüreceği matematiksel olarak kanıtlanabilir. Matematikte doğru ve yanlış çok net ve yalın. Yalanın, abartının egemen olduğu “gerçek ötesi” bir dönemde, matematiğin somut “doğrularına” büyük gereksinim var.

Kısacası matematiğin güzelliklerini yaşamaya çok ihtiyacımız var.

Dünya Matematik Günümüz kutlu olsun.

 

 

 

27 Mart 2026 Cuma

Kötücül Ses

Ben, vicdan ve adalet duygusunun bir “iç ses” niteliğinde insanın içinde var olduğuna inanıyorum. Bu konuyu önceki bir yazımda ele almış, primat akrabalarımızın davranışlarına, Kant’ın fikirlerine değinmiştim. Kuşkusuz bu yalnızca benim inancım değil, Sokrates - Plato çizgisinden bu yana “daimonion” olarak bilinen bir düşünce.

O zaman soru şu: Pekiyi çevremizde neden bu kadar vicdansızlık, vahşet, şiddet, baskı görüyoruz? Neden Gazze’deki, İran’daki saldırılar yaşanıyor? Nasıl oluyor da Nazi Almanya’sının çalışma kamplarında can verenlerin torunları Filistinlilere soykırım uyguluyor?


Hem bu yeni bir şey de değil. Tarih savaşlardaki vahşet örnekleriyle dolu. Roma arenalarında seyirciler, insanların vahşice öldürülmesini istemedi mi? Kolonyalist baskılar altında milletler inlemedi mi? Suçsuz kadınlar cadı diye yakılmadı mı? Ya giyotinlere, idam törenlerine ne demeli?

Bu gibi gözlemler, insanın içinde bir de kötücül “iç ses” olduğunu düşündürüyor. O zaman ikinci soruyu sorabiliriz: Bu “kötücül ses” nereden kaynaklanıyor? Temel olarak kaynakların kişisel çıkarlarımız, dogmalar ve boş inançlar olduğu söylenebilir. Romalılar, kölelerin kendileri gibi insan olduğunu akıllarına bile getirmiyordu! Koloniciler, Hristiyanlığın “doğru”; diğer bütün din ve inançların “yanlış” olduğunu düşünüyordu! Engizisyon mahkemeleri, cadı olduğundan kuşkulandıkları kadınların ellerini – ayaklarını bağlayıp suya atıyor ve “cadı ise kurtulur, değilse nasıl olsa cennete gider” diyordu! Naziler, kendi ırklarının Yahudilerden, Slavlardan, Çingenelerden… üstün olduğuna inanıyordu!

Bir yandan vicdan “doğru olanı yap” derken; bazı dürtü ve çıkarlar “işine geleni yap” diyor. Bu tam olarak bir düalizm değilse de bir içsel çatışma ve ahlaki gerilim yaratıyor. “Tam olarak düalizm değil” dedim; çünkü din/metafizik, melek – şeytan gibi iki ayrı varlık, dolayısıyla tam olarak düalizmi, savunuyor.  Burada aklımıza Hristiyanlıkta ve İslam’da insanların içinden “cin çıkarma” uygulamaları akla geliyor. Oysa insanın çok katmanlı yapısı, tek bir benliğin içindeki çatışma, bu içsel gerilime yol açıyor.

Benim vardığım sonuç şu: Evet, içimizde bizi vicdanlı olmaya çağıran bir ses var; ama onu dinlemek için bir çaba, düşünme, eğitim -en azından- bir sessizlik gerekiyor. Yoksa diğer sesler onu bastırabiliyor ve hiç beklemediğimiz insanlar -ve giderek toplumlar- bu yanıltıcı seslerin etkisi altında kalabiliyor.

28 Şubat 2026 Cumartesi

ÖĞRENME

Dil konusuna değindiğim önceki yazımda “Köpek “otur” komutu duyunca oturursa veya “gel” komutu duyunca gelirse ödül alacağını “öğreniyor”. Köpek kullandığımız dili “anlamıyor”, bazı davranışların ona ödül getirdiğini “öğreniyor”. Sanırım bu “öğrenme” konusunu ayrıca ele almamız gerekecek” demiştim. Bugün “öğrenmeyi” ele alalım. Temel kaynağım Max Bennett olacak (*). Öğrenmenin her adımda önceki kazanımlardan yararlandığını ve somut gereksinime dayandığını görüyoruz. Baştan başlayalım. Hayvanların sinir sisteminin ve beyninin gelişiminin temelinde çeşitli biçimlerde “öğrenme” kavramı var.


Güneş enerjisini ve atmosferdeki karbon dioksitten yararlanıp yapraklarındaki klorofili kullanarak (fotosentez ile) kendi besinini üreten bitkilerin, doğal olarak, dolaşmaya hiç ihtiyacı yoktu.

Fotosentez ile kendi besinini üretemeyen canlıların (hayvanların) ise yaşamak için bitki ve diğer hayvanları yiyerek enerji almaları gerekliydi. Mercan resiflerdeki deniz şakayıklarında gördüğümüz gibi sabit bir yere tutunup suda yüzen ve yakına gelen besinleri yemeleri, bunun için de çok basit birkaç sinirle ağızlarını açıp kapatmaları yetiyordu.  İlk Dönüm Noktasında yaklaşık 600 Milyon yıl önce, nematode benzeri suda yaşayan kurtçuk tipi hayvanlar besinlerini dolaşarak aramaya başladılar. Bunların “kötüden” kaçıp; “iyiye” yönelmeleri hareket etmeleri (mobil) gerekiyordu. Bu amaçla hem seziciler (sensor) hem de solucanların ilerlemesinde gördüğümüz hareketi yapabilen sinirler gelişti.

500 Milyon yıl önce omurga, göz, solungaç ve yürekleri ile günümüzün balıklarına benzer ilk omurgalılar gelişti. Balıklar herhalde en çok hakkını yediğimiz, birkaç saniyelik hafızası olduğunu sandığımız bir canlı. Oysa E. Thorndike 19. Yüzyıl sonunda bunun hiç de öyle olmadığını göstermiş. Saydam bir duvarla bölünmüş havuzun bir bölümü bol ışıkla aydınlatılmış; diğer bölüm ise loş bırakılmış. Bölümleri ayıran saydam duvarda da zor görülen bir geçit açılmış. Aydınlık bölüme konan balık, aydınlığı sevmediği, loş bölümü tercih ettiği için buraya geçmeğe çalışmış. Birçok başarısız çabadan sonra balık, geçidi bulmuş ve sonraki deneylerde yerini “öğrendiği” bu geçitten kolaylıkla geçmeğe başlamış. İşte güçlendirilmiş (reinforced) öğrenme denen İkinci Dönüm Noktası bu.

Üçüncü Dönüm Noktası yaklaşık 10 cm boyundaki ilk memelilerde 100 Milyon yıl önce gözlendi.  Beyinde korteks oluştu ve hayvanlar, benzetim (simulation) veya zihinde canlandırma ile öğrenme başladı. Labirentlerde koşan günümüzün farelerinde bu tür öğrenmenin koşullarını, sınırlarını inceliyoruz.

10-30 Milyon yıl önce Dördüncü Dönüm Noktasında (beyinde neokorteks oluşumu ile) hayvanlar zihinselleştime (mentalizing) ve kendi zihinlerini modelleme (modeling) yeteneğine kavuştular. Böylece erken primatlar, hem kendilerinin gelecekteki durumlarını öngörmeye; hem de başkalarının duygu ve davranışlarını anlamaya başladılar. Bu da öğrenme açısından büyük olanaklara yol açtı.  

Zihin gelişiminde Beşinci Dönüm Noktası ise konuşma oldu. İnsan beyninde konuşma (Broca) ve duyduğunu konuşulanı anlama (Wericke) bölgeleri var. Ama “dil” için özel bir bölge yok. Bilim insanları, içgüdüye (instict) temel almakla birlikte, beynin dış katmanının (neocortex) bütününün dil becerisi kazanmak için kullanıldığını düşünüyor. Yapay zeka terimlerini kullanırsak bu içgüdüsel davranışlar (hard coded), bunun üzerine sistem “öğreniyor”. Bu yöntem birçok karmaşık görevleri “öğrenme” sürecinde diğer hayvanlarda da görülüyor. Örneğin çok karmaşık bir görev olan uçmayın ele alalım. Kuş yavruları doğduklarında uçmayı bilmiyorlar. İçgüdüsel olarak zıplıyorlar, kanatlarını açıp çırpıyorlar, uçan diğer kuşları gözlüyorlar, zamanı gelince de kendilerini boşluğa bırakıp süzülüyorlar.

Benzer biçimde, insan bebeğinde gözlenen bazı davranışlar da diğer hiçbir hayvanda gözlenmiyor. Örneğin bebek yaklaşık 4 aylıkken annesi (veya onu büyüten kişi) ile konuşma taklidi yapmaya başlıyor, sesler çıkarıp ardından susup annesini bekliyor. Annesi konuştuktan sonra yine konuşma benzeri sesler çıkartıyor.

Bir başka örnek olarak yaklaşık 9 aylık bebeğe bakalım. Yine diğer hayvanlarda görmediğimiz bir davranışı insan bebeğinde görüyoruz. Bebek bir cisme (object) bakıp onu işaret ediyor, annesinin de o cisme dikkat etmesini istiyor. Onu yemek, eline almak dışında yalnızca annesinin dikkatini o cisme yöneltmesini istiyor. Tabii bu da anneye o cismin ana dildeki adını (declarative label) “öğretmek” için olanak veriyor. Bebek dil bilmiyor, ama öğrenmesi için bir altyapı var ve tür ön-iletişim (proto-conversation ) başlıyor.

Yukarıda anılanların yanında deneme-yanılma (trial and error) gibi pek çok öğrenme yöntemi geliştirmişiz. Deneme-yanılma yönteminde başarıya ulaşınca bunun hemen anlaşılması gerekir. Oysa birçok durumda başarı bir dizi adım sonra kesinleşir. Örneğin dama, satranç veya go gibi oyunlarda başlangıç hamlelerinden çok sonra oyunu kazanan belli olur. Ara adımlarda bundan sonraki bütün olası hamlelerin hesaplanması (veya öngörülmesi) de çok büyük bir hesaplama gücü gerektirir.

Pavlov’un Şartlı Refleks deneyini çoğumuz biliriz. Hani bir köpeği beslerken zil çalıyorlar, sonra zil çalınca, yiyecek vermeseler de, köpeğin ağzı sulanıyor. Buna bir refleks olarak bakılabilir, ki öyledir. Ama Pavlov’un bir tür bellek ve “öğrenme”, çağrışımsal öğrenme (associative learning) gözlediği de söylenebilir.  Daha sonra yapılan deneylerde, bu tür refleksin bütün memelilerde olduğu, hatta bu yetenek için beyine bile ihtiyaç olmadığı (beyinlerinin çalışması önlenen farelerde) gözlenmiş.

Bilim insanları, evrenin bundan 13-14 Milyar yıl önce Büyük Patlama ile oluştuğunu, yeryüzünün 4-5 Milyar yıl yaşında olduğunu, üzerinde ilk canlı organizmaların 3,5-3,8 Milyar yıl önce, ilk homo sapiens’in (anatomik olarak modern insan) 300 Bin yıl önce geliştiğini düşünüyorlar. Kültürel ve Zihinsel Evrim, “Bilişsel Devrim” (sembolik düşünce, sanat, dil, mit ve inanç sistemleri) ise yaklaşık 70 Bin yıl önce olmuş

Çevre/iklim sorunları, savaşlar, nükleer patlama gibi nedenlerle kendi yok oluşumuza yol açmazsak, enerji kaynağımız Güneşin 7 Milyar yıl sonra söneceğine göre, insan beyninin ve zekasının gelişmeye devam edeceğini, daha birçok şey “öğrenebileceğimizi” öngörebiliriz. Belki doğal zekamızla, yapay zekayı bizim için olumlu olan bir yöne yönelteceğiz; belki de besin zincirinin en tepesinde yer aldığımız karbon temelli canlılar dünyasının soyu tükenen bir türü olarak yerimizi silikon temelli “yaratıklara” bırakacağız.

 

(*) Max S. Bennett, A Brief History of Intelligence, HarperCollins Publishers, 2023.

20 Ocak 2026 Salı

YAPAY ZEKAYI BEN NASIL KULLANIYORUM? (II)

Geçen yazımda kaldığım yerden devam edeyim. Ama önce, iki uyarımı yineleyeyim: (1) Bu uygulamalar konusunda yalnızca kendi deneylerini paylaşan bir meraklıyım. Oysa bu alanda çok daha bilgi ve deney sahipleri var! (2) Yapay zeka alanındaki gelişmeler çok yoğun ve hızlı, dolayısıyla benim gözlemlerim günümüzde doğru olsa bile, yakında pek de geçerli olmayan görüşler olarak nitelenebilir.

Yapay zekanın internetteki bilgiyi tarayıp bize aktardığını biliyoruz. Kuşkusuz web sitelerindeki bilgi yanlış veya bulanık olunca yapay zekadan da belirsiz yanıtlar alıyoruz.  Bu konuda biraz bildiğim TUSAŞ’ın 5. Nesil savaş uçağı KAAN (TF-X) örneğini vereceğim. KAAN’ın motor teminindeki belirsizliğin ABD’nin CAATSA yaptırımları nedeniyle sürdüğünü Dışişleri Bakanı Hakan Fidan açıkladı (Eylül 2025). F-16 motorlarıyla (General Electric yapımı F110) iki KAAN prototipi üretildi ve bunlar 2024 Şubat ve mayıs aylarında uçtu, 2025’de uçuş duyurulmadı.

İnternetteki “göklere imzamızı attık” gibi sloganlar veya tanıtım videoları hiç somut bilgi içermiyor. TUSAŞ’ın sitesindeki “Tasarım sürecinde pilotun içinde bulunduğu fiziksel, bilişsel ve çevresel faktörler göz önünde bulundurularak pilot(un) durumsal farkındalığını artıracak bir kokpit ortamı geliştirilmektedir”, veya “KAAN üstün hava hâkimiyetini… Yapay Zekâ ve Nöral Ağ Desteğiyle Arttırılmış Muharebe Gücü ile sağlamaktadır” gibi cümleler de uçağın seri üretim/teslimat aşamasında olup olmadığı konusunda hiç açık değil.

ChatGPT “KAAN uçağı üretiliyor mu?” sorusuna “Uçağın seri üretim ve teslimatının 2028 civarında başlaması planlanıyor” yanıtını veriyor.

Bu kez ChatGPT’ye “KAAN’ın motoru F 110 mu?” diye sorunca; “Evet, şu an için KAAN’ın motoru F110” diyor ve ekliyor “KAAN için tamamen yerli bir motor geliştirme çalışması devam ediyor (TEI tarafından, genelde TF35000 olarak anılıyor). Planlara göre bu yerli motorun 2030’lu yılların başında KAAN’a entegre edilmesi hedefleniyor.”

Benim bildiğim bir uçağın kavramsal tasarımının ilk adımı motorun performansı ile başlar. Bu nedenle motoru belirsiz bir uçak nasıl tasarımlanır bilemiyorum. Ama burada tartışmak istediğimiz yapay zeka. Amacımızdan uzaklaşmayalım. Bu örnek arama gösteriyor ki konuyu biz de çok iyi çalışmalı, özellikle kaynakların aydınlatıcı bilgiler içermesine dikkat etmeliyiz. Aksi halde “… civarında veya…’lu yılların başında” gibi bulanık cevaplar alıyoruz.

Dikkatli olmamız gereken bir başka konu da bizimle sohbet eden yapay zeka uygulamalarının doğru bilgi vermek yanında, bizi memnun etmeyi amaçlamaları. Birçok durumda “Haklısınız, bu çok güzel bir soru” ile başlayan cevaplar aldım. Örneğin ChatGPT’ye “Ben bir edebiyat meraklısıyım. Polisiye romanları de çok severim. Bana bir Agatha Christie romanı önerebilir missiniz?” diye sorunca “Ne güzel bir zevk 😊 Polisiye için Agatha Christie gerçekten harika bir başlangıç ve derinleşme noktası” dedi ve birinci sırada “Doğu Expresinde Cinayet” romanını önerdi. Kısaca “Agatha Christie'nin en iyi romanı hangisi?” diye sorunca ise “Roger Ackroyd Cinayeti” diye yanıtladı. Yani benzer sorulara farklı yanıtlar alabiliyoruz. Soruyu çok kapsamlı sormalı, amacımızı açıkça vurgulamalıyız.

Yapay zeka ile çeviri o kadar “kolay” ki birçok tarayıcı (browser) otomatik bir hizmet sunuyor. Bu da başka bir hayal kırıklığın alanı. (Ben tarayıcı olarak Microsoft Edge kullanıyorum.) İki otomatik çeviri örneği vereyim:

“Xavier Bertrand redit son attachement au front républicain face au RN, désormais écarté par Nicolas Sarkozy” (Le Monde, 7.12.2025). Otomatik çeviri “Xavier Bertrand, Nicolas Sarkozy tarafından kenara atılmış Kral Donanmasına karşı Cumhuriyetçi Cephe'ye olan bağlılığını yineledi” olarak veriliyor. Hoppala! Fransa’da Kraliyet Donanması da nereden çıktı? Her halde internette Birleşik Krallık donanması (Royal Navy-RN) ile ilgili pek çok ifade buldu. Oysa burada Fransız Ulusal Meclisindeki Rassemblement National-RN partisi kast ediliyor!

Bazen yanlış bu kadar belirgin değil, ama çeviri kulağı çok tırmalıyor: “Au Venezuela, la population entre état d’urgence et fausse transition” (Le Monde 7.01.2006). Yine otomatik çeviri: “Venezuela'da nüfus, olağanüstü hal ile sahte bir geçiş arasında”. Herhalde “nüfus” yerine “halk” demeliyiz.

Sanırım günümüzde bana en uygun çeviri programı DeepL Translate.  Bu da özellikle deyim çevirilerinde kaçınılmaz hatalar yapıyor. Örneğin bir İngiliz anne, sendeleyen çocuğuna “watch your step” diyebilir. DeepL bunu haklı olarak “adımlarına dikkat et” diye çeviriyor. Oysa ana dili Türkçe olan bir anne “önüne bak” diyecektir.

Sonuç olarak bence yapay zekâya soru sormanın çok iyi bir başlangıç olacağını söyleyebiliriz. Ama her zaman çok dikkatli olmak, kaynakları incelemek ve konu üzerinde insan zekası ile yoğun çalışmak gerekiyor.

 

31 Aralık 2025 Çarşamba

YAPAY ZEKAYI BEN NASIL KULLANIYORUM (1)

 Bugün sizlerle yapay zekayı nasıl kullandığımı paylaşmak istiyorum. Yapay zekânın nasıl çalıştığı, interneti nasıl taradığı, nasıl öğrendiği, kullanıcı ile nasıl sohbet ettiği, geleceği, tehlikeleri … birçok kaynakta yer alıyor. Ben kendi kullanım deneyimimi paylaşacağım.

Bu satırları 2025 yılı Aralık ayında yazıyorum. Bu alandaki çalışmaların çok yoğun olduğunu ve durumun hızla değişeceğini biliyorum ve bu anlamda bu notu, bir “z raporu” olarak değerlendirin lütfen.

Yine bildiğiniz bir şeyi vurgulamak istiyorum. Farklı uygulamalar için geliştirilmiş çeşitli yapay zeka programları var. Ben burada amatörlerin kullandığı en temel ve ücretsiz ChatGPT programını seçtim. Profesyonel kullanıcılar konumuzun dışında.

Örnek olarak aklıma takılan bir konuyu ele alayım. Birçok tarihi metinde (hatta Nasrettin Hoca fıkralarında) Anadolu’daki Moğol baskısından söz edilir. Oysa ünlü Moğol Hanı Cengiz’in, oğullarının ve torunlarının 1200’lerde yaşadıklarını biliyor, ama bir Anadolu kentinde kıyım yaptıklarını bilmiyoruz. Ondan çok sonra bu coğrafyaya gelen Timur’un, 1402’de Ankara savaşında Osmanlı Padişahı I. Beyazıt’ı yendiğini biliyoruz. Timur’un kurduğu devletin başkenti Semerkant, Orta Asya’nın Batısında, oysa Moğolistan Orta Asya’nın Doğusunda, 5000 km’den uzak. Pekiyi bu ülkede dillendirilen “Moğol baskısı” ne?

Basit Bir Komutla Sorgulama

İlk aklıma gelen Timur’un ana-babasını öğrenmek. Bunu yapay zeka kullanmadan Wikipedia sitesinden öğrenebilirim çünkü bu sitede böyle bilgiler olduğunu biliyorum. Böylece interneti taratmam ve iyi bir Dünya vatandaşı olarak gereksiz enerji harcamam. (babası Turagay, annesi Tekina imiş).

Ardından “acaba Timur’un ana dili neydi” sorusu geliyor aklıma. Bu, cevaplaması zor bir konu, çünkü yanıtı bulabileceğim bir web sitesi bilmiyorum. Arama motoru ile (Timur, Temür, Timurlenk, Timur-i leng, Temerlane adına) aradığımda ise 3 milyondan fazla internet sitesi buluyorum. Tabii ki bunlara bakamam.

Basit bir komutla (prompt) yapay zekaya (Chat GPT) Timur’un ana dilini sorayım. Yanıt: Çağatay Türkçesi (Karluk/Doğu Türkçesi) … konuştuğu diğer diller Farsça (Devlet yönetimi, diplomasi ve edebiyat dili olarak çok iyi seviyede kullanıyordu) ve Moğolca (Yönetici sınıf geleneği gereği muhtemelen biliyordu, fakat günlük dili değildi.)

Ardından bu bilgiyi doğrulayan İngilizce ve Fransızca kaynakları sordum. Yanıt: Beatrice Forbes Manz, The Rise and Rule of Tamerlane (Cambridge University Press, 1989); Jean Aubin Timur et la langue turque (Studia Iranica içinde yayınlanmış makale); Rene Grousset, L'Empire des Steppes (Paris, 1944); W. Barthold, Turkestan Down to the Mongol Invasion (Londra, 1928); ayrıca “Temür Tuğluk Yasası”, Çağatay Türkçesi ile yazılmış emirname ve yazışmalar.

Böylece bu iki basit komutla ulaştığım sonuç bana inandırıcı geldi.   

Daha Kapsamlı Raporlar, Yazılar Hazırlamak

Pekiyi acaba Timur’un ordusunda çoğunluk Moğol muydu? Dedim ya “merak” işte! Timur buralara geleli 600 yıldan çok olmuş, Alman ordusu ile gelmiş olsa bana ne? Neyse biz yine konumuza dönelim.

Basit sorgulamadan daha öteye geçmek istersem ChatGPT için kapsamlı bir komut oluşturuyorum. Önce ChatGPT’ye yazdığım aşağıdaki komutla, kendisi için yeni ve kapsamlı bir komut hazırlamasını istiyorum:

“Benim ChatGPT için komut üreticim olmanı istiyorum. Amacın, ChatGPTnin ihtiyaçlarıma en uygun raporu üretmesine yardımcı olmak. Raporun konusu günümüz Türkiye Cumhuriyeti sınırları içine saldıran Timur ordusunun etnik bileşimi. Özellikle 1402 Ankara Savaşının incelenmesini istiyorum. Rapor “giriş”, “gelişme” ve “sonuç” bölümlerinden oluşmalı ve 3 sayfayı geçmemelidir. Sonuç, konuyu farklı perspektiflerden ele alan bir rapor olmalı. Aşağıdaki adımları izleyerek komutu sürekli yinelemelerle iyileştirmemiz gerekecek:

1. Benim girdilerime dayanarak, 2 bölüm oluşturacaksın: a) Yenilenmiş Komut (açık, özlü ve ChatGPT için kolayca anlaşılabilir olmalı), b) Sorular (komutu iyileştirmek için benden hangi ek bilgilerin gerekli olduğuna ilişkin ilgili soruları sor).

2. Ben sana ek bilgiler verirken, sen de ben “tamam” diyene kadar Yenilenmiş Komut bölümündeki komutu güncelleyerek bu yinelemeli süreci devam ettireceğiz.”

Yukarıda “…” içindeki komutu ChatGPT’ye verdim, onun sorduğu sorulara cevap verdim, yeterli bulunca “tamam” dedim. Elde ettiğim metni ChatGPT’ye verince oldukça güzel bir rapor aldım. (Bu örneği yapay zeka kullanımı için verdim. Ama siz de aldığım raporun sonucunu merak ediyorsanız; Timur’un ordusunda %60-70 Türk, %20-30 Moğol ve %1-3 Çinli armış. Yani komutan Türk, ordu ağırlıklı olarak Türk. (Her halde iki “Türk” ordusunun Ankara savaşında karşı-karşıya gelmesi pek “uygun” görülmemiş ve “Moğol” miti yayılmış.)

Benim oldukça meraklı olduğum bir alan da dil, dil-düşünce etkilenmesi, yabancı diller. Bu konuda da yapay zeka kullanıyorum. Ayrıca bu konuda birçok hayal kırıklığı da yaşadım. Neyse bunları da gelecek yazıda ele alayım.

29 Kasım 2025 Cumartesi

Babil Romanı Hakkında


Uzun bir süredir okuduğum kitaplar hakkında bir şeyler yazmadım. Sanırım blogdaki yazılarımın kısa olması konusundaki kararım bunun nedeni. Bir kitap hakkındaki düşüncelerimi, beni etkileyen bir kitabın çağrışımlarını 500-600 kelime içinde ifade etmekte zorlanıyorum. Bu tabii roman okumadığım anlamına gelmiyor!

Bugün Babil romanı hakkında yazmaya karar verdim. Ben “Babel” adıyla yayınlanan, İngilizce baskısını okudum (Harper Collins Publishers, 2022). Aşağıda verdiğim sayfa numaraları da ona göre. Ama “Babil” adıyla Türkçeye çevrildiğini biliyorum (İthaki Yayınları, Çeviren: Güneş Becerik Demirel).

Babil, “tarihsel fantastik roman” türüne giriyor. Bu tür, Harry Potter, Yüzüklerin Efendisi, Taht Oyunları gibi fantastik roman ve filim örnekleriyle -belki de günümüzün sinema efektleriyle etkili olabildiklerinden- çok popüler. Babil de 1830’larda Oxford Üniversitesinin ve çevirinin, Britanya İmparatorluğunun egemenlik oluşturma aracı olarak kullanılmasını işliyor. Alt başlığı ile birlikte kitabın tam adı: Babil veya Şiddetin Gerekliliği, Oxford Çeviri Enstitüsünün Büyülü Tarihi.  

Kitabın yazarı, R. F. Kuang, Çin’de doğmuş; ama çok küçük yaşta ABD’ye gelmiş. ABD ve İngiltere Oxford’da okumuş. “Babil’i üç kelime ile anlatırsanız neler söylersiniz” diye sorunca “tarihsel kara akademi” diye cevaplıyor. (An Interview with R.F. Kuang, author of Babel, Blackwell's Book of the Year 2022).

Olaylar Çin’in Kanton (Guangzhou) kentinde bir kolera salgını ile başlıyor, ama kahramanımız Robin, hemen romanın başında Londra’ya gelip; sıkı bir Klasik Yunanca, Latince ve Çince (Mandarin) eğitiminin ardından Oxford’a geliyor ve roman, Oxford Üniversitesinin Çeviri Enstitüsünde, (Royal Institude of Translation) gelişiyor. Bu enstitü Oxford kentinde Radcliffe kütüphanesinin yanında Babil Kulesi adıyla bilinen bir kulede kurulmuş. Kütüphane gerçek ve bugün de ayakta, ama kule hayal ürünü. Enstitüye de günümüzün Oxford Üniversitesinin Asya ve Ortadoğu Çalışmaları Fakültesi (Faculty of Asian and Middle Eastern Studies) ilham vermiş.

Babil Kulesi deyince akla hemen farklı dillerin oluşumu hakkında Eski Ahit kaynaklı bir öykü geliyor: Nuh tufanından kurtulan ve -aynı çiftten geldikleri için doğal olarak- aynı dili konuşan insanlar Mezopotamya’da Babil kentini kurmuş.  İleride gelebilecek sel gazabından kurtulmak ve göğe (cennete) yükselmek için yüksek bir kule yapmaya başlamışlar. Bu küstahlık ve kendini beğenmişliğe kızan Tanrı, kulede çalışanların ayrı diller konuşmalarını sağlamış. İşçiler aralarında anlaşamayınca da kule inşaatı durmuş. “… ve Tanrı onları oradan bütün dünyanın yüzüne dağıttı” (Yaratılış 11:1-9).

Kitabın “fantastik” yönü ilginç bir büyüden kaynaklanıyor. Oxford’daki kulenin en üst katı, gümüş işçiliği katı. Gümüş plakaların bir yüzüne bir dilde bir sözcük yazılıyor. Plakanın karşı yüzüne de o sözcüğün başka bir dildeki karşılığı yazılıyor. Bu karşılık tam olamadığı, kavramlar farklı dillerde farklı olduğu için gümüş plakada bir “güç” yaratılıyor. İşte bu büyülü “güç” de Britanya İmparatorluğunun “gücünü” oluşturuyor. Avrupa’da konuşulan dillerin sözcüklerinin karşılıkları ve çağrıştırdıkları kavramlar zaman içinde birbirine çok yaklaşmış. Bu durumda Avrupa dillerinin sözcükleri gümüş plakalara karşılıklı yazılınca pek büyük bir “güç” oluşmuyor. Oysa farklı kültürlerin sözcükleri yazılınca büyü, çok daha “güçlü” oluyor. Ne de olsa Latince bir söz var: “Traduttore, traditore - çeviri ihanettir”. “Eğer yaratıcı olmak istiyorsak Doğuya bakmalıyız Avrupa’da konuşulmayan dillere gereksinimimiz var” (s. 118).

İşte bu nedenle de roman kahramanlarından – ve Kraliyet Çeviri Enstitüsü öğrencilerinden- Robin Çinli, Ramy Hindistan’dan gelen bir Müslüman, Victoire Haitili.  Kitap böylece kolonyalizmin. -sömürgeciliğin bütününü kapsıyor! “… Çok küçük yaşta anavatanlarından alınıp İngiltere’ye sürüklenmiş, ülkeleri ile dil dışında bütün bağları kopartılmış, başarılı olmazlarsa sınır dışı edilecekleri vurgulanan, çoğu öksüz çocuklar” (s. 502). (“kolonyalizm” terimini Britanya-Çin ilişkisinde gördüğümüz gibi -büyük bir askeri güce dayanan- sınırlı sayıdaki tüccarın Çin’e yerleşip ülke kaynaklarını sömürdüğü durumlar için; “sömürgecilik” terimini Britanya-Hindistan örneğinde gördüğümüz gibi, sömürülen ülkede yönetime el konulduğu, sömürge valisi atanıp güç kullanım tekelinin tam olarak ele geçirildiği durumlar için kullanıyorum.)

Çin’den gelen Robin, uzun süre yabancı dil bilgisi ve çeviri çalışmalarının olumlu yönü ile bunların “kara akademi” yönü arasında kararsız kalıyor.  Robin için Babil ve Oxford Üniversitesi bilgi peşinde koşmaya adanmış bir ütopya. Ancak bilgi ve akademik dünya, devlet gücüne itaat edince ve özellikle 19. Yüzyıl Britanya’sının kolonyalist-sömürgeci yüzü belirginleştikçe başka türlü düşünmeye başlıyor. Sanırım bu dönüşümde Kanton’a yapılan ziyaret çok etkili. Burada Robin doğduğu evin bir afyon kahvehanesi olduğunu görüyor (s. 304). Çinlilere afyon satmaya çalışan bir İngiliz şirketinin Kanyon’daki temsilcisinin “Asıl olan ülkeler arasındaki serbest ticarettir. Hepimiz liberaliz değil mi? Öyleyse mallara sahip olanlar ile onları satın almak isteyenler arasında hiçbir kısıtlama olmamalı … Çinliler iğrenç, tembel, kolayca bağımlı olan kişilerdir. İngiltere’yi aşağı bir ırkın zayıflıkları nedeniyle suçlayamazsınız” gibi sözlerini duyuyor (s. 301). Yani “ticaret özgürlüğü” adına tam bir örümcek ağı oluşmuş: Hindistan’dan pamuk ve çay Britanya’ya, Hindistan’dan afyon Çin’e. Çin’den gümüş ve porselen Britanya’ya (s. 307). Britanya İmparatorluğu, afyon satıp gümüş almak için Çin’e saldırdığında Robin bir karar vermek zorunda kalıyor.

Kuşkusuz ırkçılık ve ayrımcılık, kolonyalizm-sömürgeciliğin ayrılmaz bir parçası. Küçük Robin Kanton’dan ayrılırken beyaz adam karşısında ezilen Çinliyi gören (s. 15) Robin ve arkadaşları Oxford’da da çeşitli ırkçı tepkilerle karşılaşıyorlar. Profesör Lovell’in söyledikleri: “… tembellik ve aldatma sizin gibiler arasında çok görülen bir özelliktir. Bu nedenle Çin uyuşuk ve geri bir ülke olarak kalıyor…” (s. 42). Çinli bir kadın, bir sirkte, hayvanat bahçesindeymiş gibi sergileniyor (s. 295). Zaten İngilizler Çinlileri hayvan gibi görüyorlar (s. 313).

Şimdi Robin’in karşısındaki soru şu: karşı koymak için şiddet zorunlu mu? Burada kitabın alt başlığındaki “Şiddetin Gerekliliği” ifadesini hatırlıyoruz.

Haydi kitabı okuyacak olanlar için sürprizi bozmayıp (spoiler vermeyip) konuyu anlatmayayım. Zaten benim ilgimi çeken de Babil’in çerçevesi.

Kitabın bir özelliği de konuya ilişkin karşıt görüşlere yer vermesi. Örneğin şiddet içeren yöntemlerle kolonyalizmle savaşılmasına karşı çıkan, hatta davaya ihanet eden Letty’nin bu noktaya nasıl geldiği ele alınıyor. Kitapta bu kapsamda sömürge savaşı ile nasıl mücadele edilebileceği tartışılıyor. Broşürler dağıtarak Kanton’un Britanya tarafından işgaline karşı çıkarken Britanya Parlamentosunun kararın bekleyen barışçıl bir grevin adım adım şiddete yönelmesi ele alınıyor.

Kitapta vurgulanan temel konulardan biri de kadınların İngiliz toplumunda bile baskı altındaki durumu. Babil kulesinde çok az kadın araştırmacı olduğu belirtilince, kadın Öğretim üyesi bile, soruna değinmekten kaçınıyor (s. 111). Robin’in annesi, Profesör Lovell için ölüme terkedilebilir çünkü “yalnızca bir kadın” (s. 120).  Letty’nin Üniversitede yemeğe pantolon yerine eteklikle gelmesi yadırganıyor (s. 141). İki kız öğrencinin ev sahibesi, onların, kırılgan, doğaları gereği zayıf, histerik olacakları önyargısına sahip (s. 153). Oxford öğrencileri kızları bir baloda taciz ediyor (s. 247).

Prof. Lovell’in odasında Çin işi renkli vantilatörler, porselen vazo ve heykelleri gören Ramy “ne kadar ilginç” der, “eşyaları ve dili sevmek, fakat ülkeden nefret etmek.” Victoire yanıtlar: “düşündüğün kadar garip değil. İnsanlar ve şeyler farklı ne de olsa” (s. 346). Burada, ülkemizde günümüzde de sosyal bilim çevrelerinde süren bir tartışma aklıma geliyor: Yabancı Türkologlar veya yurdumuzda kazı yürüten arkeologlar “bize düşman casuslar” mı? Yoksa “kültürel zenginliklerimizi ortaya çıkaran bilim insanları” mı?

Düşünce-Edebiyat alanlarında kolonyalizm-sömürgeciliğin ele alınması deyince Fanon’un düşünceleri veya George Orwell’in Bir Fili Öldürmek kitapları aklıma gelirdi. Ama bundan sonra sanırım Babil’i de hatırlayacağım.

 

11 Kasım 2025 Salı

Alışkanlıklar

İnsan yaşlandıkça daha tutucu oluyor, alışkanlıkları –iyi veya kötü- giderek daha derinleşiyor. Bazı iyi alışkanlıklar kötü alışkanlıklara savaşıyor. Örneğin “her ayın son günlerine sizlere bir mektup yazmak”; “gerekli şeyleri ertelemek” alışkanlığı ile mücadele ediyor. Bu gün bu “alışkanlık” konusuna değinelim.


Kendini geliştirme kitaplarının iyi bir okuyucusu değilim. Ama bir kitap ilgimi çekti: James Clair, “Atomic Habits”, 2018  (Atomik Alışkanlıklar). Kitap 20 Milyon kopya satışa ulaştı ve 3 yıldan uzun bir süre New York Times’ın çok satanlar listesinde en üst sırada yer aldı. J. Clair, kötü alışkanlıklarınızın nedeninin sizin “sisteminiz” olduğunu ve küçük (atomik) adımlar atarak bunları aşabileceğinizi söylüyor: “Amaç, maraton koşmak değil, koşucu olmaktır”. Bence kitap tam bir “kişisel gelişim” kitabı. Benim ilgimi çeken yön ise alışkanlık konusunun bu denli popüler, kötü alışkanlıklardan kurtulma konusunun bu denli güncel olması.

Öncelikle belirteyim: Ben, “yatmadan önce bir şeyler yemek”, “yapmamız gerekenleri ertelemek”, “çabuk vazgeçmek” gibi “küçük” suçlarımıza değinmek istiyorum.  Alışkanlıklarımızın yaşamın akışına uyumsuzluk oluşturduğu, hayatın düzenini bozduğu, kısacası bir bağımlılık haline geldiği durumlar, bir uzmanlık alanına girdiği ve ciddi bir tedavi gerektirdiği için o alana hiç girmiyorum.

Beyinden başlayalım. Tüm bedenimizin enerji gereksiniminin yalaşık % 20’si beynimiz tarafından harcanıyor (Clarke, D. D. & Sokoloff, L., Circulation and Energy Metabolism of the Brain, 1999). Bu nedenle beyin etkinliğinde yapabileceğimiz “tasarruf” çok önemli. Bazı davranışlarımızı alışkanlıklar ile adeta “otomatiğe bağlayıp” düşünmeden yapıyoruz.

Her zaman olduğu gibi, bilim insanları farelerle laboratuvar deneyleri yapıyor  (bu fareler de ne çok çekmiş insanların elinden) (Ann Graybiel, MIT). Temel deney çok basit. “T” şeklinde bir tüp yapılıyor, tüpün bir ucundan ses veriliyor ve bu uca ödül olarak çikolata konuyor. Bir farenin beynine aktiviteyi ölçen bir elektrot bağlanıp tüpe bırakılıyor. Tüpe bırakılan fare önce koklayarak, inceleyerek, beynini yoğun biçimde çalıştırarak ilerliyor ve sesin geldiği tarafta ödülü buluyor. Deney birkaç kez tekrarlanınca fare “öğreniyor”, beyin aktivitesi azalıyor, hemen sesin geldiği tarafa yönelip ödülü yiyor. Değindiğim gibi bu temel deney. Bilim insanları bir deney serisi ile alışkanlıkla beynin hangi bölgesinde aktivitenin azaldığı, alışkanlığın nasıl silindiği, nasıl yeniden hatırlandığı gibi birçok farklı boyutu da incelemişler. Ama bizim amacımız için bu temel yeterli.

Burada 20. yüzyıl Fransız sosyoloğu Pierre Bourdieu’nun habitus kavramına değinebiliriz. Kültür, “bu durumda şöyle davranılır” diyen normlar bütünü ise, habitus bunun “davranışlarımıza yansıması” oluyor. İnsan, birçok zaman bir davranışı “nasıl” yapacağını bilir fakat “niçinini” açıklamakta zorlanır. Marx, toplumsal hayatı çözümlerken ağırlıklı olarak ekonomik ilişkileri ölçüt olarak almıştı; Weber,  sosyal ve siyasal ilişkileri; Bourdieu ise kültürel ve simgesel ilişkileri çözümlemenin içine alıyor. Hatta Bourdieu sınıflar arasında geçişin -Weber’in iddia ettiği gibi- pek de kolay gerçekleşmediğini düşünüyor ve habitusları gereği bireylerin bir üst sınıfa girdiklerinde, hangi kökenden geldiklerini belli ettiklerini, sınıfa adapte olmalarının ancak birkaç kuşak sonra mümkün olduğunu belirtiyor.

Neyse, biz yine küçük kötü alışkanlıklarımıza dönelim. Eğer maceracı yönümüz ağır basmıyorsa farklı bir ortama girmek, yolculuğa çıkmak, bir yabancı ile konuşmak alışkanlıklarımızdan farklı bir çevreye girmemizi gerektirdiği için bizi biraz “geriyor”.

Alışkanlıklarımızın bazıları toplumsal, bazıları ise kişisel. Örneğin yemek zamanları ve türleri, giyim-kuşam, çalışma-tatil gibi bazı toplumsal alışkanlıklarımız var. El sıkma–öpme, trafikte sağdan ilerleme gibi bazı toplumsal alışkanlıklarımızın başlangıçları binlerce yıl geriye uzanıp nedenleri günümüz toplumu için anlamını yitiriyor. Genel olarak yaşamın büyük ölçüde değiştiği (antropoloji diliyle liminalité - eşik, geçiş dönemi) doğum-mezuniyet-düğün-ölüm gibi durumlarda tören ve ritüellere sığınıyoruz. Böyle durumlarda nasıl giyinmemiz, neler söylememiz, nasıl davranmamız gerektiğini bilmek bizi biraz olsun rahatlatıyor.


ABD’li gazeteci ve yazar Duhigg, alışkanlık modelini üç aşamalı olarak kuruyor: tetikleyici, otomatik davranış ve ödül (Charles Duhigg, Power of Habit, 2012). Beyin tetikleyiciyi alınca sanki ödülü almış gibi mutlu oluyor ve dopamin salgılıyor. Oysa gerçek ödül henüz alınmamış! İşte bu noktada gerilim oluşuyor, alışkanlık devreye giriyor, otomatik davranış başlıyor ve ödüle ulaşıyoruz. Değiştirmek istediğimiz bir alışkanlığımız için bu modeli ve aşamaları anlamalıyız. Bazı durumlarda “ödülü” değiştirebilir, örneğin çikolata yerine meyve veya yoğurt yiyebiliriz. Ama birçok durumda “otomatik davranış” aşamasını değiştirmeliyiz. Örneğin “sabah uyandığımız gibi telefona bakma, hatta sosyal medyayı tarama” otomatik davranışı, “mutfağa gidip bir bardak su içmekle”; “gece geç vakte kadar bilgisayar-TV başında olmayı”, “belirli bir saatte yatağa uzanıp kitap okumakla” değiştirmeyi hedeflemeliyiz. Bunun oldukça zor olduğunu biliyorum.

Başta belirttiğim gibi, ben hiç de iyi bir “kendini geliştirme” kitabı okuyucusu değilim. Benim ilgimi çeken yalnızca kendimizden bu kadar memnun olmamamız! Bir kitap okuyarak onlardan kurtulabilir miyiz? Bilmiyorum. Ama çoğumuzun kurtulmak istediğimiz bir şeyler var.

 

26 Eylül 2025 Cuma

Gölgeler

 Sanırım İdealizmin en ünlü alegorisi mağara duvarındaki gölgeler öyküsüdür. (Platon, Devlet, 7nci Kitap, MS. 380) (Bir önceki yazıdaki Yedi Uyurları hatırlayanların “yine mi mağara” dediklerini duyar gibiyim. Ama bu başka mağara). Yalnızca mağara duvarına yansıyan gölgeleri (fenomen) görebilecek biçimde zincirlenmiş insanlar, dışarıda, güneş ışığı altındaki o nesnelerin asıllarını (lümen, Latince lucerne_parlak) göremezler. (Tabii bu giriş, alegorinin yalnızca dekorunu tanıtıyor.  Asıl olay bundan sonra başlıyor, ama bizim amacımız için şimdilik bu kadarı yeterli). İdealizm kısaca, gerçekliğin maddi olmadığını, zihinsel ve ruhsal olduğunu savunan felsefe akımı olarak belirtilebilir. İdealizm, çok geniş kapsamlı bir akım ve bin yıllar boyunca Platon, Hegel veya Berkeley gibi düşünürlerce çok farklı biçimlerde yorumlanıyor.



 Platon’un bu öyküyü anlattığı günlerden beri binlerce yıl insanlık ışığın kaynağını, “hakikati” öğrenmeye çalışmış. Duvarda gölgeleri yansıtan eğitim sistemini, gerçeği öğrenen ve anlatmaya çalışanların neden linç edilmeye çalışıldığını tartışmış. “Benim ışık kaynağım doğru, seninki yanlış” diye savaşmış. Derken 1700’lerde Immanuel Kant gelmiş, madem lümenleri bilemiyoruz, fenomenler üzerinden ilerleyelim demiş. Aydınlanma-Modernite veya Bilimsel Devrim-Teknoloji-Sanayi Devrimi-Bilişim gibi çizgiler bizi bugüne getirmiş. Kısacası Metafizik (fizik ötesi) ile değil, fizik ile uğraşmaya yönelmişiz.

Günümüzde ulaştığımız yerde büyük çevre, iklim, birey, toplum sorunları ile karşılaşıyoruz. Geldiğimiz yeri hiçbirimiz beğenmiyoruz. Bu da doğal olarak “son 700-800 yıldır izlediğimiz çizgi yanlış mıydı?”, “Orta çağ o kadar da karanlık değil miydi?”, “Fizik, Metafizikle desteklenmeli mi?” … benzeri sorulara yol açıyor.

Diğer yandan Aydınlanma-Bilim-Teknoloji çizgisinin bizi ulaştırdığı birçok olumlu şey de var. Örneğin doğayı çok daha iyi biliyoruz. Yaşam süresi uzadı, barınma, ulaşım, iletişim … gibi alanlarda çok olumlu gelişmeler sağladık. Öyle ki artık istesek de geri dönemeyiz! Kim sıcak evinden, otomobilinde, internetten, ilaçlarından-aşılarından vaz geçer? Ayrıca kişisel deneyimimiz, bireylerin zihinlerinden bağımsız bir fiziksel bir dünyanın varlığına işaret ediyor. Çevremizde gördüklerimiz “gerçek”. En basit açıklama genellikle en doğru açıklamadır, gereğinden fazla karışık açıklamalar, “belki de biz gölgeleri görüyoruz” gibi düşünce egzersizleri bizi nereye götürebilir? (Basit açıklamanın genellikle doğru olduğu konusunda daha derine dalmak isteyenler, Occam’ın Tıraş Bıçağı ilkesini_Occam’s Razor Blade Principle inceleyebilir).

Biz yine mağara alegorimize dönelim. Mağara duvarına zincirlenmiş olarak gölgeleri seyretmek, bu dünyada yasaklar ve dogmalarla çevrili olarak yaşamak, ancak öbür dünyada güzel bir yaşama kavuşabilmek, birçok kişiye pek uygun gelmedi. Dini konulara “mistik” yaklaşımlar gelişti. Hıristiyanlık’ta Aziz Augustinus (354–430), İslam’da Muhyiddin İbn Arabî (1165-1240), Yahudilik’te Isaac Luria (1534-1572) anılabilir. Bu din adamları genellikle “ışık kaynaklarına” ulaşmışlar, sevgi ve aşkla bağlanmışlar, hatta onunla bütünleşmişlerdir (Vahdet-i Vücud, Ene’l-Hak). Yani insanlık metafizik alanda da dogmatizmden bazı kaçış alanları oluşturmuş ve ahlak erdem, adalet, vicdan… gibi konularda hiç de yabana atılamayacak düşünceler biriktirmiş.

Belki de fizik ötesi, her zaman günlük yaşamımızda yer alıyor. Eğer bilim dünyasını (bence çok dar olarak) gözlem ve ölçmeye dayandırırsak, ileriye doğru yaptığımız her öngörü ve beklenti “bilimsel” değil. (Burada en belirgin Materyalistlerin, örneğin Marx’ın bile, ileriye dönük söylediklerinin “metafizik” kapsamında olabileceği akla geliyor)  

Ayrıca bilimsel yaklaşımda izlenen doğa olayı ile gözleyen arasında bir mesafe olmalı. Edebiyat, sanat, felsefe gibi konularda ise “içinde kaybolma”, “hemhal olma” gibi bir durum var. Sanırım hepimiz bazen bir müzik eserini dinlerken, bir şiir okurken, bir tiyatro yapıtı veya filimi izlerken bu “içinde kaybolma” durumunu yaşarız.

Ayrıca bilim dünyasının gözlem olanakları geliştikçe, bakış açısını değiştirebildiğini (daha cazip bir söylemle gerektiğinde paradigma değiştirebildiğini) görüyoruz: Aristoteles, Galileo, Newton, Einstein sistemleri bunun kanıtı olarak önümüzde.

Sonuç olarak ben; mühendislik, fizik, matematik eğitimi almış biri olarak materyalist bir değerlendirmenin pek çok alanda geçerli olduğuna; bu bakış açısının hiç ele almadığı veya beni bir yere götürmediği konularda ise metafiziğin yardımıma geldiğini söyleyebilirim. Aradaki çizgi ise tanımlanması zor ve çok subjektif.

Fizik-metafizik karşıtlığı konusuna, felsefenin bu eski ve çok kapsamlı konusuna, katkı yapamayacağımı biliyorum. Ama düşündüklerimi paylaşmak ve sizleri de düşünmeye çağırmak istedim.

 

29 Ağustos 2025 Cuma

Yedi Uyurlar

Yedi Uyurlar öyküsünü bilirsiniz. Hani şu birçok mağara için anlatılan, çeşitli kültürlerle biçimlenen, bir mağarada yüzyıllarca uyuyan gençlerin öyküsü. Samimi inanç, kötü bir güçten saklanma, uyku-ölüm-rüya gizemi, diriliş… birçok kültüre gönderme yapıyor.

Bu efsane hakkında sanırım yazılı Hristiyan kaynakları en eski kaynaklar. (Piskopos Efesli Stephen’in antik Yunanca metni 445, Piskopos Serugh’lu Jacob’un Aramice şiiri 474) Oradan başlayalım.

EFSANENİN HRİSTİYAN KAYNAKLARINDAKİ BİÇİMİ

Hristiyanları kurban eden Roma İmparatoru Decius’un (249-251) askerlerinden kaçan 7 Hıristiyan genç Efes yakınlarında bir mağaraya sığınırlar. Sığındıkları mağarada yorgunluktan uyuya kalırlar. Kendileri birkaç saat uyuduklarını düşünürken 200 yıl uyurlar. Bu arada Roma İmparatorluğunda büyük değişiklikler olmuş. Önce Milano fermanı (Edictum Mediolanense) ile 313 yılında Hıristiyanlık serbest bırakılmış, ardından İmparator Theodosius zamanında Selanik Fermanı (Edictum Thessaloniki) ile 380 yılında Hıristiyanlık İmparatorluğun resmi dini olmuş!


Bilindiği gibi “Hz. İsa’nın dirilişi” konusu Hristiyanlığın temel tartışma alanlarından biridir. Bizans’ın Ortodoks Hıristiyanlarınca “heretik” sayılan Origenism yanlıları “yeniden doğuş” kavramını daha ruhsal ve alegorik biçimde yorumlamaya çalışmış. Peygamber bile olmayan, yalnızca samimi inançlı Hıristiyanların iki yüzyıl uyuduktan sonra hep birlikte, üstelik giysileri, paraları ile uyanmaları öyküsü Bizans’ın Ortodoks Hıristiyanlarına çok uygun gelmiş ve hemen Efes’teki mağaranın üzerine bir Bazilika inşa edilip hacıların hizmetine sunulmuş.

EFSANENİN İSLAM KAYNAKLARINDAKİ BİÇİMİ

Bu efsane temel İslam kaynaklarında, öncelikle de Kuran-ı Kerim’in Kehf (mağara) Suresinde yer alıyor. İslam coğrafyasında Tarsus, Afşin, Lice, Amman… gibi birçok mağara bu efsane ile ün kazanmış. Ashab al-Kehf (mağara arkadaşları) öyküsü ana hatları ile aynı öykü, ama bence vurgulardaki farklılıklar çok ilginç. Öncelikle Hıristiyanlıkta adları bile belli olan 7 gencin  bedensel yeniden doğuşu, bir tarihsel gerçeklik olarak sunulurken; İslam yorumunda hiç de tarihsel bir gerçeklik olmayan, sayıları bile “ancak Allah tarafından bilinebilen”, imanın önemini ve Allah’ın gücünü anlatan bir efsaneye dönüştüğünü görüyoruz.

İslam kaynaklarında gençlere bir de köpek ekleniyor. Hem de gençlerin sayısını ve adlarını bilemezken köpeğin adını biliyoruz: Kıtmir. Gençler putperestlerden saklanacak bir yer ararken Kıtmir onlara katılmak ister, dile gelir ve “Ben de hak dinine iman ettim. Evet, ben sizin cinsinizden değilim, ama siz de Allah’ın cinsinden değilsiniz” der. Tabii çok güzel bir hayvan sevgisi görüyoruz. Ama diğer yandan da çok derin (benim hiç girmek istemediğim kadar derin) bir teolojik tartışmaya yol açılıyor: “acaba inanç-din cins-tür ile sınırlı olmalı mı?”

ORTA ÇAĞ SONRASI

Semavi dinlerin yayılması ile bu öykünün de yayıldığını ve farklı folklorik özellikler kazandığını görüyoruz. Örneğin Almanya’da (muhtemelen doğa gözlemlerine dayanan pagan dönemden kalma) meteorolojik folklor ile birleşmiş, 27 Haziran 7 Uyurlar Günü olarak kutlanıyor ve o gün hava nasılsa 7 hafta boyunca o durumun süreceğine inanılıyor. (“Das Wetter am Siebenschläfertag, sieben Wochen bleiben mag”). Yağışlı bir 27 Haziran, yağışlı yaza; güneşli bir 27 Haziran, güneşli yaza işaret ediyor. (Dikkat ederseniz öyküyle 7 sayısından başka hiçbir ortaklık yok).

Kelt mitolojisinde bir mağara veya adada uyuyan Kral Arthur veya İrlanda kahramanı Fionn Mac Cumhaill’in uygun vakit gelince uyanıp ülkeyi kurtaracağı yer alıyor. Örnekler çoğaltılabilir ve çok daha yakın tarihlere getirilebilir. Örneğin Washington Irving’in Rip Van Winkle uyarlamasını (1819) anabiliriz.

Kardeşlerim benim ilgimi çeken, baskı, inanç, uyku, diriliş gibi çok temel motiflerden yola çıkan bu basit öykünün, farklı inanç sistemlerinde ve kültürlerde değişik biçimler alarak binlerce yıl yaşaması. Hep farklılıklarımızı vurguluyoruz, yoksa o kadar da farklı değil miyiz?

 

27 Temmuz 2025 Pazar

Koltukta Oturarak Bir Balkan Turu

 Sıcaklar arttı, bir çoğunuz tatil yerlerine, belki de başka ülkelere gittiniz. Ben de bu sıcak günlerde birkaç Balkan ülkesinin, milletinin ve dillinin adları hakkında duyduklarımı, bildiklerimi paylaşayım dedim.

Önce kendi ülkemizden başlayayım: Türkiye. Sanırım “Türk” veya fonetik olarak ona benzer sözcükler ilk olarak Çin yazılı kaynaklarında yer alıyor (Zhou Shu, 6. Yüzyıl). 12. yüzyılın sonlarına doğru, özellikle Haçlı Seferleri sonrası Küçük Asya’yı gösteren Avrupa haritalarında "Turkye", "Turkey" ,"Turquia" gibi sözcüklerle karşılaşılıyor.

Bu arada Türkiye – Turkey kullanımı konusunda gösterilen hassasiyet ve alınganlığı da pek anlamadığımı belirteyim. Bence bu bir dil konusu. Ülkemizin adı Türkçe’de Türkiye, İngilizce’de Turkey, Fransızca’da La Tuquie, Almanca’da Dei Türkei, İtalyanca’da  Turchia…Pek çok ülke (Almanya, Germany, Deutschland) ve şehirde (Lahey, The Hauge, Den Haag) bu farklılıklar görülüyor. Dillerin ses özellikleri ve alfabeleri farklı olduğuna göre bu çok da normal. Turkey’in “hindi” ile karıştırılabileceğini düşünmek ise bence çocukça bir alınganlık.

Komşumuz Yunanlar’ın nasıl anılacağı konusunda rivayet muhtelif: Grek, Hellen, Yunan, Rum adlandırmaları var. Kendilerine Hellen, ülkelerine Hellas – hatta bizdeki Trakyalılar gibi baştaki h’yi yutarak Elen – diyorlar. Pers’ler Küçük Asya’da İon kabilesi ile savaşmış ve bu İon - Yunan sözcüğü Çin’e kadar bütün Asya’ya yayılmış. “Grekoi” Helence konuşan ve Güney İtalya’ya yerleşen bir kavim, bu nedenle Batılılar Yunanlılar için “Grek” ve türevlerini kullanıyor. Bu arada Truva efsanesindeki “dünyanın en güzel kadını Helene” ile mitolojiye göre Zeus ve Pyrha’nın oğlu olan Yunanlıların atasal figürü “Hellen”in farklı olduğunu belirteyim.

Rum ise Romalı demek. Biz tarih derslerinde Doğu Romalı diye vurguluyoruz -ve Rönesans’tan başlayarak birçok tarihçi Bizans diyor- ama o dönemdeki anlayış “Roma kenti işgal edildi, artık Konstantinapol başkent oldu, Imperium Romana devam ediyor” çizgisinde. Örneğin İznik’te yaşayanlar kendilerine Romalı diyor, Bizanslı sözcüğünü ise bir devletin yurttaşı değil, Konstantinapol kentinde yaşayan biri anlamında kullanıyor. (II. Mehmet’in İstanbul’un fethi sonrasında kendisinin ve ardından gelen bir dizi Padişahın Roma Kayseri (Sezar) unvanını kullanmasının nedeni de bu). Araplar da Anadolu ve Balkanlara egemen olan bu krallığa “Memalik-i Rum” diyorlardı. Bu anlamda Rum – Romalı kimliğinin çok geniş olduğu ve Slavca, Arnavutça, Türkçe (Karamanlılar gibi), Farsça (Mevlâna gibi) Arapça konuşulan birçok bölgeyi kapsadığı belirtilmeli. Bir başka alınganlığımıza da değineyim: Tarih kitaplarımızda Anadolu Selçuklu Devleti, hatta Türkiye Selçuklu Devleti olarak yer alan devlet, o günlerde Rum Selçuklu Devleti diye anılırdı.

Günümüz Yunanistan’ında konuşulan dil de binlerce yıl önce konuşulan antik Yunanca’dan oldukça farklı. 19. Yüzyıl başlarında Batı Anadolu’daki Rum köylüleri ile antik Yunanca konuşmaya çalışan, mitolojiden söz etmeğe çalışan romantik Avrupalıların uğradığı hayal kırıklığı çeşitli anekdotlarda yer alıyor.

Diğer Batı komşumuz Bulgaristan’ın adının kaynağı çok açık. Orta Asya – Türk – Moğol kaynaklı bir kavim (Bulgar), önce Hazar Denizinin Kuzeyi, sonra Volga kıyılarına, ardından Balkanlara geliyor. Özellikle yönetici sınıfı bir süre Orta Asya kimliğini koruyor. Ama zamanla yerel halk olan Slavlarla bütünleşiyor, Hristiyanlığın Ortodoks mezhebini benimsiyor, Kiril alfabesi kullanıyor…

Romanya etnik geçmişi çok ilginç olan bir ülke. Günümüzde Romence kelimelerin %70 den fazlası İtalyanca ile aynı. Bunu anlamak kolay, çünkü Romalılar Barbar akınlarına karşı koymaları için Latin kökenli bir nüfusu Tuna boyuna yerleştiriyor. Ama ilginç olan konu Romalıların bunu birçok yerde yapmaları, ama burada yerli Daçyalı (Daki) toplumu ile bütünleşip Latin etkisinin bu ülkede binlerce yıl yaşaması. Osmanlı, günümüz Romanya’sında yaşayanlara Ulah diyor ve Eflak, Boğdan, Erdel gibi Orta çağ Prenslikleri vasal prenslikler (client state) “beylik” olarak Osmanlı egemenliğini tanıyor. Romantizm ve Milliyetçilik akımlarının etkisiyle ve Ulah aydınlarının öncülüğünde günümüz Romanya’sı oluşuyor.

Bildiğiniz gibi Yugoslavya, 90’ların başında Slovenya, Hırvatistan, Bosna-Hersek, Sırbistan, Karadağ, Makedonya’ya bölündü. Daha sonra da Kosova Sırbistan’dan bağımsızlığını ilan etti. Bu süreçlerin çok sancılı ve kanlı olduğunu hatırlıyoruz, ama bu, konumuzun dışında.

Makedonya, adı tartışmalı ülkelerden biri. Devletin resmi adı “Makedonya Cumhuriyeti”. Buna karşılık Yunanistan, günümüz Yunanistan Devletinin “Makedonya” adında yerel bir bölgesi olduğunu ve “Makedonya” adının bir devlet adı olarak kullanılmasının antik Makedon Krallığının (Selanik kentini bile kapsayan, Büyük İskender’in fetihleriyle Hindistan’a dek uzanan) geniş topraklarını çağrıştırdığını belirterek Makedonya’nın Avrupa Birliğine üyeliğini yıllarca engelledi. Sonunda, ülkenin uluslararası platformlarda “Kuzey Makedonya” olarak anılmasıyla çözüm bulundu. Aslında Yunanlılar ile Makedonlar arasındaki anlaşmazlık çok eskilere uzanıyor. Antik çağda Makedonlar ya Yunanca dışında bir dil ya da çok kaba bir Yunanca konuşuyor ve Yunan kaynakları (konuşmaları anlaşılmaya her topluluğa denildiği gibi) Makedonlara “barbar” diyor. Günümüz Makedoncası ise Bulgaristan’da konuşulana oldukça yakın bir Slav dili.

Arnavutluk adını kullanan da, sanırım, tek biziz. Bu kelime Arapça kökenli olduğu halde Araplar bile Batı kaynaklı sözcüğü kullanarak “Albaniyâ” diyorlar. Latince’de “alba”, “beyaz” anlamına geliyor ve dorukları hep karlı dağlarla kaplı ülke için güzel bir isim. Kendilerine “Shqiptar”, dillerine de "shqiponje" diyorlar. Shqiponje, “kartal” anlamına da geliyor ve ülkenin bayrağında çift başlı kartal ile simgeleniyor. Kartal da yükseklerde uçan bir kuş olarak bu ülkeye çok uygun. Arnavutça Hint-Avrupa dil ailesinden, ama günümüzün hiçbir Avrupa diline benzemeyen çok zor bir dil. Ayrıca uzun yıllar Osmanlı ile yaşamış, Slav ülkeleri ile çevrili bu ülkenin dilinde çok az yabancı kelime olması da çok ilginç. (Burada tarih merakımı bastıramıyorum ve Arnavutluk ile Mısır arasındaki beklenmeyen ilişki aklıma geliyor. Ailenin en ünlü kişisi Mehmet Ali Paşa – o zamanki- Makedonya’nın Kavala kentinde doğduğu için tarihe “Kavalalılar” olarak ünlenen ailenin kökeni Arnavut. Ailenin Arnavutlarla ilişkisi yıllarca sürüyor. Öyle ki Kavalalı ailesinden Ahmet Fuad Paşa, İngiliz yönetiminin ardından, Mısır Kralı I. Fuad (1922-1936) olarak tahta çıkmasından önce Arnavutluk Kralı olmak istemiş!)

Osmanlının, Slavlara dayanarak, günümüz Avusturya’sına Nemçe, Viyana’sına Beç dediğini hatırlayalım.  “Nemçe” veya “nemec” Slavcada “dilsiz” veya “dili anlaşılamayan” anlamına geliyor. Antik Yunandaki “barbar” veya Arapların “berberi” nitelemesinde de aynı anlayışı görüyoruz: Herkes kendi dilini, “dil” olarak niteliyor ve bilmediği bir dilde konuşanları “dilsiz” diyerek ötekileştiriyor. Dil konusunda ilginç bir not da “Slav” sözcüğü ile günümüz İngilizce’sindeki “slave-köle” veya Fransızca’sındaki “esclave” benzerliği. Uzmanlar Arapların ve Doğu Romalıların orta çağda, bazı Balkan ve Doğu Avrupa halklarını köle olarak çalıştırmasını kaynak gösteriyor. Kökü Latince’de sclavus kelimesine uzanıyor ve hiç de hakaret içermiyor.

Slavlardan söz ederken bu etnisitenin Rusya, Ukrayna, Polonya, Bulgaristan, Slovenya gibi birbirinden çok uzak ülkelere, farklı kültürlere uzandığını, din ve mezhep ayrılıklarının çok önemli olduğunu vurgulamalıyız. Müslümanlara Boşnak deniyor; Hırvatça ve Slavca hemen hemen aynı dil, ama Ortodoks Slavlar Kiril alfabesi, Katolikler (örneğin Hırvatlar) Latin alfabesi kullanıyor.

Bosna-Hersek adındaki Bosna bu adı taşıyan ırmaktan kaynaklanıyor, Hersek Almanca (hertzog-dük) bir sözcük. 1878 yenilgisi ardından bu bölge Osmanlının “müstakil” bir Sancağı statüsüne geçmiş, polis gibi bazı hizmetler ise Avusturya-Macaristan İmparatorluğuna bağlanmış ve onlar da bir “dük” atamış. İşte Hersek adı buradan geliyor. (Bölge 1908’de tümüyle Avusturya-Macaristan egemenliğine geçmiş).

Benim özellikle ilgimi çeken üç nokta var:

·        Bir kavmin yerleştiği topraklar, kavim azınlık olsa veya kültürel olarak eriyip çok değişse de, o kavmin adını taşıyabiliyor. Örneğin MÖ. 6. Yüzyılın Thracian Kabilesi nerede? Ama bizim hala bir “Trakya” bölgemiz var; MS. 6. Yüzyılın Bulgar’ları nerede? Ama hala “Bulgaristan” var.

·        Adlandırmada politikanın etkisi büyük. Günümüzde kullandığımız Ülke / Millet adlarında, 18. – 19. Yüzyıldaki Romantizm ve Milliyetçilik akımlarının etkisiyle Orta Çağı unutup, antik dönemdeki Latin kültürüne dönüş isteği oldukça belirgin. Örneğin Osmanlı döneminde Trablusgarp olarak bilinen topraklar, Libya; Vilayet-ül Şam olarak bilinen topraklar, Suriye adıyla anılmaya başlanıyor. Benzer politik adlandırmalar daha önce de görülmüş: Roma İmparatorluğunun Hıristiyanlığı benimsemesinden sonra, Yahudi isyanlarından bıkan İmparator Hadrian MS. 2. Yüzyılda “Judea” olarak bilinen bölgenin adını “Syria Palestine” olarak değiştirmiş.

·        Bir diğer politik etki de -özellikle eski Yugoslavya’nın parçalanmasında gördüğümüz gibi- etnik ve din/mezhep farklılıklarının uzun süre uyuduktan sonra 20. Yüzyılda bile çok etkin olması. (Burada laikliğin önemini, Atatürk’ün vizyonunu hatırlıyoruz. Bu mektupta Balkanlarda dolaştık. Bir de Yurdumuzun Güneyine ve Doğusuna doğru gitseydik laikliğin önemini nasıl görürdük kim bilir!)